Çarşamba, Temmuz 18, 2012

Hayal Dünyasında Kısa Bir Mola



Bu hafta, avare günlerin keyfini çıkarıyorum. İş yerinde tatil yapmak gibi bir şey benimkisi... Yoğun geçen raporlama döneminin ardından böyle günlerim oluyor. Bir haftaya yakın ne telefonlar çalıyor ne de imza için peşimden koşturan oluyor. O nedenle keyfim daha da yerinde. Gazetelerimi uzun uzun okuyor, videoların keyfini çıkararak seyrediyor, fotoğraflarla yolculuklara çıkıyorum. Bir Eylül düşü kurup, Likya Yolunda yürüyorum; haritaları indiriyor, rotayı belirliyor, konaklanacak yerleri ve soluklanacak taşları seçiyorum. Keyfime diyecek yok. Böylesine bir hayal yolculukta bile susayıp bir ağaç altında saklanabiliyorum. Nasıl bir yürümekse benim ki soluk soluğayım, yakıcı güneşin altına buz gibi bir suya hasret yanıyorum... Sonradan anlıyorum, klima dinlensin diye kapatılmış. İçeriyi sıcak basmış; terler dışarı, çöl ortası vahası göz önüne... Oysa daha Gelidonya Feneri'ne gidecek ve denizcilere selam edecektim. Fenerin bekçisi Mustafa'yı bulup üç kuşaktır devam eden efsaneleri birinci ağızdan dinleyecektim. Kapı çalmasa bütün bunları yapacak vakti de bulacaktım.

- Öğlen yemeğe bekliyorum.
- Ben gelmesem, daha Suluada'ya gidecektim.
- Bekliyorummm...
- Tamam.

Hayat beni bölmese, ben kendi dünyamın uydusu, güneşi, rüzgarı, bulutu, yağmuru, çiçeği, ağacı olsam...

Akşam eve dönerken, kampüs çıkışı sola değil de sağa kırıversem direksiyonu, gitsem nefesimin yettiği yere kadar... Akşam hiç bilmediğim bir sahil kasabasında, kireçle boyanmış duvarların renginde, kaynamış bembeyaz çarşaflı bir köy evinde sabahlasam... Yıldızları saysam, cırcır böceklerini kovalasam... Hayallere dalsam, hiç çıkmasam...

Evin tüm gün kapalı olan salonundaki sıcak yüzüme çarpıyor... Gerçeğe dön der gibi... Kendimi duşun soğuğuna bırakıyorum, olacak iş değil ama gözlerimi kapar kapamaz, kendimi babamın köyünün yaylasında buluyorum. Çık babam çık, o yokuşu usul usul, soluk soluk çıkıyorum. Nasıl bir serinlik. Çam ağacının altındaki çeşmeden içtiğim suya doyamıyorum. Birden boğazımı yakan tatla kendime geliyorum; şehir şebekesinden gelen klor bu... Gülümsüyorum. Kendi kendine konuşmalarıma hayaller eklenince "dünya"m dönüyor ben mutlu oluyorum.

İnsan diyorum, bakmasını bilirse, gördüğü ile mutlu olur. Yatağıma uzanırken, bu hayalleri kurmama sebep adama sarılıyorum. Onun da dediği gibi, hayaller bir gün gerçek olur biliyorum. Gamzesinde uykuya dalmak bana huzur veriyor, iyi ki diyorum. Yüreğimdeki gülümsemeyi sabah ilk o görsün diye saklı tutuyorum. 



Continue reading Hayal Dünyasında Kısa Bir Mola

Cuma, Temmuz 13, 2012

Dağına Göre Yağmayan Kar





Gecenin bir yarısı çalan telefona uyandım. Uyuduğum da söylenemezdi ya.. Her neyse işte, yattığım yerden isteksizce kalkıp telefonun bulunduğu odaya doğru süründüm. Sürünmek bile bir hareket gerektiriyor, ben hareketsizdim. Oda, koridor, kapı bana doğru geliyordu. Ben duruyordum. Hiç durmadığım kadar uzun bir saniye durdum. Yıl gibi, birini bir kaç yıldır aynı köşe başında, ya da aynı sinemanın kapısında, mahallenin akmayan çeşme başında, oyun parkının oradaki salıncaklarda, rüzgarsız bir havada... bekliyormuş gibi, durdum. 

Temmuz hiç olmadığı kadar sıcaktı ve ben nemli havalar yerine günahlarımın ateşinde kuru kuru yanmayı seçecek kadar mutsuzdum. Dokunduğunda dalları küsen, içine kapanan ve on  dakika kadar kendine gelemeyen o çiçek gibi, gözlerimi düşürdüm. On dakika kadar telefonun yanıp sönmekte ısrar eden ışığına baktım. Ters giden bir şey vardı, çok ters giden bir şey. 

Telefon sustu, bir ceviz büyüklüğünde buzlanmış kiraz aklıma düştü. Buzluğun kapısını araladım. Buzlanmış kiraza dilimin yapışacağından duyduğum korkuya rağmen, elimi uzatıp kirazı aldım ve ağzıma attım. Dilim sustu. Buz kadar ince, buz kadar keskin, buz gibi soğuk bir susuş. Telefonun sessizce çalışını isyankar bir ışıkla dile getiren ekrana bir yumruk attım. Konuşmak acımaktı, acıtmak ve acısını çıkartmak. Ters giden bir şey vardı, çok ters giden bir şey.

Saat ikiye geliyordu. Telefon çalıyordu. Sonra bir mesaj... keskin bir düşüş sesi. Kutuya düştü. Yüksek bir binadan atlayan bir insanın görüntüsü belirdi ekranda. Mesajı açtım. Okudum. Bir daha okudum. Bir daha ve bir kez daha ve sonra sayısızca kere okudum. Ters giden bir şey vardı, çok ters giden bir şey. 

Saat üç gibi neredeyse bir saattir çalmayan telefonu elime alıp numarayı çevirdim. ters giden ne dedim, çok ters giden şey ne... Dokunduğunda dalları küsen, içine kapanan ve on  dakika kadar kendine gelemeyen o çiçek gibi, sesini düşürdü. "Temmuz hiç olmadığı kadar sıcak ve ben nemli havalar yerine günahlarımın ateşinde kuru kuru yanmayı seçecek kadar mutsuzum" dedi. Yıl gibi, birini bir kaç yıldır aynı köşe başında, ya da aynı sinemanın kapısında, mahallenin akmayan çeşme başında, oyun parkının oradaki salıncaklarda, rüzgarsız bir havada... bekliyormuş gibi, sustum. Ağlamasını dinledim, hiç bitmeyecekmiş gibi ağlıyordu, oluk oluk akan bir çeşme gibi, taşan bir nehir gibi ağlıyordu. Gürleyen bir gök gibi haykırıyor sonrasında bir çocuk gibi alt dudağını titrete titrete küsüyordu. Ters giden bir şey vardı, çok ters giden bir şey.

Sabah gün ışırken anlattıklarından hayrete düşen kendimi yüzüme soğuk bir avuç suyu çarparak kurtardım. Dolaba koşup bir kiraz daha attım ağzıma. Dilim sussun istedim. Bildiğim bütün küfürleri içime atıp sustum. Kulağımda kalan bir yankı koridor boyunca peşimden gelip, yatak odasındaki balkonun hemen önünde kıstırdı beni. Temmuz hiç olmadığı kadar sıcaktı ve ben nemli havalar yerine günahlarımın ateşinde kuru kuru yanmayı seçecek kadar mutsuzdum. Benden daha mutsuz birinin bu dünya üzerinde olamayacağını düşünürken çalan telefon; var dedi. Senden daha mutsuz biriler var. Çünkü Allah bazen, sen bir ova olmak istesen de, bir deniz kıyısı olmayı istesen de, sen hatta bir mağara olup, bir dağın içine saklanmak istesen de... kar yağdırır üzerine. Çünkü sen, yukarıdan nasıl göründüğünü bilemezsin... Yukarıdan ve tam karşıdan bir bak kendine, dağına göre yağamayan kara değil, o karı yağdırana değil, bir dağ olduğunu fark etmeyen kendine kız. Kendine söylen.

Ben de öyle yaptım, kendi kendimi, bir dağ olduğuma, başımın bulutlara değdiğine, yaban bir hayatın damarlarımda sürüp gittiğine, en nadide dağ kedisi ile kartalının benim kafamda yaşam savaşı verdiğine kendimi inandırmak için kendi kendime kendimin bir belgeselini çekmeye karar verdim. Ben nasıl bir evrendim... içimin trenleri nereye gidiyordu.



Continue reading Dağına Göre Yağmayan Kar

Çarşamba, Temmuz 11, 2012

Atatürk Kent Ormanından Anılar



Nilüfer Belediyesi'nin Bursa'ya kazandırdığı en güzel alanlardan biridir Atatürk Kent Ormanı... Yukarıdaki fotoğrafı belediyenin tanıtım sayfasından aldım. Kendi çektiklerim henüz derlenip toplanamadı. Havaların sıcak gitmesi, nemin her geçen gün artarak insana nefes aldırmayacak kıvama gelmesi ve işlerin yoğunluğu nedeniyle bunalan bünyelere ilaçtır doğa, bence tabi... 

Çocukluğumdan beri her fırsatta doğa ile iç içe olmayı seven, su gördüğünde en azından ayakkabısının tabanını ıslatan biri olarak; ağaçlarla konuşmayı, kuşların ve cırcır böceklerinin birbirlerine seslenmelerini dinlemeyi, akan suyun sesinde kaybolmayı hep çok sevdim. O nedenle Atatürk Kent Ormanı eve 10 dakika mesafe uzaklıktaki kaçış mekanım oluverdi. 

Akşam üzeri iş çıkışı, çıkına atılan iki parça kokusu üzerinde domates, bir - iki yeşil mi yeşil biber, bir topan patlıcan, bir kırmızı yağ biberi ile salata yapma hayali, adam başı -mangalda ateşi görecek olan- iki adet köfte ya da sucuk ile, kol altına sıkıştırılan karpuzu da alarak "deymeyin keyfimize anları" için yola koyulmuşluğumuz çoktur. 

Hiç mi üşenmezsin diyenlere tavsiye olunur; çam ormanında kekiklerin kokusunu çeke çeke yapılacak bir yürüyüş, karpuz kesmecesine oynanacak bir tavla ve güneşi batırırken çitletilecek çekirdek günün kafa dağıtma ve dertlerden kurtulma uğraşları olarak çıkının içinde mutlaka yer almalıdır. Bol oksijeni çeken ciğer, akşamına alınacak soğuk-ılık bir duş ile tatlı düşlere dalmayı garantiler...

Eee, boşuna tavsiye olunur demedik değil mi?





Continue reading Atatürk Kent Ormanından Anılar

Cuma, Temmuz 06, 2012

Ben Senden Razıyım




Sabahın bir körü, aklımda abime uğrayıp iki lafın belini kırmak ve kahvelerimizi yudumlarken olup bitene gülmek var... Sabahın telaşında hazırlanıyorum. Yüzüme yansıyan huzur, sabah tembelliğinin kahvaltı keyfi ile katmerlenince daha da bi ışıldıyor. Hayat bugünlerde güzel. Şükürler olsun... 

Abime, bir kaç gün öncesinin o karalar bağlayan gözlerinin nerelere dalıp da çıkamadığının hesabını soracağım. Cümlemi kurar kurmaz, üstelik  üzerine kızgınlığımı dile getirememişken,  çalan telefon bir ziyaretçiyi haber ediyor. Keyifle buyur ediyoruz, böbrek yetmezliği nedeniyle ölümle kavgasından galip çıkan bay E. biraz kilolu biraz yaş almış bedenini koltuğun kenarına iliştiriyor, sanki az önce önemli bir konuyu böldüğünün farkında gibi biraz mahcup söze başlıyor. Olanı biteni anlatıp, "Allah razı olsun" diyor. "Ben senden razıyım, Allah da razı olsun inşallah" diyor.  Bursa'ya kadar gelmişken ödenmek istenen vefa borcu o koltuğun ucundan kalkıp gözlerimize oturuyor. Ağır geliyor. Bir damla yaşla akıp gidiyor, yapılan iyilikler gibi o damla da denize karışıyor. 

Abim duyarlı adam, az önceki ziyaretin yarattığı havayı, dağınık masasını toplayarak dağıtmaya çalışıyor. Her hareketi bana komik geliyor. Büyümek, farkında olmak, seçmek üzerine yaptığımız sohbetin temel kaygısı; hayatımızda olan insanlar ve onlara verdiğimiz değer ile davranışlarımız ve karşımızdakinin algısının örtüşüp örtüşmediği... 

İnsanın yaşadıklarının, seçimlerinin sonuçları olduğu gerçeğini -daha bir kaç gün önceki deneyimime dayanarak- bir anekdotla aktarmaya çalışıyorum. Bana hak verdiğini sessiz kalışından anlıyorum. Esneyen bir dal olmanın direnen bir yanı olduğunu, rüzgarların asla bu esnekliğe zarar vermediğini, bir zaman önce bir dostun da dediği gibi, belki de mutluluğun ve huzrun bir bukalemun gibi, bulunduğun ortama ayak uydurmakla mümkün olabileceğini kısa kısa konuşuyoruz. Neredeyse her kelime arasına girmeye başlayan telefon konuşmaları dur durak vermeyince, söylenecekler söylenip, çıkarılacak dersler iğne ile kazındığından gelen son konuğa "ben de tam kalkmak üzereydim" deyip, gülümsüyorum.

Hayatın denkliğine, sunduğu güzelliklere, en çok da baktığımda gördüğüm huzura ne kadar razı geldiğimi fark ediyorum. Resmi binanın çoklu merdivenlerinden aşağıya inerken, hayatıma; "ben senden razıyım" diyorum. Hayatımın benden ne kadar razı olduğunu bilemeden bu evrene, bedene veda etmek istemiyorum. Bir yolunu bulma umudumu koruyarak kontağı çeviriyorum. 


görsel / deviantart
Continue reading Ben Senden Razıyım