17 Ekim 2010

İmanın Şartı Kaçtır?

Bu sabah yine erkenden kalktım, hava biraz serin, bakkalın açılmasına zaman var. Evet, bizim hâlâ ayakta duran bir bakkal amcamız var. Hemen ilerisinde buraların bağrından kopmuş havlu marketler zincirine gitmektense bakkala gitmeyi seviyorum. O nedenle de az sonra çıkıp bir ekmek ve 2-3 gazeteden oluşan pazar sabahı ritüelimi gerçekleştireceğim. O zamana kadar olan vakite de, internet üzerinden 3-5 köşe yazarının yazılarını sıkıştırıyorum. Aslında, gazeteyi kokusunu duya duya okumayı sevenlerdenim. Beyaz ekranın soğukluğundan ve kokusuz oluşundan anlıyorum ki, ben duyularıma hitap etmeyen 'şeyleri' benimsemekte güçlük yaşıyorum. Teknoloji zamanla bunu da çözecek, inanıyorum. Ha, ben görür müyüm, bilmiyorum.

Soner Yalçın'ın Emir Kusturica Nâzım Hikmet’le akraba olabilir mi yazısını okudum. Yazının sonlarına doğru sorulan bir soru ve verilen cevap beni lise yıllarıma götürdü. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersimde başıma geleni anlatmıştım daha önce. Kısaca hatırlatayım: Ben dua ezberleyemem, dilim dönmez falan filan, teyzem hafız, her din dersi sınavı öncesi ağlayarak arıyorum teyzemi, teyzem her seferinde aynı şeyi söylüyor, önemli olan yürek güzelliği, duanı nasıl ettiğin, hangi dilde ettiğin değil diyor. Şükretmenin dili mi olurmuş diye de ekliyor. Ben din derslerinden Ahlak Bilgisi'nden de sorular geldiği için kıt kanaat ortalamanın altında zayıf sınırına yakın notlarla geçiyorum. Son sınav, tek soru: Ayet'el Kürs-i... Sınav başladı. Yanımdaki arkadaş kağıdına duayı yazdı, üzerine Evren yazıp benim kağıtla yer değiştirdi. Başladı kendi adına duayı bir kere daha yazmaya. Ben de oturup, onun bana yazdığı duayı silmeye. Ezberleyebildiğim bir kaç satırını yazıp uzattım öğretmenime. Ağlamaktan gözlerim aktı. Sınav sonuçları açıklandı. Ben geçer not almıştım, arkadaşımsa zayıf, itiraz etmek üzere elimi kaldırdığımda öğretmen bu ders aynı zamanda Ahlak Bilgisi dersidir, dedi. Hepimize de güzel bir ders verdi.

O zamanlarda meraklarım sonsuz olduğundan Tevrat, İncil ve Kuran-ı Kerim'i okumuştum. Aklımı karıştıran, kendimce sorularıma kendimce cevaplar bulamadığım zamanlardı. Okuyordum sürekli, merakla ve kaynak sınırlaması yapmadan. O dönemde kafama takılan bir konuydu, imanın şartı kaçtır sorusu. Bir İbn-i Sina, bir Ömer Hayyam, bir Farabi değilim belki ama en azından bu konuda kafamı kurcalayan hayır ve şer Allah’tan gelmez. Allah yarattıklarına niye eziyet etsin? (*) konusunda aynı paralelde durduğumuza seviniyorum. İyilik ve kötülük insanın içinde, O sadece bunu sana göstermek için önüne bir ayna tutuyor. Bakıp da görebiliyorsan ne ala...

Neden bu konuya pazar pazar değindin derseniz, din derslerinin bugün getirildiği noktadan duyduğum endişeden ve özellikle de inanç özgürlüğü altında artık baskısı -sağolsun CHP tarafından da körüklendi fazlaca- üzerimizde olan türban konusunu düşünüyorum da ondan diyebilirim. Oysa inanç özgürlüğünü konuşacaksak, tartışacaksak, türbanın ötesine geçip, kendi inancı ile örtüşmeyen tek bir din üzerinden öğretilmekte olan 'Din Dersi'nin ivedilikle 'Dinler Tarihi' gibi bir dersle yer değiştirmesi ve 'Ahlak Bilgisi' dersinin de apayrı bir ders olarak okutulması gerekliliği üzerine konuşmamız gerekmez mi? Buralarda bir yerlerde üzeri örtülen samimiyetsizlik konusunda ciddi rahatsızlıklarım var benim.

Şimdi yağmuru alıp üzerime, biraz nemli adımlarla düşüneceğim. Türkiye'nin en önemsiz sorunu nedir diye sormuş aysema... En önce en önemliyi bulup oradan bir sıralama yaparak ulaşmalıyım bu sorunun cevabına. Çünkü içimden bir ses, gündemin her bir dönemeçte gelip de oturduğu türban tartışmalarında bu tür anket sonuçlarının sağlıklı bir veri sunamayacağı kaygısını taşıyor.

Eklenti: Bu sabah yazısını yazarken henüz şu haberi okumamıştım. Kervanı yolda düzme hadisesine bir örnek daha eklenmiş oldu ve endişelerime bir tutam daha tuz biber ekildi, ne yazık ki...






Fotoğraf  / deviantART
Durga ve Saraswati

(*) İlgili yazıdan alınmıştır.



Subscribe to Our Blog Updates!




Çok Beğendiysen Paylaşabilirsin!

18 yorum :

Haşim Arıkan dedi ki...

Biliyor musun, toplum olarak takındığımız koşullu inanç özgürlüğü, koşullu demokrasi tavrımızı ben anlayamıyorum. Birbirimizin giydiğine, inandığı şeylere müdahale hakkını acaba bize kim veriyor. Neden tek tip insan, tek bir inanç altında toplanmış, birbirinin kopyası modeliyle insanlar grubu oluşturmaya çalışıyoruz. Birbirine karışan insanlar şu soruyu kendilerine soruyor mu? Ben de eğer onun anne babasının çocuğu olarak bu dünyaya gelseydim. Bugün düşündüklerimi yine düşünüyor, bugün inandıklarımı yine savunuyor olabilir miydim? Bizler dünyaya gelirken ailelerimizi seçmiyoruz ama hepimizin hayatı, düşünceleri ailemiz ve yakın çevremiz tarafından şekilleniyor. Bazı aile modellerinde hele ki kızlarımız için çerçeveyi kırmak bence pek mümkün olmuyor. Onları dışlamalımıyız yoksa sevgiyle mi yaklaşmalıyız! Bu konu çok derin bir konu aslında insan kendince çok şey söyleyebilir... Sevgiler...

Evren dedi ki...

biliyorsun haşim, ben iletişim sanatları okudum lisansta, 4 yıl ısıtılıp ısıtılıp önümüze sürülen empati kavramı üzerine yazdığım bir yazı tam da senin altını çizdiğin duruma işaret ediyordu.

http://evrenin.blogspot.com/2008/12/kimse-istemedigini-yasamaz.html

hep dediğim bir şey vardı, babam elinden tutan öğretmeni olmasa ve çıkmasa o köyden ben dağlarda koyun otlatıyor olacaktım ve büyük ihtimalle de tek derdim çeyizimin eksiklerini tamamlamak olacaktı.

dediğin gibi konu derin, üstelik bugün hava nispeten güzel, çıkıp oksijen almak lazım :)

güzel olsun pazarın. sevgiler...

Sokak Kedisi dedi ki...

Evrencim hak verdim yazdıklarına.

Türbanı mesele yapan şey, türban takanların bunu kişisel tercihleri olarak değil de İslamın şartı olarak değerlendirmek konusunda gösterdiği ayak diretmedir bence.

"Ben takıyorum, çünkü Müslüman'ım!" derken takmayanı Müslüman olmamakla suçluyor, "Allah sizi de hidayete erdirsin" diye boylarını aşan cümlelerle karşılarındakinin bilinç seviyesini aşağılarken fazlasıyla saygısız davranıyorlar.

Esas mesele bu bence. Kimse dini tekeline alma hakkına sahip değilken türbana sarındı diye sanki yüksek bir mertebeye ermiş havalarına kapılan bu insanların nefislerine yenik düştüklerini izlemek de çok ironik. Örtünmek; söyledikleri gibi gizlenmek için, göze batmamak için ise nedir bu şatafatlı rengarenk seçimler? Çılgınlar gibi yapılan makyajlar, giyimlerdeki aşırı dar stil? Bu mu göze batmamak? Dürüst gelmiyor bana, mesajın içeriğine uygun değil çünkü uygulanan.

Kitab'ın tahribatı sadece içinden sayfa eksiltmekle, yırtıp yakmakla olmuyor malum, içinde hiç olmayan bir sözü, cümleyi içindeymiş gibi, Allah'ın kelamıymış gibi belleyip, kitabın içine yamarsanız da tahrib etmiş, değiştirmiş, bozmuş olursunuz.Ya da bir kısmını yorumlarken kendi işinize geldiği şekilde yorumlayarak da büyük zarar vermiş olursunuz.

Sadece Kitab'ına uyan Müslüman'ların, türbana itirazının temelinde yatan gerçekler bunlardır aslında.

Din ve Ahlak konusunda bir birleştirme yapılmış olması bana göre de büyük hatadır. Din, değiştirilemez, ahlak ise toplumların anlayışıyla şekillenen bir kavramdır. Bugün toplumumuzunahlak anlayışına göre 6 yaşında bir çocuğa nikah kıymak ahlaksızlıkken Hz. Peygamberimiz 6 yaşında bir kızla evlenmiş, o toplumun ahlak anlayışına ( ki bana göre kim yaparsa yapsın ahlaksızlıktır) uymuş. Bunu Hz. Peygamberimiz yaptı diye kitaba yamayıp tüm Müslüman erkekler 6 yaşında kızlarla eşleşebilir dersen dine toptan ihanet etmiş olursun. O güne, o coğrafyaya, o kültüre ait olan ve malesef oldukça kabul görmüş bir hatayı; geleceğe de önermiş, uygulanmasına sebep yaratmış, Din ve Ahlak arasındaki incecik sınırı da ezip geçmiş olursun.

Anlaşılabilmek dileğiyle...

Kara Kalem dedi ki...

Bu sabah bazı sabahlarda yaptığım gibi kahvaltı için bir bağ maydonuzu sapından tutup derin bir kaptaki suyun içinde tepe taklak ettirip dururim. İyice yunduktan sonradırki kahvaltı masasına bol limonlu servis edirim. Şu insanların yemişim dinini ve kendilerin göre geliştirilmiş o sözde ahlak bilinçlerini. Yazını okurken kahvaltım bitmiş son bir kaç bardak çayımla sigara sefası yapıyordum ki, aklıma bir muziplik geldi, altımda uzun don, üzerimde kompela tarzı renragerk tişort, hadi oldu olacak anamın eski şalınıda türban gibi tabi becerebilirsem başıma dolayım diyiverdim. Nemi oldi, başum terledi. Ha şu olmadu, ne daha fazla ahlaklı, nede yüce bir kata erişup, başum göklere erdi. Şu din kitap cart curt hepsi nane. Senin yazında toplam bir cümle, kalbin temiz olsun.

Kendi açımdan kimsenin dinine ihtiyacım yok. Akşam rakıya, sabah gökte eğer o an uçuyorsa turnaya bağımlıyım. Gerisinin.... anladun sen oni :) iyi pazarlar gülüm.

Evren dedi ki...

meselenin dönüp dolaşıp türbana gelmesinden çekinceler duymuyor değildim bu konuyu yazarken...

hepimiz farklıyız, temelde bizi aynılaştırmak isteyen anlayışların güçlerine güç ekleyecek inançlarını besleyen yaklaşımlardan da hep uzak durmuşumdur. 'ben'i ya da bireyi olduğu gibi kabul etme anlayışını benimsemeyen ve bunu bir siyasi tavır olarak sergileyenlerden de benzer ölçülerde uzak kalmışımdır.

belki de teyzemin zaman zaman kulağıma gelen sesinin fısıltısı gibi, yürek güzelliği en değerlisi... gerisi boş gibi.

anlaşılmak dileğine, anlayabilmeyi de ekleyip salıyorum gökyüzüne kedim.

sevgiler...

Pilli Petro dedi ki...

din kültürü dersindne basetmişsin ya ömrü hayatımda çektiğim tek kopya geldi aklıma. din kültürü ve ahlak bilgisi dersinde dualardan yazılı sınav oluyoruz sevmiyorum zorla dayattırılan ezber olaylarını.

dersten kalabilme durumu sinirimi bozuyo okul birinciliğine oynuyorum. kopya çekemem girişemem bile hemen kızarırım belli olur, kopya da veremem anca kağıdımdan bakabilirlerse yazarlardı vs.

yanımdaki arkadaşım söylüyo ben yazmaya çabalıyorum hoca başımda dikiliyo o kadar abuk bi durum. sonunda pes ettim, yazmıcam dedim. kağıdı öylece verip çıktım.

o kağıtlar sınav kağıdı olarak değerlendirilmedi. dayatmalı eğitime hep karşı çıktım hala da çıkarım.

bu ülkeden hiç, ama hiç umudum yok inancımı yitirdim ben. inançsız ahlak ise senden bakika kimsenin umrunda olmayan bi işe yaramayan bi şey.

umrun mu dersen, değil. sakin bi pazar, birazdan dışarı çıkıcam tek dileğim kimseyle karşılaşmamak.

güzel bi pazar olsun ...

Evren dedi ki...

sefan daim olsun kalemi kara yüreği ak adam. dediğin gibi, hepsi nane, kalp temiz olmadıktan sonra.

senin terli deneyimin bana sıklıkla anlattığım bir anektodumu hatırlattı nedense, başı kapalı bi öğrencim bir dersten sonra yanıma gelip, siz başı açıkların da vicdanlı olabileceği öğrettiniz demişti.

ona da aynısını söylemiştim, baş örtüsü değildir insanı ahlaklı ve inançlı kılan, her ikisi de yürek meselesidir.

sevgiler, daha da güzelleşsin pazar, sefan olsun :)

hasret senfonileri dedi ki...

İlahi evren... nerelere savurdun beni..yani ömrümde ilk ve son ikmale kalış günlerime... "imanın şartları" nın sorulduğu bir yazılıda ben "inanç şartsızdır şart olana iman etmem ben" yazdığımda ortaokul 2. sınıftaydım.. Babam hacdan yeni dönmüştü ve beni ikmale bırakan hocayı müdürün odasında imtihan edip "sen din dersi okutamazsın ahlak dersi hiç okutamazsın" demişti..
Yazılarını nasıl büyük bir keyifle okuyorum anlatamam.. Aktardığın bilgilere, yaptığın esprilere, duygusal paylaşımlarına HAYRANIM..

Evren dedi ki...

sen gidersen ben gidersem kime kalır buralar be pilli... dilerim günün sakin, keyifli ve gülümseyerek geçmiştir. dikkat et kendine. kendini üzme.

Evren dedi ki...

hasretimin senfonileri, nelere hasret kalıyor insan zamanla değil mi... teyzemi özlediğimi fark ettim mesela bugünlerde. onun dünyaya baktığı pencerenin güzelliğine, herşeye rağmen teşekkür edişine. isyanlarını susturuşuna. ne bileyim, özledim işte.

şımartma beni daha fazla, uçar bulutlara konarım yazamam daha da yazı falan :)

sevgiyle öperim.

Sokak Kedisi dedi ki...

Herşeyin başı sevgi, saygı ve dürüstlük aslında.

Aynı renk olmayı beklemek hikaye ve elbette aynı renk olmayanı küçümsemek en büyük hata.

Öfke değil sevgi, nefret değil anlayış biriktirmek lazım yüreklerde.

Gelecek güzel gelsin Evren'cim; bölünmeden, ezilmeden, incinmeden büyüyelim hep birlikte.

aysema dedi ki...

Sevgili Evren,
Sabaha senin bu güzel yazınla günaydın dedim , sonra da gelip gelip gittim. Yoruma başladım yarım bırakmak zorunda kaldım. İşte ancak şimdi yeniden buradayım.

Bizler din dersini seçmeli olarak okuduk. Birkaç arkadaşımız o saatte dersten çıkıp giderdi, çoğumuz derse katılırdık. Bende iz bırakan hiçbir öğretmenim kalmamış, şu anda...

Lisede öğretmenken din dersi ayrı, ahlak bilgisi ayrı ayrı okutuldu bir ara. Çocuklar "din" dersinden de "ahlak" dersinden de kopyada yakalanır oldu. Çünkü bu bu iki dersten zayıf almak diğer derslerden zayıf not almaktan farklı yorumlanır oldu aileler tarafından. Dinsiz misin, ahlaksız mısın suçlamaları yapılır oldu. Zorunlu din dersiyle Allah sevgisinin yerini Allah korkusu, daha çok da hoca korkusu aldı. İnanan kişileri huzura erdirmesi gereken din huzursuzluk kaynağı oldu. Hele son yıllarda iyice siyasi rant kavgasına sahne oldu.Şekilci dinciler türedi. Bunlar zenginleşirken dindarlar yoksullaştırıldı.

Din, Ahlak sözcüklerini ağzından düşürmeyenler rüşvet,yolsuzluk,yalan,dolan,kul hakkı,adalet,sevgi,saygı,dürüstlük gibi tüm erdemlere sırtını dönüp Türban da türban diye tutturarak dindarları sömürme yolunu tuttular.

Lisede öğrenciliğim sırasında hala saygıyla anımsadığım ve unutamadığım edebiyat öğretmenimin tutumundan söz edeceğim. Yazılı sınav yaparken "Size güveniyorum." der, sınıftan çıkardı. Ve hiçbirimiz kopya çekmeyi aklımıza getirmezdik. Ahlaklı olmak böyle öğretilir bence de...

Kimsenin görmediğinden emin olduğunuz bir yerde bile yere tükürmüyorsanız, elinizdeki çöpü yere atmıyorsanız ahlaklı bir insansınız demektir. Hırsızlıktan,insanları aldatmaktan,yanar döner olmaktan,çocuklara cinsel tacizden söz etmiyorum bile...

Uzattım, kusura bakma canım.
Katkın için çok teşekkür ediyorum.
Sevgilerimle...

aysema dedi ki...

Sevgili Evren,
Çok şaşırdım, yazdığım yorumlardan biri gelmiş demek ki... Oysa gönderemedim sanıyordum.
Bu konuyla ilgili bir de yazı yayınladım blogumda.
Sevgilerimle...

Evren dedi ki...

dediğin gibi sokağımın kedisi herşeyin başı sevgi...

Evren dedi ki...

aysemacım gelmiş üç tane birden, yorgunluktan bir yanlış yaptı isem affola. okudum aslında üçünü de birbirinin aynı gibi geldi ben de birini yayına verdim sadece.
biraz geç kaldı çünkü bugün beter yoğun bir gündü. tek bir kere bile açamadım ne bilgisayarımı ne de telefonumu.

yazdıkların öyle güzel özetliyor ki tabloyu, bugünümüzü... Ahlak ve Din olgularını. Neredeyse hepimiz dinsiz ahlaksız olduk şu memlekette. din de ahlak da sadece birilerinin elinde...

eskiden nasıl öğretiliyordu bilmiyorum ama ben şu yaşımdaa geldim çöplerim ceplerimde gezerim. şimdiki çocuklarsa yere çöp atıyor, uyarıyorsun yanındaki çöpe neye atmıyorsun diye, çöpcü ne iş yapacak o zaman diye alıveriyorsun cevabını.

nerden nerelere geldik bilmiyorum ki...

sevgilerimle...

Elif Gizem dedi ki...

"Şükretmenin dili mi olurmuş?" ne güzel söylemiş teyzen. bu konu hakkında öyle çok yazılacak şey var ki, öyle doluyum ki. Susuyorum o yüzden.

Evren dedi ki...

hep öyle yapar olduk, dolduğumuz bütün konularda susar ve bekler olduk. bilmiyorum ki elifim, bilmiyorum ki hangisi doğru. belki bir de susmayı denemek gerek. belki...

Adsız dedi ki...

J'ai appris des choses interessantes grace a vous, et vous m'avez aide a resoudre un probleme, merci.

- Daniel

"Bir süre sonra, bir eli tutmakla bir ruhu zincirlemek arasındaki ince farkı öğrenirsin, Ve aşkın yaşlanmak, birlikte olmanın da güvende olmak anlamına gelmediğini öğrenirsin, Ve öpücüklerin sözleşme ve hediyelerin de vaat olmadığını öğrenmeye başlarsın, Ve yenilgileri başın dik ve gözlerin açık karşılamaya başlarsın, bir çocuğun üzüntüsü ile değil, bir yetişkinin zerafeti ile, Ve her şeyi bugünü düşünerek yapmayı da öğrenirsin çünkü yarın ile ilgili her şey belirsizdir. Bir süre sonra güneş ışığının yakıcı olduğunu öğrenirsin eğer fazla maruz kalırsan. Bu yüzden, başka birisinin sana çiçek getirmesini beklemeden kendi bahçeni yarat ve kendi ruhunu kendin süsle. Ve göreceksin ki dayanıklısın Ve kuvvetlisin Ve değerlisin..."
Veronica A. Shoffstall / BİR SÜRE SONRA
Return to top of page
Powered By Blogger | Design by Genesis Awesome | Blogger Template by Lord HTML