Pazartesi, Ekim 29, 2012

Nur Topu Gibi Ayakta

İnsanın bazen nur topu gibi bembeyaz bir kedi olası geliyor:
Eski bir evin önünde,
boyaları yer yer dökülmüş  bir duvarın hemen dibinde,
dönmüş yüzünü güneşe...



İnsanın bazen dimdik ayakta durası geliyor:
Yer yer yıkılsa da çehresinden,
yan bahçesindeki kaktüsler kadar caydırıcı bir güzelliğe sahip olmak istiyor,
ön bahçesindeki ağaç kadar görkemli,
hemen sokağı dönünce karşısına dikilen kale kadar heybetli,
yan evin bahçe duvarından güç alan begonvil kadar narin...




Her şeye rağmen nur topu gibi ayakta durmak istiyor
Cumhuriyet gibi...
Continue reading Nur Topu Gibi Ayakta

Pazartesi, Ekim 22, 2012

Bir Kuşak Emmanuelle


Aslında haberi okumadan önce de biliyordum adını, filmin kült filmler arasında anılması bir yana şurada okuduğum yazıdır aklımda kalmasına sebep. Ölüm haberi ile gelen tweet bombardımanı ve  "ya bizimkiler...  biz asıl onlarla büyüdük" nidaları etrafında dönen sohbetler ve uçak fantezilerinin ve bambu koltuk efsanesinin unutulmaz masum yüzü... Sylvia Kristel

***

Gazetelere göz gezdirirken, köşe yazarlarına ve magazin sayfalarına üstün körü bakınırken çalan telefon:

- Babamı gördüm dün gece rüyamda, "ben seni ne kadar çok seviyorum biliyor musun" dedi...

Telefonu kapattıktan sonra, size anlamsız ve komik gelebilir ama onlarca adamın rüyalarını süsleyen kadının bir adamın rüyasına girip de "ben seni ne çok sevdim" deyip demeyeceğini düşündüm... Bi adamı o kadar çok sevip sevmediğini.

***

Ölüm, gözlerinin feri gittiğinde buluyordu insanı... Yoksa gözlerinin feri gidince mi gelip çörekleniyordu bakışlara...

Kapı çaldı... Ağlamaklı gözleri ile girdi içeri:

- Annem çok hasta, ama ben inanıyorum iyileşeceğine...

Ölüm, umudu kesince mi gelip buluyordu insanı... Yoksa ölüm gelince umut mu kalmıyordu insanda.

Dün akşam izlediğim bir diziden bir replik takıldı aklıma:

- Ölüm en çok yaşayanı yıpratır.

***

Gençtim, okulun merdivenlerinde durmuş, hayatın ne kadar uzun ve anlamsız olduğunu düşünüyordum. Belli ki, üniversite hayatından umduğumu bulamamıştım. Yaslandığım duvarı bile bugün gibi hatırlarım. Etrafıma bakınmış ve şöyle demiştim:

- 48 yaş bence iyi bir yaş... O zamana kadar yaşayayım. Sonra ölüm bulsun beni. 

20li yaşlarımın başında bir o kadar daha yaşamanın yeteceğini ummuştum. Fazlası fazla gelmişti. Şimdi 40lı yaşlarımın başındayım. Anlaşma yaptığım yaşa şunun şurasında 7 yıl kaldı. Oysa yapmak istediklerim, 7 yıla sığacak gibi değil. Yeni bir anlaşma vakti geldi.


-  Yapacaklarımı yapma fırsatını tanı... Yaşımın önemi yok, o fırsatları gerçekleştirecek kadar dinç olayım, aklım yerinde olsun. Sonrası... Sonrası, sen ne dersen o! Ama iyi de... İyi olayım, aşkla kalayım. 








görsel / deviantart

Continue reading Bir Kuşak Emmanuelle

Cuma, Ekim 19, 2012

Kesişen Yollar

"Ama nedense durup durup yollarımız kesişiyor, işte orasını anlamak biraz zor oluyor. Sanırım artık bu sondur, ben öyle umuyorum."
yazmışım...
"Sürekli yollarımızın kesişmesine gelince, bence daha da sık kesişmeliydi. Eminim daha da keyifli olabilirdi."
yazmış!

Bak sen... ne diye daha keyifli oluyormuş! dedim kollarımı göğsümde kenetleyip, ellerim yumruk sıkı sıkıya ve muhtemelen gözlerim biraz kısık bir halde. 

O anda karşıdan bakan biri için beden dilim öfkeli gibi dursa da...

Olur muydu ki, dedi iç sesim. Nedense umutlu bir tonlaması vardı... Sevmedim.

Tövbe, tövbe... Bunca yıl sonra... Sen sus, dedim. 

Dedim ama yüzümdeki gülümsemeyi doğru söylemek gerekirse öyle hemencecik silemedim.

Ne şimdi bu... ne yani... bi de neden?

Müjdemi isterim! dedim... diye... 

Hayatın bana "al sana müjde" deme biçimimi...

Peki şu cümleye ne demeli:

"Evet, her zaman komik ve karizmatik bir kız olduğunu söylemiştim..."

Hı hı hı... Söylemiştin...

Seni seviyorum da demiştin!

Ben de, sen böyle seviyorsan sevme beni demiştim...

Bunu da hatırladın mı?

Oh be! Kollarımı usul usul çözdüm, derin bir nefes aldım. Artık bir cevap yazabilirim dedim ve yazdım:

"Söylediklerine değer vermeyi bırakalı epey oldu, ya da şöyle demeliyim: sana verdiğim değeri sen bırakıvermiştin gözlerime...uzun upuzun bir kopuşun eşiğinde..."
Sildim yazdıklarımı...

Geçen onca zamanı düşündüm, ne kadar büyüdüğümü...

"Teşekkür ederim" dedim. Duyup duymamasını çok da önemsemedim.





görsel / deviantart
Continue reading Kesişen Yollar

Salı, Ekim 16, 2012

Okumak Düşünmek

Okuyoruz ama düşünmüyoruz dedi... Düşündüğümüz gibi okuduğumuz için de gün geliyor şaşırıyoruz...

***

O, bir hukuk müşaviri ile yaşadığı sıkıntıyı anlatıyordu, ben hayatı okumakla ilgileniyordum. Bu sabah, pek çok sabah ki gibi, iyi bir dinleyici değildim. Başımla onaylıyor, arada bir hı hı hı diyor, muhtemelen de boş gözlerle bakıyordum. 

***

Hayatı okumak... Beni geçmişe götürdü. Geçmişin satır aralarına, sonra ideanın "geçmişi teslim etmeli geçmişe" cümlesine... 


görsel / idea'dan

Oradan Kırmızı Gün/lük: Zamanla Geçer / mi? yazısı düştü aklıma... Gökyüzü gerçekten de çözüm mü? İnsan çukurun dibini görmeden zıplayamıyor bazen. Belki de sırf bu yüzden bırakmak gerek kendini. Nasıl olsa hafifleyince çıkarsın gene gerisin geri. 

***

Dün seyrettiğim bir programda diyor ki uzman kişi, "adam seni aldatmış, dövmüş, gecelerce eve gelmemiş... Daha ne bekliyorsun, sonuç belli." Bu cümledeki kadar basit mi hayat. Herkes bırakıp gider mi? Gidebilir mi? "Çevreye hapsolmayın" diyor, uzman. "Kendiniz için yaşayın. Kendiniz olun. Bırakın eller ne derse desin." "Kendi hikayenizin kahramanı olun..." diye de ekliyor. Herkes kahraman olursa, figüranlarla zenginleşen hikayeler nasıl yer bulacak gerçek yaşamda kendine. 

***

Her bir kişi ayrı bir deniz derya; yüzmesini bilene... Herkesin yaşamını yazsan roman olur... Hepimizin yaşayacağı bir hikayesi var. Önceden yazılmış diyen de var, ben yaşarken yazıyorum diyen de... Kararlarımı ben alırım diyen de var, sen ne karar alırsan al gene dönüp dolaşıp yaşayacağını yaşarsın diyen de... Yaşamak öyle hafife alınacak bir şey değil deyip, sırtında yükleri ile yola devam eden de var, yorgun düşüp omzunda ne yük varsa bırakıp giden de... Yaşamı o kadar da ciddiye almayacaksıncılar bunlar...

***

İlkokulda okuma yarışmaları düzenlenirdi... En kısa sürede en çok kelimeyi okuyana da bir kurdele takılırdı. Hatırlarsınız. Yani ben yaşlardaysanız mutlaka günün sonunda bir kurdele takılmıştır yakanızın bir köşesine... Oysa keşke okuduğunu anlayana, anlatabilene verilseymiş kurdele... Herkes okuduktan sonra tartışsaymış, anlasaymış; herkes okur ve farklı algılayabilir diye... Görseymiş aynı kelimenin benzemez yaşanmışlıklarda farklı etkiler doğurabileceğini... 

***

Hayatı okuyoruz hepimiz, dilimiz döndüğünce... Aklımız yattığınca... Hepimizin aynı hayatı aynı kelimelerle okumasına rağmen, farklı sonuçları doğuracak kararları alması bu yüzden belki de...

***

Kimine geçip gidiyor zaman, kimimizse zamanın tam içinde... 



Continue reading Okumak Düşünmek

Çarşamba, Ekim 10, 2012

,

Hak/sızlık


Telefonu kapatıyorum... Ne olup bittiğini meraklı gözleri ile dinlemeye hazır olan arkadaşıma durumu bir iki cümle ile özetliyorum, sesim daha çok yağmur yüklü bulutlar gibi gri çıkıyor... Şimşekler henüz çakmadı... Sakince susuyoruz. Birden ve ilk önce arkadaşım patlayıveriyor: haksızlık, bu çok büyük haksızlık...

Sesim çıkmıyor, yağmur yüklü bulutlarla kaplı gülen yüzümde güneşin bir pırıltısı dahi yok... Durdun, koyu, kopkoyu bir denizim... 

Düşünüyorum, olanı, biteni... İnsan kendi çakıl taşlarını kendisi koyuyor; sağa sola... Hayat o çakıl taşlarından yollar yapıp, gittiğini sandığın onca yolun başına geçmiş seni gülerek bekliyor. Gel diyor, yürü diyor... Ama sen bir denizsin, farkına bile varmıyor. 

Sahi, hayat kimin ardından gülüyor, kime gülüyor... Kafan karmakarışık oluyor. Yağsan, bari toprağa bir faydan olacak ama o da olmuyor... Kararıyorsun iyice, içine çekiliyor ne var ne yok... Mesela, o yüksek tonlu sesinden eser kalmıyor. Benzer bir durumda kalan arkadaşına, elin belinde ahkam keserken kullandığın kelimelerin var ya, hani ardı ardına sıraladığın onca kelime... işte o kelimeler gelip bir yerde takılıyor. Boğazımda dediğin her kelime, yüreğini tek tek düğümlüyor. Yüreğin düğüm düğüm kalakalıyorsun ortada. Olsun diyorsun, olsun... Ben iyi bir insanım... Kendine zararı olan çok iyi bir insan. 

Romantik bir dünyada, mesela yaşadığın ülkenin bütün şartlarına rağmen, hakkın ve adaletin, sağduyunun ve özenin, insanca yaşamanın ve yaşatmanın mümkün olabileceğine inanacak kadar romantik bir dünyada, ki bu senin düşlediğin dünya... var olabileceğini, nefes alabileceğini, aşık olup da kırılmayacağını, yıllar geçse de üzülmeyeceğini ve daha bir sürü aptal sanıyı; denizler kadar sonsuz, denizler kadar mavi, denizler kadar özgür olduğunu varsaydığın yüreğine bir türlü anlatmaktan vazgeçemediğin için... havaya bahane bulma... 

haksızlık havanın yağmasından değil, senin o havaya göre giyinmediğinden seni vurur, bunu unutma!





görsel / deviantart

Continue reading Hak/sızlık

Pazartesi, Ekim 01, 2012

Kendini Sevmek

"Kendini sevmiyorsun sen" diyor... bakıyor ve gülümsüyorum. "Kendini sevmiyorsun çünkü kendine vakit kalmıyor..." Gülümseme yüzüme yapışmış gibi, gitmiyor. "Bırak başkaları için yaşamayı" diyor,"bırak artık. Kendin için yaşa, yaşa ki, başkalarının da seninle ilgilenmek için şansı olsun, senin için bir şeyler yapmanın mutluluğunu yaşasınlar." Gülümsemeye devam ediyorum. Kendime yeni bir ders buldum: Kendimi sevmek.

Bir konuşma canlanıyor kulaklarımda:

Biliyor musun bugün güvenlikle sohbet ediyorduk, sen pek bi dikkatini çekmişsin... Dedi ki. bu Evren Hanım pek ilginç biri. Yüzlerce adam geçiyor şu kapıdan, hocası, öğrencisi, memuru... Bi Evren Hanım hal hatır sorar denk geldiğine... Mutlaka iyi günler diler, herkesin çoluğunu çocuğunu bilir... Kocasını, anasını, babasını... Hastalığını, derdini... İlginç kadın doğrusu. İyi bi yönetici mi bari...

Sen ne dedin?

İyidir dedim. Ne diyeceğim. 

Gülümsedim, bu konuşmayı hatırlayınca, tıpkı sabah ki gibi bi gülümseme, asılı kaldı yüzümde bir süre...

Sonra bir kahve yaptım kendime: sakızlı. Bi lokum koydum yanına fıstıklı... Uzaklara baktım... Gelip de görenlerin milyon dolarlık manzara dedikleri manzaraya... Düşündüm uzakları... Çok daha uzakları... 

O zaman fark ettim, uçan balonları...

Balonlar uçuyor içimde bir yerde; sonsuz çoklukta, sonsuz maviliklere... Denizin mavi her zamankinden parlak ve balıklar sayamayacağım kadar çokken, kendimi suya bırakıyorum. Suya karışan bir damla gibi, sayılamayacak kadar çok olmayı diliyorum. Sonsuzluk... Kendimi teslim ediyorum.

Bir arının kanat sesleri duyuluyor, bir martı gelip kapının önünde kediyi kovalıyor. Az önce seyrettiğimiz zeytin ağacı bir türkü mırıldanıyor... Yaşam akıyor. Yaşım da öyle...






Continue reading Kendini Sevmek