#yolda2yolcu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#yolda2yolcu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ocak 2026

Fotoğraflar Dile Gelirse: "İkiydik, bir olduk, aynı kökte hayat bulduk"





Üç yıl kadar önce;

çalıştığım üniversitede basın bürosuna gelen genç fotoğrafçının siyah beyaz fotoğraflarına bakarken bunlardan bir ya da ikisini istiyorum dedim. Fotoğraf sohbetlerine, mekanlar, geziler ve tabi ki maviş konu oluyor, o bizim gezilere ben onun fotoğraflara hayran kala kala cümlelerin sonunu zor getiriyorduk. Gidip gelip yenileri eklenen seçkisinde ben her seferinde dağda ve karda çekilmiş ağaç fotoğraflarında takılı kalıyordum. Biraz yalnızlık gibiydiler, biraz ıssızlık. Adını koyamadığım bir şey. Beni çeken neydi bilmiyorum ama her gördüğümde resmen büyüleniyordum. 


İki yıl kadar önce;

yanına gidip, "emekli olacağım ve göçeceğiz buralardan, sözün söz mü, bir duvarımda siyah beyaz ağaçlardan olsun istiyorum" dedim, "Hediyem olsun abla, seç hangilerini istiyorsan" dedi. Bir ödeme yapmamam konusunda altını çize çize cümleler kurdu. Sağ olsun. Araya epeyce bir zaman girdi, aylar ayları kovaladı ve emeklilik tarihim kesinleşti, Orhanlı'daki ev de epeyce belirgin hale geldi. Dikildim başına açtık klasörü dört fotoğraf seçtim. "Sana bunları hediye ediyorum ama baskıları senden" dedi. Baskının çerçevesiz kanvas ve siyah beyaz olmasını da kendisi önerdi. Beni bir fotoğraf stüdyosuna yönlendirdi. Oradaki üstat ile formatları belirledik, taşınmadan bir hafta önce baskıları aldım ama fotoğrafların baskılı hallerini asıl sahibine gösteremedim. Baskıları alınca fark ettim ki seçtiğim üçlünün bir de cümlesi var, dilimin ucuna öylece geldiler, zahmetsizce yani.


"İkiydik, bir olduk, aynı kökte hayat bulduk. "


Dökülüyordu kelimeler avucuma. O fotoğrafları neden bu kadar sevdiğimi ilk kez o gün anladım. O yüzden gönlüm ikisini kare birini de dikey istemişti. Bizdik bu fotoğraflar, iki farklı kişiydik, evlenince, bir süre, birbirimizin gölgesi olduk, bazen o ben, bazen ben o. Oysa gün geçtikçe, kök salıyorduk, harman oluyorduk. İkimizin de farklı zevkleri, dostlukları, lezzetlerle kurduğu bağ, yaşamaktan öğrendiklerimiz, geleneklerimiz, inançlarımız, travmalarımız, yaralarımız ve yaraları iyileştirme biçimlerimiz vardı ve benzersizdi. Neyse ki, tecrübeli birer yolcuyduk, zamana güvendik, birbirimize ve benzeşen tek yönümüze,  yaşama arzumuza, sıkıca tutunduk. Yanılmadık, yollarda birbirimizi tanıdık, kök saldık, saldıkça yeşerdik;


Üçüncü yıl notuna şöyle bir cümle düştüm; "sen benim en güzel aynam oldun, içimdeki "iyinin" yeşermesine, gelişmesine ve ehlileşmesine hep ışık tuttun"


Dördüncü yıl notuna ise, "ışıl ışıl bitti 4 yıl" cümlesi ile başlamışım. 

Sonraki yıllarda düştüğüm notlardan bazılarında ise şu cümlelere yer vermişim. 

"ben seninle geriye dönüp bakmayı değil de bugünü yaşamayı sevdim... ben seninle yaşı kaç olursa olsun, çocuk heyecanıyla yeni şeyler denemek konusunda cesaretli olmayı öğrendim. ben seninle en çok yolda iki yolcu olmayı sevdim. "


Sonra "covid" geldi, evlere kapandık; o dönemin notlarında ise şu cümlelere yer vermişim.


"yollarda olmak kadar evde oturmak da maceralıydı, peş peşe covid olduk, böylece hastalıkta sağlıkta varlıkta yoklukta birbirimize yoldaş olduk."


"bu yıl da çoğaldık üstelik sadeleştik, yine yeniden yollarda olalım."


"Bir film repliğinden* bir hayat öğretisi çıkartmak, bir yolculuktan bazı dersleri tekrar etmek gerektiğini anlamak... Yedi de bitti, nicelerine... Derin, içten, samimi ve sarmalayan ve kucaklayan sevgimizle"

Galiba başarabildiğimiz şeylerden biri de "öğrenmek" oldu, saygı duyarak, alan açarak, destekleyerek, anlamaya çalışarak ve dinleyerek. Kök dediğin beslenmekti, biz farklılıklarımızdan beslenmeyi öğrendik, o farklılıklar bizi geliştirdi, doğanın döngüsü gibiydi hayat. Topraktan göğe, buluttan toprağa. Her biri biricik ve benzersiz kar taneleri, parmak izleri ya da örümcek ağları gibiydi yaşamlarımız; yollarımız, bizi biz yapanlar, yaralarımız, sevilme biçimimiz, sevdiğimiz yemekten aldığımız hazzın farkı, kırılganlıklarımız, inatlarımız, kararlılığımız, hayallerimiz, gülümsememiz, kahkahamız, kavgamız ve sarılışımız... Farklıydı! 

Yolda iki yolcu olma halimiz güçlendikçe; güzel geçiyordu yıllar, notlara bakıyorum da, yüzümde hep gülümseme... Şans kapıyı çalınca kıymeti de bilmek gerek. Sanki yıllar sonrasını görmüş gibi bir not düşmüşüm;


"ne güzel koyuyoruz her bir tuğlayı, taşı toprağı, suyu, güneşi, kumu, çakılı üst üste. İnşası zor bir kuleyi, bir de yetmiyor işliyoruz ince ince, hayaller kuruyoruz, masalları yeniden yazıyoruz, şiirler adıyoruz anlara, şarkıları besteliyoruz sil baştan."


On bir yılı geride bıraktık, biz ayrı dallar olmayı başardık, yolda iki yolcu olmayı sevdik, her ne olursa olsun yola, yüreğimize ve güzel günlere inanmaktan hiç vazgeçmedik. Yorulduğumuz da oldu, pes edip durup beklediğimiz de, bakıştık öyle şaşkın bir süre, gülüştük sonra, hadi dedik, hadi kalkalım bir kez daha, yarınlar daha güzel olacak biliyorduk, hem hayat dediğin nedir ki, inişi ve çıkışı olmayınca.


"senle ben aile olduk, birbirimize yuva olduk, dost olduk, sırdaş olduk"

"ilk görüşte aşk değildi hikayemiz, senle ben yol aldıkça, çok ve derin bir sevgi ile bağlandık."

İkimizin de kendimiz olabilmeyi başardığımız bu yolculukta öyle güçlü ve yaygın bir kök saldık ki, yönlerimiz farklı olsa da, aynı gövdede can bulduk, yolda olmayı da yolcu olmayı da çok sevdik.

Bir gün baş ucumda uzunca bir notla uyandım; içinden bir cümleyi alıp, yüreğimde sakladım; 

"En büyük mutluluk sevdiğini mutlu edebilmektir. Mutluluk, hayalini kurduğun yuvayı, sil baştan inşaa etmektir."

O fotoğrafların uzun hikayesi de bu anlattıklarım işte...

Bir cümle ile özetlemek de ne lütuf ama... 


"İkiydik, bir olduk, aynı kökte hayat bulduk."


Fotoğraflar elimde epeyce bir dolandım evde, en doğru yeri bulmalıydım. Evin girişinde düşündüm önce ama oranın tonları ile uyuşmadı. Yatak odasında hayalini kurduğum bir köşe vardı: kitap okuma köşesi. Sabah gün ağarırken, üzerimde yumuşak dokulu bir diz battaniyesi, abimden aldığım sallanan koltuktayım. Bu tablolar o duvara çok yakışacaklardı. Hissediyordum. Koşarak gittim ama çıplacık kaldılar duvarda. Asamadım. Durdular pofuduk plastikler içinde dolaplar üzerinde. Eve taşınmamızdan nice zaman sonra o köşe tamamlandı. Fotoğraflarını çektim. Tuhaftır ki, gene bir boşluk vardı, bir türlü içime sinmeyen bir şey. Kapı çaldı, komşum elinde büyücek bir saksı ile kapıda belirdi. Oydu, içim kıpır kıpırdı, saksısını bakır bir kazana koydum. İşte şimdi tamamlanmıştı. Aslında bir eksik daha vardı, o cümle de duvarda yerini almalıydı ama nasıl? O da zamanını bekleyecekti. Biliyordum. Gülümsedim.

2025 yılı Aralık ayında, 

İnstagram için bir reels videosu hazırladım. İlk defa bir videoyu seslendirdim, yayınladım ve fotoğrafların sahibi olan Hakan Aydın'a da haber verdim. Bir mesaj atıp teşekkür etmeyi de unutmadım. "BA-YIL-DIM" diye bir mesaj geldi. "Abla ne kadar güzel olmuşlar" 

Cümleyi ona da söyledim.


"İkiydik, bir olduk, aynı kökte hayat bulduk. "






"Birlikteliğin evreleri gibi geldi bana, iki insan karşılaşır, ayrı köklerden gelirler elbet ama zamanla biri yek diğerinin gölgesi olur, ışık gitti mi, asıl olan ayakta kalır, suret olan silinir gider, oysa kıymetli olan birlikte yeniden kök salıp kendi yönünü bulmaktır. "

"Bu üç fotoğraf gören gözden hisseden gönüle bir yolculuk yaptılar, bir hayalin parçasıydılar bir gerçeğin ta kendisi oldular. "

-----


Evimizin ana kapısından girince görünecek şekilde, duvarda şöyle yazıyor; 

bu biziz, bizim hayatımız, bizim hikayemiz, bizim evimiz. 


"bin şükür"


-----

* Kamera geniş açı mutfağı görür, kavga eden bir çift vardır; adam kadına döner,
 "hangimizin haklı olduğu önemli değil, bu kavgadan ne öğrenerek çıkacağız, asıl önemli olan bu"


-----




03 Ocak 2026

İki Kapının Hikayesi*








Bundan 2 ya da 3 sene önceydi. Yok yok çok daha önce, 10 yılı vardır. Canım H., dedi ki, biz neden babanın köyüne gitmiyoruz. Çıktık yola, ki severiz. Kaybola kaybola vardık köye, köy merkezinde konumlanmış dedemin evinin bir yanı çökmüş, tamir görmüş ama yaşanmayınca kar etmemiş, yıkık dökük evinin önünden geçtik, halamın evinin önünde durduk. İçimde bir kurt, yıkık da olsa git dedi. Ertesi gün gittik, altı dam üstü kerpiç ahşap karışımı iki göz odalı, sahanlığında şimdinin şöminesinde yemek pişen ocağı, hemen sol ahşaplara çakılmış çeşitli çivilerle tutturulmuş, tencere, tava ve gene ahşaptan bir raf üzerinde duran bardakları ile buram buram ebem, dedem ve babam kokan evin ahşap yıkık merdivenlerinden çıktık, ev harabe gibiydi. Onlarca yıl sonra evde sağlam kalan pek de bir şey yoktu. Çocukluğumdan kalan kokunun yerinde ağır bir toprak kokusu hakimdi. Bir sandık, almadığıma sonradan çok pişman olacağım ve ocak içindeki sac ayağına uzun uzun bakıp, çocukluğumun kısacık, kısıtlı ve silinmiş mutluluğunu anlattım. Sandıktan çıkan iki adet keçi yününden dokunan, döşeme altı olarak kullanılan kilimi yanımıza alıp, enişteme sağlamca kalan iki kapıyı ve iki odanın birinde bulunan gömme oyma dolabı bir şekilde bizim için korumasını rica ederek ertesi gün köyden ayrıldık. Sonraki yıllar "enişte ne oldu kapılar, napacan o eski şeyleri sen, yahu sen aldır onları ben gelip alacam, sen gelemen artık buralara" diyalogları ile gelip geçti ve bundan iki yıl önce, ilk gidişimizden 6 yıl sonra yani, biz bir kez daha köye gittik. 


Kocadağ'a sırtını yaslamış, Melikler Yaylası'nın oksijen depolarından beslenen, Isparta'nın Şarkikarağaç beldesine bağlı, 1150 rakım da bulunan, doğusunda yer alan ve şimdilerde kuraklık ile boğuşan dünyanın sayılı tatlı su göllerinden Beyşehir Gölü ile çevrili, dünya mağaracıları arasında 15 kmlik uzunluğu ile nam salmış Çaydere ormanları içinde yer alan Pınargözü Mağarası ile tanınan Yenişarbademli köyüne, "orada bir köy var uzakta, gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür" şarkıları ile büyümüş çocuklar olarak gittik, üstelik bu sefer babam da bizimleydi. Yolculuk geçmişe uzandı, okuduğu okullar, anılar, çocukluğu, yüzdüğü kanallar, kuş kovaladığı ekin tarlaları ve niceleri...

Köy adını, şimdi yerinde yeller esen bademden alıyor aslında, yenişar kelimesi “Yeni şehir” anlamında kullanılmış, bulunduğu alanda orman ağaçlarının çoğunluğunu badem ağaçları oluşturduğu için de burada kurulan köye Bademli (Payamlı) köyü adı verilmiş. Çocukluğumda keçi gibi tırmandığımız dağlarında özgürce badem yediğimiz ağaçlar yok, ne badem, ne gürül gürül akan nehirler, ne göl, ne o domates ve buğday, ne o yufka ekmekleri, hiç biri kalmadı, malum üç harfliler oralara kadar uzandı ve marketten kiraz alıp, beyaz ekmek ile odun kokulu evlerde, anılarla kalakaldık. Umarım Kocadağ ve Melikle Yaylası da aynı kaderi paylaşmaz.

 

Kısaca köyün tarihçesini de aktarayım; resmi kaynaklardan edindiğim bilgiye göre;

M.Ö. 4000 yıllarında Etiler (Hititler),
M.Ö. 1500 yıllarında Frigyalılar,
M.Ö. 800 yıllarında İyonlar,
M.Ö. 600 yıllarında Lidyalılar,
M.Ö. 446 yıllarında Persler,
M.Ö. 190 yıllarında Romalılar,
M.S. 395 yıllarında Bizanslar yörede egemen olmuşlardır.
1071 Malazgirt zaferinden sonra 1142 yıllarında Selçuklu topraklarına katılmıştır.
1810 yılında Konya vilayetine bağlı bir kaza olmuştur.
1868 yılında Osmanlılar’da yapılan idari değişiklik sonucu, Yenişar Kazası da nahiye merkezi yapılmış ve Beyşehir’e bağlanmıştır.

Bu arada çevre köylerle yaşanan arazi anlaşmazlıkları nedeniyle 1870’de Şarkikaraağaç’a bağlanmıştır. 1920 yılında Isparta’nın Konya’dan ayrılarak yeni bir vilayet merkezi olması ile Şarkikaraağaç da bu vilayete bağlanmıştır. 1954 yılında yörede bulunan Bademli, Yenice, (Pınarbaşı) köyleri birleşerek bir belediye teşkilatı altında toplanmıştır. 1957 yılında nahiyelik tesis edilip, Muma (Gölkonak) Köyü de bu nahiyeye bağlanmıştır.

 Nihayet Yenişarbademli 20 Mayıs 1990 da Isparta iline bağlı bir ilçe merkezi olmuştur.


Ortanca ve küçük halam hariç, köyde kalan olmamıştı, küçük halamı kalp hastalıkları nedeniyle erkenden kaybetmiştik. Yine de çok sıklıkla da olmasa halamı ve eniştemi ziyarete giderdik.  Zamanla büyükler göçünce kalan tek miras, ihtiyaçlar da baş gösterdiğinden, köy zamanla beldeye ve ilçeye dönüştüğünden, köyün merkezinde, köşe konumda olan evin yeri de kıymetli taliplisi de pek çok olunca, zaman içinde kimse orada yaşamayacağı için ve yaşamayan ev gene kaderine mahkum olacağı için, eninde sonunda satılmıştı. Köye girerken evin o çökük ve toprak yığını hali hepimizi üzdü. Satın alan kişi henüz bir şeyler yapmamıştı. Öylece çökük bir toprak yığını olarak duruyordu. 
Evin ilk gittiğimiz yıl, yıkılmadan önce ve bizim içine girebildiğimiz halinin fotoğrafını buldum ama ne yazık ki, diğer bellek arıza verdiği için kapıları bulup çıkarttığımız yıllara ait fotoğraflara ulaşamadım. 


Evi alan kişiyi aradık, kaldıysa o yığından kapıları çıkartmak istediğimizi söyledik, sağolsun Canım H.,  o yıkıntıdan iki kapıyı yeni sahibinin de izni ile çıkardı. Yaklaşık 150 yılı hatırlanan gerisi tahmin edilemeyen kapının neredeyse 200 yıllık olabileceği de söyleniyordu. Çam özünden yapılan dökme demirli kapılar 3 adetti, 2'si evlerin (oda) biri kilerin kapısı idi. Oda kapılarına ulaştık ama kiler kapısı yoktu. Odalardan birinde bulunan oyma ahşap dolap da ne yazık ki onarılamayacak kadar parçalanmıştı. Fotoğrafta görünün dam kapısı ise muhtemelen göçüğün çok daha altlarında yer alıyordu ve riske daha fazla girmeyi gereksiz kıldı. Kapıları mavişe yükledik ve Birgi'de zeytin, ceviz, ıhlamur, kestane ağaçlarından çeşitli sunum ve kesme tahtaları yapan asıl mesleği öğretmenlik olan Mavi Ağaçkakan'a götürüp, bunları adam et dedik o da seve seve dedi. 


Biz bu arada, geçen zaman içinde, emeklilik sonrası baharımız için bir köy bulduk, hayalimizdeki yuva için bir ev yaptırdık. Türkiye koşullarında evdeki hesap çarşıya uymadı ve kırmızı pancurları olamadı.


Araziyi aldığımız 2023 yılında bir kaç kez köyümüze gidip, kamp bile yaptık. İlk heves işte. Hayalleri olgunlaştırmak için belki de gerekli zamana ve o mekanda vakit geçirmeye gerek vardı, kim bilir? Sonrasında kendi bahçemizde defalarca kamplar yaptık ve hayal ettik, dedim ya kırmızı panjur dışında gayet de iyi kotardık. 



Mavi Ağaçkakan'la gel zaman git zaman arkadaş olduk. Zamanla dostluğa dönüşen ilişkimiz, sımsıcak sohbetlere açıldı. Harika ailesine masal diyar Birgi'de misafir olduk, kaynaşmak hiç zor olmadı, kapılar onun atölye deposunda zamanını bekledi. Temizlendi, tek bir çivisi heba edilmeden aslına uygun tamirleri yapıldı ve hak ettiği saygı ve sevgi ile okşanarak yağlandı, dönüşecekleri şeylere hazır hale getirildi. Biz de Birgi ziyaretleri bir fırsata dönüştürüp, Gölcük Yaylası'nda defalarca kamp yaptık. 


Uzun soluklu araştırmalar, niyetler, bekleyişler, demirciler tarafından tutulmayan sözler sonunda nihayet 2025'in son aylarında Mavi Ağaçkakan'ın da içine sinen istediğimiz gibi bir sonuç aldık ve biri salonun baş tacı diğeri yatağımızın başı olacak iki kapı için gerekli parçaları tamamladık.


Bu arada Kazım 1000 yıllık zeytinin gövdesinden çıkan iki güzel lata gösterdi, öncelik onundu kalana razıydım, o latadan birini de tv altına sehpa yapmaya karar verdik. Onlarca servis, sunum tahtasının yanında ki yerim olsa hepsini alabileceğim güzellikteki ürünlerinden ikisini de yılbaşı ve ev hediyesi olarak getirince yuvamızın eksik parçaları bir araya geldi.

Eşimin annesinin süt güğümü, bakraçkarı, annemin çeyizinden bir kaç parça eşya, teyzemin bünyan halısı, annanemin tabakları, babaannemin dibeği, küçük halamın kiŕmanı, dedemin bastonu, büyük halamın kahve değirmeni derken baya baya eskiler sever eskiler toplar biri oldum çıktım.



Oldum olası severim antikacıları gezmeyi, eski konakları, sarayları keşfetmeye bayılırım. Kimler nasıl yaşamış, kimler gelip geçmiş meraklanırım. Kuşakları aktaran anı-yemek kitapları ise bu aralar en sevdiğim.

1 Ocak 2026 tarihinde yüzümde kocaman sevinç gülümsemesi, gözümde 2 damla yaşla montajı biten kapıların benden sonrasında hikayesi ne olur bilmiyorum. Kuzey diyarlardan (bana hikaye anlatan dedenin yalancısı çocuk hafızam Kafkasya diyor, babam biz Yörüğüz diyor) ama her durumda bir yerlerden göçerek Isparta Yenişarbademli Köyü'nde yerleşen 3 kardeşten 2'sinin kök saldığı, sırt sırta vermiş iki haneden birinin 8. kuşağıyım. Belli ki, o ilk evin ilk kapıları artık benimle yepyeni bir hikayenin kahramanları olarak devam edecekler yollarına. Babaannem ve ortanca halamın kirmanına gelince sizce de harika birer obje olarak yerlerini bulmamışlar mı?


 

Okura ve kendime bir pişmanlık aktarmak isterim; 

Bütün bu süreçte galiba yanarım yanarım dediğim, geçmiş hafızama güvenmediğimden buraya aktaramadığım bir hikaye var. O üç erkek kardeşin, yol hikayeleri ve köyün kuruluşunun anlatıldığı yıla tekrar ışınlanmak, sırt sırta verip yaptıkları o evlerde yaşananların aktarıldığı  ve çocuk hafızamdan silinmeyeceğini düşündüğüm ak sakallı dedenin de içinde yer aldığı hikayeyi kaleme alabilmeyi isterdim. 


Kazım, namı diğer Maviağaçkakan ahşaba tutkuyla yaklaşıyor, kapıların hikayesini öyle güzel kaleme almış bu nedenle burada da olsun istedim, dayanamadım blog yazıma da başlığı onun yazısından aldım. 



* İki kapının hikayesi...

Ahşap ürünlerin, bizim de topraktan gelmemiz
inancımız sebebiyle midir bilinmez, sıcaklıklarıyla
hepimizin içinde farklı duygular oluşturduğu gerçeği
inkâr edilemez.

Hele ki, o ahşap parçasının geçmişten getirdiği bir
hikâyesi varsa, insanın yüreğinde oluşan o duygu
selleri, gene insanın hayal gücüyle yarattığı
senaryolarla birleşip, ortaya izlemesi müthiş filmler
çıkarıyor.

İşte bu iki kapının tam da böyle hikayeleri var.

İsmet Amcamızın, Kafkas’lardan gelen dedesinin
Isparta’nın bir köyünde elleriyle yaptığı ev maalesef
ki artık yok olmuş ama, bu iki kapıyı son anda enkaz
içinden kurtaran Evren Abla ve Halim Ağabey,
onlardan bir orta sehpa ve bir yatak başı yapıp
yapamayacağımı sorduklarında, hiç tereddütsüz
kabul etmiştim.

Çünkü bu neredeyse 200 yıllık olan hikayede, ben
de kendime küçücük de olsa bir rol bulacak, bu iki
kapının yeni hikayelere eşlik etmelerine azıcık da
olsa aracılık edecektim.

Kapıların temizliğinin bitiminde, İsmet Amcamızın
duygu dolu sözleriyle doğru yolda olduğumuzu
anlamış, iş bitiminde o masa üzerinde içilecek ilk
fincan kahvenin hayalini kurmaya başlamıştım bile! 

Bu iki kapı, sevgili dostlarımız @yolda2yolcu_e Evren
Abla ve @yolda2yolcu_h Halim Ağabey’in yeni
evlerinde, yeni hikayeler yazmaya başladılar bile. 
Kim bilir, sonraki nesillere aktarılacak ne
hikayeler, ne senaryolar barındırıyorlar içlerinde?

Küçük bir dokunuş yapan bir figüran olarak, bu filmi
izlemesi çok zevkli. Fırsat verdiğiniz için çok
teşekkür ediyorum.

Not: Yılların biriken izlerine, aşınmalara ve orijinal parçalarına (videoda görünen kapı kolunun çivisi bile orijinal yerine geri çakıldı) zarar vermeden temizlemeye çalıştığım kapıların ve demir ayaklarının yapım aşaması aslında epeyce uzun sürdü ama, 1,5 dk'ya sığdırmaya çalıştım.


Bu kısa filmi izlediğimde şöyle bir yorum yapmıştım; 

Nasılını bilemediğim bir teşekkür var dilimin ucunda, ağlarsam belki anlatabilirim. 

Şimdi izninizle kendime dumanı üstünde bir kahve yapıp, anlatmaya çalışacağım. 

08 Kasım 2025

Hayat - Limon - Selanik - Halkidiki

Hayat sana limon verirse, limonata yap..

Eylül ayı 53 yaşımın tuhaflıkları ile geçti. Evren'e mesajı yanlış mı iletmiştim.

Sözlerim gerçeğim mi olmuştu.  Kötü şansın belini kırmaya yetmeyen bir havan hikayesi var ki, tuhaf yetersiz bir kelime gibi. 

Her şey Temmuz ayında Antalya'daki düğünde başladı.  10 yıllardır süre gelen "beni bir gezdirmedin halam" cümlesi birden yerini buldu. Gezdiremedim!

"Oy oy oy... Yedi beni.... Ömrümden deli deli...*

Beni tanıyanlar bilir ki, gezmek deyince de ben! Detaycı, planlı, titiz biriyimdir.  Kusursuz olmasa da,  eksiksiz olsun isterim. 

Gün gün,  saat saat bütün rotayı alternatifli çıkarır,  yürüyüş mesafelerine kadar not alırım.  Kalacak yer için 3 nokta, yemek için 2 nokta, alternatif kafe ve şarap mekanları, bira içilecek yerler gibi detaylar eklerim. Tarihi yerlerin özelliklerini not ederim ki tur operatörü edasıyla meseleye yaklaşabileyim. Öyle bir excel tablo çıkarırım ki aklını çıldırırsın. 

Olacak iş değildi ama oldu, olması gerekiyormuş ki oldu! Benki, defalarca birlikte gideceğimiz insanlara pasaport kontrolü yaptırır, pasaport son süresi baktırır, ikna olmaz fotoğraf falan isterim, kendi pasaportlarımıza bakmamışım iyi mi?

Günlerden Cumartesi, halamgiller Antalya'dan sabah 5 gibi çıktı, Pazar sabah da biz çıkacağız, haliyle Maviş düğüne hazırlanır gibi yola hazırlanıyor. 

Bende bir bayram havası, çocuk telaşı, yüzümde bir gülme var, sanırsın yaradılış. 

Kıymetli evraklar kutumdan çıkarttım pasaportları, bir gün önce yaptırdığım yeşil pasaport - araç vizesi evrakı- ve yol notlarım ile birlikte koydum su geçirmez çantama. Sonra bir şey dürttü beni, aldım elime pasaportu... Baka kaldım... Kaldım yani... Öylece aktı göz yaşlarım... Tam bir hayal kırıklığı olacaktı halamgillere az sonra telefonla vereceğim haber: Pasaportlarımızın son kullanma tarihi tam 1,5 geçmişti. 

Pandemi, ev yapımı derken, 10 yıl sandığım pasaportlar 5 yıllık olduğundan, geçip gitmişti zaman ve evet ardına bile bakmadan. Eee mübarek kardeşim, pasaport bu bilmez bakmayı da sen ne ayak diye sordum kendime: kontrol manyağım ölmüştü bir yerde ve ben cenazesine bile gidememiştim. 

***

Geldiler, pazartesiyi bekledik, İzmir Nüfus Müdürlüğü'nde aldık soluğu, evrak istediler, Bursa'dan evrak istedik, geldi, teslim ettik formları, hadi hayırlısı dedik, teşekkürler ettik, çıkarken çarşambaya elinizde olur dediler, daha o gün 4.45'de ret geldi, bekledik salı olmasını, gittik yeniden İzmir Nüfus Müdürlüğü'ne,  evrak uygun değilmiş dediler, bir kez daha evrak istedik, farklı bir yöntemle gönderdiler, böylece bir kere daha evrak verdik, bir kere daha başvuru yaptık, çıkarken oldu dediler, perşembe elinizde olur dediler, olmadı, adamdı, telefondu, acildi, mağduriyetti derken, cumartesi ptt kargodan aldık pasaportları ve çıktık yola... Günler de boş geçmedi aslında, bildiğin İzmir'de turist olduk. İyi de oldu. Güldük, çok güldük... Şok da olduk, hem de ne şok! Okey oynadık geceleri, kumarına, öyle boş yok bizde... 

***

Yunanistan'a daha önce de gittik, defalarca, Halkidiki bölgesine ikinci gidişimiz olacak. Rota belli, deniz, kum, güneş ve biraz tarih, Selanik ve civarındayız 6 gece 7 gün. Oh mis!

***

Gidiş dönüş, 1997 km'lik yolu kesintisiz gitsek 24 saat gösteriyordu Google, biz 6 gece 7 gün doya doya gezdik rotadaki koyları, köyleri, kasabaları...


***

İlk haftayı İzmir'de geçirdik. Çeşme, Alaçatı, Urla, Arkas Sanat Merkezi, Agora, Kemeraltı, Alsancak, Güzelbahçe,  balık ekmek keyfi, deniz molaları, Özbek, Sığacık, gün batımları... Dolu dolu bir İzmir ve çevresi haftası oldu. 







Stresli bir haftayı geride bırakıp Cumartesi asıl hedefimiz için yola çıktığımızda yüzlerdeki mutluluğu gösterebilseydim keşke size... Zafer nidaları çınlıyordu her kilometrede. 

Rota oluşturuldu ama keskinlik yoktu. Açık uçlu bir rotaydı, özgür ve planlı bir plansızlıkla gezdik. Kah orada kah burada değildik ama, alternatifleri iyi değerlendirdik.  Her gün başka bir durak, her durakta başka plajlar... Yunanistan denince, doğa, tarih, deniz kum, güneş... Tanıdık geldi mi? Peki tüm bunların ücretsiz olması da cabası. Üç tarafı denizlerle çevrili yurdumda deniz balığını rüyasında görüp, çiftlik balığını bile sayılı günlerde tüketen yurdum insanına ülkenin parası 50 katı iken bile kurduğun  sofranın bugün benim diyen balık restoranının 3'te 1 fiyatına kurdurduğunu anlatamazsın, diğer bir çok şeyi anlatamadığın gibi. Ekonomik olarak sıkıntılı bir dönemde olmamıza rağmen ilaç gelen rotadan kalan anıları fotoğraflara sığdırdık bir de anımsarken yüzlerde oluşan tebessüme. 


***



















***

Gelelim havan hikayesine; taş bir havanım var, yıllardır kullanırım, halam dedi ki, havanın ne güzelmiş, havan bildiğin tezgahta duruyor, havanı ve tokmağı... Havanın tokmağı, halam bu cümleyi söyleyip, arkasını döndükten sonra  yuvarlanarak tezgahtan düştü ve ikiye ayrıldı. Bakakaldık giden tokmağın ardından... Şair misali takıldık, serde sakinlik var çığlık atamadık :) Nasıl yani olduk... Nasıl yani!!!

***

Kısmetten öte köy yok bir kez daha anladık. 2 haftayı doya doya, güle güle, şok ola ola yaşadık. Kocaman "iyi ki"lerle sarmalandık. Yıllar sonra, birlikte büyüdüğümüz, hala dediğim, hala kızıyla, enişte, bacanak, kum, deniz, güneş, bol kahkaha ve anılarla geride bıraktık. Böylece yıllardır dile gelen "bir gezdirmedin" cümlesi evirildi ve  " pek güzel gezdirdin, ağırladın halam" oldu.  

***

Yıldızlı sözlerin bir de videosu gelsin ki, kendisi benim emeklilik şarkımdı :)) 

Oy oy oy yedi beni, bu Erasmus yedi beni :))))




07 Eylül 2025

Neler Oldu Neler


Yediemin Canıma Yettin
04.08.2025

Takip etmiyorsanız mutlaka radara almanız gereken bir blog Momentos. Her yazı ve müzik ayrı güzel olsa da benim favorim "bir kelime" günleri. Geçenlerde "yediemin" kelimesi vardı ve benim aklıma bir anım geldi. Ne gündü ve hatta geceydi ama!
Yoruma yazdım, yazarken dedim kendi blogumda da olsun.

İstanbul'un yeri "aşk"tır bende.
Heyecanım doruk olur, on yıl yaşadım, fena da ayrılmadık ama deseler ki bir 10 yıl aklının alamayacağı da para verelim; dönmem dönemem, ama anmaktan ve onu anarken yüzümde oluşan tebessümden de vazgeçmem, geçemem. Tesadüfün böylesi deyip bir müzik arası vereyim. Tüm aşklara selam edeyim. Yüzümdeki gülümsemeyi uzaktayım, şükür edeyim. "İyi ki"leri sıralayayım. Şimdime sarılıp hayatın bahşettiği tüm güzelliklerin keyfini süreyim.
Yazıyı yazmaya başladım ve fondaki şarkı...

LOVERS in Paris
Yakup Gurevitsch




***

Tarihte bir gün... 

Çok istediğimiz arabayı alıp İstanbul'a gidiyoruz, kutlayacağız. Elmadağ'da bir yere park ettik. Sıfır araba dikkatini çekerim. Kıyamadık paralı otoparklara o kadar para vermeye. Gece, İstiklal senin, Beşiktaş benim gezdik durduk. Cumhuriyet meyhanesii ile geceyi sonlandıracaktık ki, çıkınca dedik Mercan'ds çeyrek kokoreç yakışır geceye. Onu da yedik içtik, şen şakrak dönüyoruz eski Amerikan Konsolosluğu sokağından karşıya geçeceğiz ama ben arabayı göremiyorum bir an. Diyorum hayırdır? Kaç tane içtim de görmez oldu gözlerim. Meğerse araba çekilmiş. Gecenin bir yarısı o yediemin senin bu yediemin benim gezgiydik. 10 otopark parası ödeyerek arabaya sabaha karşı neyse ki sağ salim ulaştık. Böyle oldu benim de kelimeyi tecrübem...



Yazarken Sevgili Buraneros'un kelimeye istinaden kim bilir ne anıları vardır diye geçirdim aklımdan ki, yorumu gecikmemiş,


"Çooookkkk iyi bilir yakından tanırım kelimeyi, özellikle otomobil dünyası tarafını, karakterlerini yazsam roman olur:))"


Şimdi bekleme zamanı romanı... Öyle ya da böyle bir gün olacak. Biliyorum. 

Yüzyılın Emektarı*
18.08.2025

Sonunda ben de oldum bim bam bommmmm... 

Emekliyim. EYT ile 58 olan emeklilik yaşım, istersem yarın olurum yaşıma inince, hayaller de başladı 2 yıl önce... Önce yaşamın yeni perdesi için yeni bir sahne arayışı, ardından barınma çözümleri ve yuvaya dönüş için emeklilik tarihine karar verme. Ofis arkadaşlarım sağ olsun, mütevazi bir tören talebimi kabul edip, sessiz sedasız gidişimi bir şölene çevirdiler ki, kurumdan mutlu ayrılan azınlıktan olmama vesile oldular. Ne çok ve ne güzel izler bırakmışım. Kendi adıma pek mutlu oldum doğrusu, eşim bey de "senle gurur duydum" dedi ki, iki gün önce onun için yapılan veda töreninde benzer duygularla donanmıştım. 

El ele, gönül gönüle... Yeni bir döneme "MERHABA" dedik. 

Sağlıkla, huzurla, mutlulukla geçsin diliyoruz, elbet "yolda2yolcu" olmaya devam... 



* Bu ifade SGK'dan gelen sms mesajın "Türkiye Yüzyılı Emektarı" ifadesi ve malum zatın imzası ile geldi... Ah ki ah! Ne yüzyıl ama değil mi?


Hırsız Tilki, Haberci Baykuş, Göbekçi Ethem
23.08.2025

Yaklaşık 5 aydır köydeyiz. Bahçeli evimiz taş duvarlar ve çitle çevrili olsa da, sincaplar, kediler, kapıyı açık unutunca koyunlar ve hatta tilkiler ile karşılaşma olasılığına engel olamıyor. Yeni düzen yeni alışkanlıklarla birlikte geliyor. Mesela, bahçede sandalye üzerinde minderleri bırakırsak kediler için beş yıldızlı otel konforu yaratıyoruz ki, pireleri olmasa dert değil... Araç giriş kapısı açık kalınca koyunlar eski alışkanlığı ile otlaklarına davetsiz giriveriyorlar... 

Gelelim ayakkabılara... Köpekler bahçeye girmediğinden ayakkabılar, terlikler konusundaki tek tedbirimiz, olası böcek, akrep, örümcek girmişse diye silkelemek üzerineydi, ta ki... Bir gece deniz dönüşü misafirlerle aç bilaç eve gelindiğinde unutulan 5-6 çift terlik ve ayakkabıya kadar... 

Vakti zamanında gittiğim ilk Amerika seyahatindan 11 çift ayakkabı ile dönmüş ve kaçakçılıktan beni sınırda alırlar mı diye endişe duymuştum, bir şey olmayınca 2 yıl önce bir kez daha gidince, ekonomik olarak sınırları zorlamamak için ancak 8 çift ile döndüm ki, hepsi buradan alınabilecek fiyatın 10da biri idi, biri hariç. 

Geldik mi asıl konuya ve kahramana... 

O biri hariç ayakkabıyı kardeşim ben çok sevdim diye kıydı paraya ve bugünkü maaşımın yarı ederi tutan o sandaletleri aldı bana. Ben onları pamuklara sarıp sarmalayıp, giymelere kıyamazken, ve kapıda onca bahçe terliği, tarlada yeniden hayat bulmuş eskimiş spor ayakkabıları, misafirlerin Allah'tan çok da pahalı olmayan plaj terlikleri dururken, sen tilki - hırsız olan, benim yumurtalarla beslediğim, sabahları gelecek diye yollarını gözlediğim tilki - hırsız olan olduğunu anladık değil mi?, benim en bi kıymetli sandaletleri, hem de çift olarak al ve git... 

Bunu yaklaşık iki gün sonra, sol yanda hafriyatı yapılmış araziye bakarken, eşim beyin, "aaaa bu senin sandaletin mi" demesi ile boş arazide kuzu gibi yatan sol teki görmemle hüzünlere yolculuğumun başlaması bir oldu. İşi gücü bırakıp sağ teki için dağları taşları aşsak da nafile... Hayır çaldı çift neden geride bırakıyorsun tek. Tüm yollar tükenince, mecbur "Ethem Dede"yi devreye sokacağız dedim.  Normalde Etme Dede, 3 ila 9 göbeğe tav oluyor, gel gör, ben öyle derin hüzünlerdeyim ki, 10'dan açtım kapıyı, "Ethem dede, Ethem dede... Gömleği keten dede, bul benim kaybımı, atam sana helalinden 10 göbek canım Ethem dede" diye diye 2 gün süren arayışlarım, 5 gün süren ağlanmalarım sonunda oldu mu benim borç 70 göbek... Arada bir iki göbek atıp Ethem dedeye vaadimin boş olmadığını da ispatlamaya çalışıyorum ama nerdeeeeee... 

Bodrummmm Bodrummm
25.08.2025

 Ben sandaletimden kaynaklı hüznümü yüklenince sırtıma, eşim bey dedi, kalk gidelim Bodrum'a. Görümce görmeyeyim ömrümce ile güle oynaya gittik Bodruma... Galiba atacağım göbek sayısı o yolcukta buldu 70'i. Neyse ki, göbek 70 ama iş bitmemiş bendeniz, Bodrumdaki arkadaşım kilo alması sebebi ve Ethem dededen gelecek hayır da buymuş demek ki duygumla tarafıma hediye edilen 5 elbise, 3 şort ve onlarca tişört ile mutlu mesut sandaletime veda ettim ve yasımı bir kaç gün daha yaşayıp, uzun zaman sonra karavanımız Maviş ile kamp yapacak olmanın heyecanı ile hayatımın olağan akışına dönüverdim. 

Nerede Kalmıştık...
28.08.2025

Hırsız tilkinin yarattığı şoku eve geri dönünce hatırladım, kuzu gibi yatan sol tek kapıda çaresiz ve umutsuzca bekliyordu beni. Gece derin uykularda rüyamda sayıkladığım sandaletlerle ve Ethem Dedeye sitemim ile fosur fosur uyurken, sabaha karşı bir baykuşun çığlığı ile uyandım. Ön bahçedeki 300 yaşındaki zeytinimizin tepesinde attığı çığlık sonrası ne yapacağını şaşıran tilki - bildiniz değil mi, hırsız olan, bahçenin sağ tarafından, boş arazinin kayalık kısmına doğru koşturunca, dedim "evraka". Haberci baykuşa teşekkür edecektim ki, o telaşede, uçtuğunu fark etmediğimden gıyabında bir tebessüm edip, sabah günün ışımasını beklemek üzere yatağa döndüm. Sabahın ilk ışıklarında kayalıklardaki yerimi aldım ve şarlok halt etsin benim yanımda bakışlarım" ile iz sürmeye başladım... Kayaların arasında kuzu gibi yatan sandaletimin sağ eşini görünce gözlerim doldu, hasretinden günlerin yıllar gibi geldiği zamanları ona anlattım, avucumda sandaletimin sağ teki, Ethem dedeye borçlarımı ödemek üzere ıslıkla çaldığım sekiz dokuzluk ile göbek ata ata, denize gitmek üzere yolda beni bekleyen eşin beyin yanına vardım. O gün geri kalan borçlarımı denizde, sahilde, belediye işletmesinin kantin önünde ve hatta manav Ayşe Teyze ile birlikte atıp, göbekçi Ethem dedeye borçlarımı ödedim. Bir sandaletin insan bünyesinde yarattığı mutluluğa alışık olmayan ve anlam veremeyen fanilere üzülüp, son 10 göbeğimi akşam rakı masasında "sendeki kaşlar bende de olaydı yarrrrrr" diye diye tamamladım. Galiba herkesin sen zayıfladın mı diye sormasındaki büyük sır da buydu: üzüntü sonrası gelen mutluluğun sonucunda atılan 100 göbek, bir kiloluk bir kayıp yarattı bedende. 











Ne çok sofra kurduk dostlarla birlikte, gün doğumlarına ve batımlarına şahitlik ettik. Dolu dolu geçti Ağustos... İki yıl aradan sonra kamp yaptık Mavişle. Gürçamlar'da... Ne orman ama! Ve sabahın ilk saatlerinde dümdüz bir deniz...

Darısı Eylül'ün başına deyip, bana ayrılan zamanın sonuna da geldim işte. Eylül süprizini yaptı bile... Haftaya bugün başka diyarlardayız. Ah! Yazabilsem keşke. 

Yahu aylık bari yazsam değil mi? Elbet başlayacağım bir yerden, hissediyorum, artık iyice yaklaştım. 

Okudunuz mu sahiden bunca birikmiş yazıyı... 
Nasıl teşekkür edeceğimi az çok tahmin edersiniz bence: )
Her yoruma 10 göbek atarım, emoji de koyarsanız üzerine 5 daha koyar, varsa kayıplarınız Ethem dedeye "yap bi güzellik" der, bi 10 tane daha kutlamak için atarım :))

*** 

Bu gece ne gece... Ay tutuldu! Nutkum tutuldu!

*** 

Eylül sonunda görüşmek dileği ile... 

05 Haziran 2024

Plan Gibi Plan ve Bir Yol Hikayesi

Zorlu bir haftayı geride bırakmış, Cuma gününü izin alarak 3 günlük yol planını yapmıştık. Efendi gibi gidip efendi gibi dönecektik. Yoldan çıkmayacak, oluşturduğumuz rotaya sadık kalacak, bir önceki gezilerden edindiğimiz tecrübeler ışığında evimize vakti ile dönecektik. 

***

Perşembe, 17:00

Perşembe gecesi tüm hazırlığı tamamlayıp yola çıkmamız 5'i bulmuştu. Hedef belliydi. Ama konaklama noktası konusu, gideceğimiz yerde önceden rezervasyon yapılmadığından sürpriz sonlu olacaktı. 157 km'lik yol yaklaşık 2,5 saatlik bir zaman demekti ki, akşam yemeği için ideal bir varış saati olacaktı. 

Buraya kadar her şey normal seyrindeydi.

Yolculuk neşeli şarkılar ve sohbetle devam ediyordu, bir önceki haftaların gerginliği ara ara kendine yer edinmeye çalışsa da, yılların verdiği deneyimle, artık buna izin vermiyorduk. Sıkıntıların konuşularak ancak çoğalacağının, ne iyi ki ikimiz de farkındaydık. Bir kere konuşmuş, ömrümüzden yeterli zamanı canımızı sıkan kişi/olaya vermiş ve kitabın o bölümünü geçmiştik. Teknik olarak "flashback" lere ihtiyaç duymadan, gün bugündür felsefesi ile "anda kal"ıyorduk. 


İlk durak Ormanya Kamp Alanı... Kapıya varmamızla gözüme kestirdiğim üç araçlık boşluk ile "Yaşasın yer var" çığlıklarım arabanın içinde yankılanıyor. Neyse ki mutlu son. Görevli elinde mis kokulu kahvesi ile geliyor, gerçekten de yer var. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen, kuralları belirlenmiş kampımıza kuruluyoruz, bize ayrılan 19 numaralı alanda bir de ağaç ve masa var, daha ne isteriz derken, 3 gün ücretsiz olduğunu öğreniyoruz. Hakikaten bir kampçı olarak daha ne isteriz ki şu hayattan!

Ormanya Doğal Yaşam Parkı düzenlenmiş bir orman aslında. Sabah erkenden yürümek ve içinde kaybolmak için sabırsızım, görevli uyarıyor, 6'da gezmeniz mümkün değil, 9'da açılıyor diye. Ah devlet dairesi bakış açısı... Dert değil, açılışı  9'da olsa da mutluyum ben. Hemen soframızı kuruyoruz, rakıları koyuyoruz, bir ağacın altında, yeşile baka baka içeceğiz, dertleri bir bir sileceğiz. Bir süre sonra eşimin dikkatini çekiyor, hafifçe bana eğiliyor, "bir tek biz içiyoruz" diyor, hemen internetten kuralları okuyorum ve görüyorum ki, alkol almak yasak. Oysa 23 araçlık alanda, her milletten her anlayıştan insan var. Birer dublemizi içiyor, biri bizi şikayet etmeden ya da uyarı alıp keyfimiz kaçmadan masayı topluyoruz. Kısa  bir keşif turu ve gece yürüyüşü sonrası, gece sakin ve dinlendirici geçiyor. 



Cuma, 09:00 

Sabah 9'da kapıdayız. Büyük ve görkemli kapıdan geçiyoruz, bambaşka bir dünyaya açılıyor gözlerimiz. İçinde mesire alanı, gökyüzünü göremeyeceğiniz kadar büyük ağaçlarının gölgesinde yer alan farklı zorluk derecelerine sahip yürüyüş ve bisiklet rotaları, kuş gözlem, Hobit evler, böcek oteli gibi farklı deneyim alanları, çocuklar için tam bir keşif imkanı sunan, özellikle vahşi doğada yaşama imkanı olmayan hayvanlar için rehabilite merkezi gibi düzenlenen çiftliği, göletleri, doğanın içinde kaybolmuş kafe ve restoranları ile Ormanya tam bir şehre mola noktası. 

Çok beğeniyoruz.  Yaklaşık 4 saat süren turun sonunda Ormanya'dan ayrılıyoruz. Çünkü bazı kurallar bize uymuyor, keyfimiz kıymetli, zaten iki gün kafa dinlemeye gelmişiz, hemen rotayı tekrar oluşturuyoruz. 114 km. sonra Karadeniz kıyılarında, Karasu'dan giriş yapacağız ki, saat makul, gezinerek varacağımız kıyılarda elbet gönlümüze göre kafa dinleyecek bir yer bulacağız. 








Cuma, 14:00

Google ne büyük kolaylık, Akçakoca'ya kadar kıyı şeridindeki konaklama yapılacak kampları tararken bazılarını gözüme kestirip arıyorum. Sezon açılmamış, havalar birden mevsim normalleri üzerine çıkınca, ortalık toz duman ama insanların da kendini bir yerlere atası var. Haliyle tamir, tadilat, gürültü, patırdı hiç bir yerden eksik değil. Yolda giderken, hep durduğumuz Poyrazlar Tabiat Parkı aklımıza düşüyor. Ne yazık ki, karavanlar için konaklama yasağı gelmiş. İki hafta öncesine kadar izin veriliyormuş. Günlük giriş de 450 lira olmuş. 2 saat için değmez deyip ilk plana sadık kalacağız ama nasıl açız, neyse ki gölün karşı kıyısında kahvaltı molası verecek bir ağaç gölgesi buluyoruz. Karşımız orman, fotoğraf çekip bir arkadaşıma gönderiyorum, "windows ekran görüntüsü bu"  diyor. Bulunduğumuz yerde nasıl güzel bir esinti var, ayrılmayı hiç istemiyoruz. Ama hemen yan tarafta bir ev var, içeride kimse yok gibi ama geldiklerinde rahatsız olabilirler düşüncesi ile oradan ayrılıyoruz. 






Cuma, 18:00 

Saat 6 gibi gözümüze kestirdiğimiz kampa varıyoruz ama kapı kapalı. Oysa sahibi ile telefonda görüşmüş ve içeride bizi karşılayabilecek çalışanlar olacağını öğrenmiştik. İçeriye kaçak giriş yapan yurdum insanı grubu var, yaygılarını yola yayıp piknik moduna geçmeye çabalıyorlar, iç sesimiz bizi uyarıyor, temkinli davranarak oradan vazgeçiyoruz. Gelirken gördüğüm ve yoldan epeyce içeri girilerek ulaşılan Kalkın Köyü Mesire Yeri'ni eşime öneriyorum, yoldan sapar sapmaz inişe geçiyoruz.  Harika bir orman köyünden, yol kenarı asırlık ağaçlar ile çevrili, deniz kıyısına kadar kıvrılarak devam edecek  yola aşık olduk bile. İç sesimize güveniyoruz, midemiz kelebekler ile doldu, bu gece buradayız. 

Cuma, 19:00

Derme çatma bir kulübe karşılıyor bizi, teras gibi bir kısımda 3 adam oturuyor, sonradan sohbeti ile bayıltabilen adamın buranın işletmecisi olduğunu,  hemen yanında oturan adamın ormanı keserek 32 dönüm kadarcık alan içinde kaçak yapılar yaptığından 4 yıl içeride yattığını, diğerinin de tekin bir amca olmadığını öğrendiğimiz bu mesire yerinde izin kalarak kalmaya karar veriyoruz. Oysa ilk izlenimiz; kendi halinde amcalar sohbetteydi. 



Cuma,  20:00

Saat 8 gibi gün batımı için tüm hazırlıkları tamamlıyoruz. Bir tek biz varız. Bir de işletmeci, Ergül abi. Rakılara buzları koyup, sırtı orman, önü lebiderya deniz manzaralı evimizde şükürler dilimizde bir keyif anında güneşi tam da denizin ortasında batırırken şarkılar söylüyoruz. 

Var mıyım diyorsun şarkılarında
Elbette sen varsın kim olacaktı
Var mıyım diyorsun şarkılarında
Elbette sen varsın kim olacaktı

Güneşi batırıp, keyfi katmerleyince, usul usul toparlanıyoruz, bir ara eşim kayboluyor, Ergül abi ile sohbette olduğunu fark ediyorum. Özenli bir meyve tabağı ile birer duble rakı koyuyorum. Karanlıkta eşimin kurtar beni bakışlarını algılamıyorum. 

10 yıl önce rakıya tövbe etmiş Ergül abi, bozuyor beni demiş. Ot öyle değildi, ama artık bulunmuyor demiş. Hayat hikayesi bizde saklı Ergül abi, biraz da yalnızlıktan olsa gerek, çokkkkk konuşuyor, ama gerçekten çokkkkk!

Eşim karavana döndüğünde, "of ya diyor kalkamadım da... Yoruldum dinlerken" diyor. Gülüşüyoruz. Ortam öyle güzel ki, bir gece daha kalacağız ama bu sefer temkinliyiz. 

Karavanın yan pencerelerini ve gökyüzü penceresini açıp, yıldızlı geceye güzellemeler yaparak, ertesi günün hayali ile uykuya dalıyoruz. 

Cumartesi, 06:00

Sabah kuş sesleri ile uyanıp, 6 gibi kendimizi dışarı atıyoruz. Sabah yürüyüşü, kahvaltı ve deniz... 

Plan gibi plan!

Tıkır tıkır işliyor... 

Gün içinde gelen 2-3 günübirlikçi ile ortalık biraz hareketlense de, sezon henüz açılmadığı için sakinlik korunuyor. Akşam üzeri bira-fıstık ile hararetler alınıyor. Akşam yemeği gene gün batımına karşı. Gece yürüyüşü, sonrası biraz okuma ve huzur dolu bir uyku ile sonlanan gün. İnsan daha ne ister ki hayattan. 



Pazar, 06:00

Sabah 6 gibi uyanıyoruz, gün doğumunu kaçırmışız, 1 saat içinde toparlanıyoruz, yola çıkmak için hazırız.  Aslında bir kuralımız var, henüz farkında değiliz ama o kuralı epeyce ihlal edeceğiz. 

Kural: Dönüş yolunda en kısa yoldan eve gitmek. Rota 4,5 saat diyor. Kuralı işletsek, en geç öğlen gibi evdeyiz. 

Pazar, 07:00

Kahvaltıyı yolda bir yerde, güzel manzaralı bir dağ köyünde ederiz diyerek yola koyuluyoruz. Kalkın köyünün bir yan koyu olan Karaburun plajına girmeye karar veriyoruz. Kimsecikler yok, bir adam elinde kasa ile bakkala doğru yürüyor, biz de arkasından, kasada henüz tutulmuş, Karadeniz Barbun/Tekir... Hemen bir kilo alıyoruz. Hayaller öğle rakısına bırakıyor kendini... Melenağzı Çayı'nı geçiyoruz. Bir sonraki sefer çaydan yukarıya doğru uzanan yolu keşfetmek. 




Pazar, 10:00

Üniversite tren yolculuklarımın göğe bakma durağı Doğançay tabelası dikkatimi çekiyor, google haritalar orada bir şelale olduğunu gösteriyor... Gözler parlıyor... Rota bir kez  daha oluşturuluyor. Dar ama orman içinden giden yemyeşil yolda, yüreğimiz ağzımıza gelse de, inişe geçtiğimiz betondan yapılmış yolda, saptığımız ilk köyden yaklaşık 30 dakika süren 12 km'lik yolu tamamlıyor ve şelale tesislerine varıyoruz. Yaşlı amca gülüyor, 

"karadenizli misiniz", 

"değiliz" 

"ne işiniz var burada" 

"gezmeye geldik" 

"hiç akıl yok" :))

Yahu neden böyle deyip günü mahvediyorsun ki bey amca, biz çok akıllı olduğumuzdan hem yolu yarıladık, hem de molamızı şahane bir şelalede verdik. Değil miyiz yoksa???


Mekan henüz yeni kiralanmış, tadilat nedeniyle her yer inşaat, tek tük araba var ama anladığımız kadarıyla 1-2 saate park bile sorun olacak. Aracı tek gölge yer olan iki fındık ağacının altına alıyoruz. Nispeten düz ve hemen yanı başında bir bank var, masayı da oraya açıp kahvaltı edeceğiz. Plan bu!

Şelale yolu 600 m. ama dik ve yol düzenlenmediği için orman içi patika. Aşağıda masa koyacak yer yok zaten herhangi bir yapı da yok. O yüzden elimiz kolumuz boş inişe geçiyoruz ki, dönüşte bu halimize binlerce kez şükür edeceğiz. Bildiğin 60 derelik yokuştan inişe geçiyoruz, yer yer 90 derece mi oluyor ne... Epey zorlu bir parkur, son 10 m.'de bende kayış kopuyor, neden bu kadar zorluyorum kendimi diye küfürler ediyorum. Güç aldığım tek şey, hemen önümüzden ellerinde piknik malzemeleri ve bir bebekle inen genç çift, onlar yaparsa sen de yaparsın diyorum. 

Neyse ki, şelaleye kazasız belasız iniyoruz. Genç çift kucaklarında bebeleri ile kahvaltıya başlamışlar bile, yanlarına yanaşıp, sizden feyz aldım diyorum. Gülüyorlar, "biz de ha gayret diye diye geldik ama bir daha ne geliriz ne de tavsiye ederiz" diyorlar. Gülüşüyoruz. 


Şelale görgemli, çok katlı ve serin... Su buz gibi, gölet oluşan yere bari girebilseydik derdindeyim ama mayolar bile yukarıda ve su öyle soğuk ki, üstelik yol gidip gelmeye uygun değil. Giremezdim kesin deyip kendimi teselli ediyorum. Eşim tabi ki suya girmeden dönmüyor. Dönüş yolu bir felaket, biz çıkmaya niyetlenirken gelen herkes bol küfürlü ve puflamalı sonlandırıyor inişi. Yolda soranlara, "değiyor ama canınıza da yetiyor" diyorum. Bir ara kalbim ağzımdan çıkıyor, tansiyon muhtemelen 20 falan derken, 5 mola, 8 "ölüyorummmmmm bennnnn" nidaları ile 600 m'lik yolu kazasız belasız çıkıyoruz. Ortalık toz duman, arabalar üst üste. Adam bağırıyor, "yanaş abicimmm, yanaşşş, yarım metre bile lazım bize." 

Maviş neyse ki gölgede, biraz soluklanıp, taze köy ekmeği, peynir, domates, zeytin ile kahvaltıyı edip yola çıkıyoruz. 

Pazar, 14:00

Geçen yıl Bilecik'te bulunan Harmankaya Kanyonu Tabiat Parkı kampından dönüşte aldığımız çileğin kokusu hala damağımda, eşim "bak bakalım yol ne kadar uzuyor" diyor, "45 km", cevabından sonra rota bir kez daha oluşturuluyor. 

Dağ köylerinden geçerek varacağız İnegöl Kurşunlu'ya, yolda çilekçi Samet'i arıyorum, "ablam var çilek" diyor. Oooo benden mutlusu yok. Yolda giderken Porland Fabrika Satış mağasına giriyoruz. Evlenecek olanlara Allah bol bol maaşlı, kazançlı işler versin. Yoksa durum zor... İkinci kalite tabaklar bile tanesi 300-500 liradan satılıyor ki, 12 kişilik yemek takımı falan hayal. 

Anayoldan ayrılır ayrılmaz, keyfimizi cezbeden yeşillik ve orman manzarası ile bir ağaç gölgesinde alıyoruz soluğu, Maviş'le olmanın ayrıcalığı da bu, gönlün nereye düşerse evin orası, buz gibi bira ve fıstık keyfi ile yaptığımız bu kısa mola sonrasında, 6 gibi Samet ile buluşabiliyoruz. Sağ olsun kasa ile çilek, kilo ile kiraz ve erik hazırlamış. Bir de uyarıyor, dönüş yolunu İnegöl'den yapmayın, 2 saat uzar yolunuz diye, tamirat varmış yolda, Yenişehir yolu açık olduğundan, rota bir kez daha oluşturuluyor. Yolda yaptığımız bir iki telefon görüşmesi sonrası, balık rakı, eşimin köyünde, baba evinde olacak. Plan gibi plan :)

Pazar 20:00

Sofrayı kuruyoruz, balıkları temizleyip, kızartmak için hazırlıyoruz, salatayı yapıyoruz. 30 dakikalık bir ön hazırlık ile keyfimize keyif katacak son molamızda yine baş başayız. Herkesin bir planı olduğundan biz bahçeli, meyve ağaçları ve çeşit çeşit çiçek ile süslenmiş köy evinin keyfini sürüyoruz. 


Pazar 00:00

Israrlara rağmen yola çıkıyoruz. sonuçta 1-1,5 saatlik bir yolumuz kaldı, yani en geç 1.30 gibi evdeyiz üstelik "home sweet home" yani, herkesin evi kendine 5 yıldızlı otel olduğundan, eve doğru yol alıyoruz. Karavanı boşaltma işini olduğu gibi ertesi güne bırakıp, duşları alıp yatıyoruz. 

***

Böylece zorlu bir haftayı harika bir 3 günlük kaçamak ile geride bırakmış, efendi gibi karavanın ve hafta sonunun hakkını vermiş, her türlü yoldan çıkmış, yeni rotalar oluşturmuş, bir önceki gezilerden edindiğimiz tecrübeler yetersiz olacak ki,  evimize olabilecek en geç saatte dönmeyi başarmıştık. 

***

Ey sevgili okur, okudun anladın şimdi son bir soru:

Karavancılık biraz kendini yola bırakmak, yolun sürprizlerinden keyif almayı başarabilmek değildir de nedir?