FOTOĞRAFIN TADI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FOTOĞRAFIN TADI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ocak 2026

Fotoğraflar Dile Gelirse: "İkiydik, bir olduk, aynı kökte hayat bulduk"





Üç yıl kadar önce;

çalıştığım üniversitede basın bürosuna gelen genç fotoğrafçının siyah beyaz fotoğraflarına bakarken bunlardan bir ya da ikisini istiyorum dedim. Fotoğraf sohbetlerine, mekanlar, geziler ve tabi ki maviş konu oluyor, o bizim gezilere ben onun fotoğraflara hayran kala kala cümlelerin sonunu zor getiriyorduk. Gidip gelip yenileri eklenen seçkisinde ben her seferinde dağda ve karda çekilmiş ağaç fotoğraflarında takılı kalıyordum. Biraz yalnızlık gibiydiler, biraz ıssızlık. Adını koyamadığım bir şey. Beni çeken neydi bilmiyorum ama her gördüğümde resmen büyüleniyordum. 


İki yıl kadar önce;

yanına gidip, "emekli olacağım ve göçeceğiz buralardan, sözün söz mü, bir duvarımda siyah beyaz ağaçlardan olsun istiyorum" dedim, "Hediyem olsun abla, seç hangilerini istiyorsan" dedi. Bir ödeme yapmamam konusunda altını çize çize cümleler kurdu. Sağ olsun. Araya epeyce bir zaman girdi, aylar ayları kovaladı ve emeklilik tarihim kesinleşti, Orhanlı'daki ev de epeyce belirgin hale geldi. Dikildim başına açtık klasörü dört fotoğraf seçtim. "Sana bunları hediye ediyorum ama baskıları senden" dedi. Baskının çerçevesiz kanvas ve siyah beyaz olmasını da kendisi önerdi. Beni bir fotoğraf stüdyosuna yönlendirdi. Oradaki üstat ile formatları belirledik, taşınmadan bir hafta önce baskıları aldım ama fotoğrafların baskılı hallerini asıl sahibine gösteremedim. Baskıları alınca fark ettim ki seçtiğim üçlünün bir de cümlesi var, dilimin ucuna öylece geldiler, zahmetsizce yani.


"İkiydik, bir olduk, aynı kökte hayat bulduk. "


Dökülüyordu kelimeler avucuma. O fotoğrafları neden bu kadar sevdiğimi ilk kez o gün anladım. O yüzden gönlüm ikisini kare birini de dikey istemişti. Bizdik bu fotoğraflar, iki farklı kişiydik, evlenince, bir süre, birbirimizin gölgesi olduk, bazen o ben, bazen ben o. Oysa gün geçtikçe, kök salıyorduk, harman oluyorduk. İkimizin de farklı zevkleri, dostlukları, lezzetlerle kurduğu bağ, yaşamaktan öğrendiklerimiz, geleneklerimiz, inançlarımız, travmalarımız, yaralarımız ve yaraları iyileştirme biçimlerimiz vardı ve benzersizdi. Neyse ki, tecrübeli birer yolcuyduk, zamana güvendik, birbirimize ve benzeşen tek yönümüze,  yaşama arzumuza, sıkıca tutunduk. Yanılmadık, yollarda birbirimizi tanıdık, kök saldık, saldıkça yeşerdik;


Üçüncü yıl notuna şöyle bir cümle düştüm; "sen benim en güzel aynam oldun, içimdeki "iyinin" yeşermesine, gelişmesine ve ehlileşmesine hep ışık tuttun"


Dördüncü yıl notuna ise, "ışıl ışıl bitti 4 yıl" cümlesi ile başlamışım. 

Sonraki yıllarda düştüğüm notlardan bazılarında ise şu cümlelere yer vermişim. 

"ben seninle geriye dönüp bakmayı değil de bugünü yaşamayı sevdim... ben seninle yaşı kaç olursa olsun, çocuk heyecanıyla yeni şeyler denemek konusunda cesaretli olmayı öğrendim. ben seninle en çok yolda iki yolcu olmayı sevdim. "


Sonra "covid" geldi, evlere kapandık; o dönemin notlarında ise şu cümlelere yer vermişim.


"yollarda olmak kadar evde oturmak da maceralıydı, peş peşe covid olduk, böylece hastalıkta sağlıkta varlıkta yoklukta birbirimize yoldaş olduk."


"bu yıl da çoğaldık üstelik sadeleştik, yine yeniden yollarda olalım."


"Bir film repliğinden* bir hayat öğretisi çıkartmak, bir yolculuktan bazı dersleri tekrar etmek gerektiğini anlamak... Yedi de bitti, nicelerine... Derin, içten, samimi ve sarmalayan ve kucaklayan sevgimizle"

Galiba başarabildiğimiz şeylerden biri de "öğrenmek" oldu, saygı duyarak, alan açarak, destekleyerek, anlamaya çalışarak ve dinleyerek. Kök dediğin beslenmekti, biz farklılıklarımızdan beslenmeyi öğrendik, o farklılıklar bizi geliştirdi, doğanın döngüsü gibiydi hayat. Topraktan göğe, buluttan toprağa. Her biri biricik ve benzersiz kar taneleri, parmak izleri ya da örümcek ağları gibiydi yaşamlarımız; yollarımız, bizi biz yapanlar, yaralarımız, sevilme biçimimiz, sevdiğimiz yemekten aldığımız hazzın farkı, kırılganlıklarımız, inatlarımız, kararlılığımız, hayallerimiz, gülümsememiz, kahkahamız, kavgamız ve sarılışımız... Farklıydı! 

Yolda iki yolcu olma halimiz güçlendikçe; güzel geçiyordu yıllar, notlara bakıyorum da, yüzümde hep gülümseme... Şans kapıyı çalınca kıymeti de bilmek gerek. Sanki yıllar sonrasını görmüş gibi bir not düşmüşüm;


"ne güzel koyuyoruz her bir tuğlayı, taşı toprağı, suyu, güneşi, kumu, çakılı üst üste. İnşası zor bir kuleyi, bir de yetmiyor işliyoruz ince ince, hayaller kuruyoruz, masalları yeniden yazıyoruz, şiirler adıyoruz anlara, şarkıları besteliyoruz sil baştan."


On bir yılı geride bıraktık, biz ayrı dallar olmayı başardık, yolda iki yolcu olmayı sevdik, her ne olursa olsun yola, yüreğimize ve güzel günlere inanmaktan hiç vazgeçmedik. Yorulduğumuz da oldu, pes edip durup beklediğimiz de, bakıştık öyle şaşkın bir süre, gülüştük sonra, hadi dedik, hadi kalkalım bir kez daha, yarınlar daha güzel olacak biliyorduk, hem hayat dediğin nedir ki, inişi ve çıkışı olmayınca.


"senle ben aile olduk, birbirimize yuva olduk, dost olduk, sırdaş olduk"

"ilk görüşte aşk değildi hikayemiz, senle ben yol aldıkça, çok ve derin bir sevgi ile bağlandık."

İkimizin de kendimiz olabilmeyi başardığımız bu yolculukta öyle güçlü ve yaygın bir kök saldık ki, yönlerimiz farklı olsa da, aynı gövdede can bulduk, yolda olmayı da yolcu olmayı da çok sevdik.

Bir gün baş ucumda uzunca bir notla uyandım; içinden bir cümleyi alıp, yüreğimde sakladım; 

"En büyük mutluluk sevdiğini mutlu edebilmektir. Mutluluk, hayalini kurduğun yuvayı, sil baştan inşaa etmektir."

O fotoğrafların uzun hikayesi de bu anlattıklarım işte...

Bir cümle ile özetlemek de ne lütuf ama... 


"İkiydik, bir olduk, aynı kökte hayat bulduk."


Fotoğraflar elimde epeyce bir dolandım evde, en doğru yeri bulmalıydım. Evin girişinde düşündüm önce ama oranın tonları ile uyuşmadı. Yatak odasında hayalini kurduğum bir köşe vardı: kitap okuma köşesi. Sabah gün ağarırken, üzerimde yumuşak dokulu bir diz battaniyesi, abimden aldığım sallanan koltuktayım. Bu tablolar o duvara çok yakışacaklardı. Hissediyordum. Koşarak gittim ama çıplacık kaldılar duvarda. Asamadım. Durdular pofuduk plastikler içinde dolaplar üzerinde. Eve taşınmamızdan nice zaman sonra o köşe tamamlandı. Fotoğraflarını çektim. Tuhaftır ki, gene bir boşluk vardı, bir türlü içime sinmeyen bir şey. Kapı çaldı, komşum elinde büyücek bir saksı ile kapıda belirdi. Oydu, içim kıpır kıpırdı, saksısını bakır bir kazana koydum. İşte şimdi tamamlanmıştı. Aslında bir eksik daha vardı, o cümle de duvarda yerini almalıydı ama nasıl? O da zamanını bekleyecekti. Biliyordum. Gülümsedim.

2025 yılı Aralık ayında, 

İnstagram için bir reels videosu hazırladım. İlk defa bir videoyu seslendirdim, yayınladım ve fotoğrafların sahibi olan Hakan Aydın'a da haber verdim. Bir mesaj atıp teşekkür etmeyi de unutmadım. "BA-YIL-DIM" diye bir mesaj geldi. "Abla ne kadar güzel olmuşlar" 

Cümleyi ona da söyledim.


"İkiydik, bir olduk, aynı kökte hayat bulduk. "






"Birlikteliğin evreleri gibi geldi bana, iki insan karşılaşır, ayrı köklerden gelirler elbet ama zamanla biri yek diğerinin gölgesi olur, ışık gitti mi, asıl olan ayakta kalır, suret olan silinir gider, oysa kıymetli olan birlikte yeniden kök salıp kendi yönünü bulmaktır. "

"Bu üç fotoğraf gören gözden hisseden gönüle bir yolculuk yaptılar, bir hayalin parçasıydılar bir gerçeğin ta kendisi oldular. "

-----


Evimizin ana kapısından girince görünecek şekilde, duvarda şöyle yazıyor; 

bu biziz, bizim hayatımız, bizim hikayemiz, bizim evimiz. 


"bin şükür"


-----

* Kamera geniş açı mutfağı görür, kavga eden bir çift vardır; adam kadına döner,
 "hangimizin haklı olduğu önemli değil, bu kavgadan ne öğrenerek çıkacağız, asıl önemli olan bu"


-----




19 Şubat 2014

Fotoğrafın Fısıltısı / Tutsak



ben bir tutsağım bugün... 
                                                  özgür kuşlara özenen. 
ne düşünür bi kuş... beyniyle.
                   ve söylesene ey kumru, 
gördüğüm nedir seyreyleyen gözümden 
       çaresizliğim mi seni hüzünlendiren





05 Eylül 2013

Tarla


“Derme çatma” diyorum.
“Ne o derme çatma olan… Şu karşı tepede gördüğümüz ev mi?” 
“Ev mi var… Ben hayattan bahsetmiştim.” 

Onun gösterdiği karşı tepede asılı kalıyor bir süre gözlerim. Ne zaman asılı kalsa gözlerim, bir öykü anlatır içim:

Bir ev; yığma taş. 
Bir adam, yaşlı. 
Bir köpek, sadık. 
Bir ağaç, ulu. 
Bir su, başıboş akıp duruyor. 

“Ahlat mı ki…” 
Sesli düşünmüşüm. “Meşe” diyor. O kadar emin.

Omzumun ucundan bakıyorum ellerine. Parmak uçlarıma neredeyse değmek üzere. Nedense titriyorum. O ağacın altına kadar yürüsek, belki geçer. Duymuş gibi. “Ne dersin, yürüyelim mi o eve kadar?”

Beraber… O eve kadar… Yürüyoruz. Kaç göz odası vardır ki… Sığar mı boşluğumuz o eve... Duymuş gibi. “Hadi tahmin et, nasıl bir ev, kimler yaşıyor. Sen kurgula, sonra ben. Kiminki gerçeğe yakınsa diğeri ona bu gece sahilde balık rakı ısmarlar, mezeler de çabası” Kahkahası değiyor “meşe”nin dallarına. Koca meşe köküne kadar sarsılıyor. Toprağın kaymasından anlıyorum. 

Sahilde… Bu gece… Balık rakı… Eskisi gibi… Hiçbir şey olmamış gibi. Üşüyorum. Derme çatma bir yatağın üzerinde, yarı çıplak bedenimle, kendimi ona sunmaya hazırım. Gözlerimde umarsız bir bulut, geçip gidiyor. Ardından kuşlar ve sonra garip ama balıklar. Denizin dibiyle gökyüzünün sonsuzluğunda bir yerde teslimiyete hazır bir yürek, sahipsiz. Düşündükçe yavaşlıyor adımlarım. Gerisinde kalıyorum koca gövdesinin. Gerisinde kalıyorum o evin ve hikayenin. İşim yok bu hikayede. Biliyorum.

Arkamı dönüp koşmaya başlıyorum birden bire. “Ahlat o” diyorum, “ahlat! anladın mı?" Bu hikayeden çıkmak istiyorum. Sona yaklaştıkça acıtan bütün hikayelerden kaçmak istiyorum, aşk bir boyunduruk altına girmek gibidir, derdi, aşkla işim olmaz.  Ben koşarak geldiğim gibi, koşarak gidiyorum bu hikayeden de, anlıyorum.

Çeşmenin başına varınca durup, soluklanıyorum. Onlarca zaman söyleyemediğim kelimeleri bir çırpıda söylemiş gibi rahatlıyorum. İçimdeki ses hala... “ahlat o” diyor. Arkamdan koşup yetişiyor. “Neyin var” 

Bir bulut geçiyor önce, sonra kuşlar ve sonra boyunduruk bağlanmış öküzler. Bir adam beliriyor. Yaşlıca bakışlı, saçları ağırmış. Elleri nasırlı. Karşı tepedeki yaşlı adam olmalı. Yaşlı adama gülümsüyorum. Bir şeyleri anlatmak istercesine kalkıyor sol eli havaya. Uzaklaşıyor bu hikayeden. Sonu gelen bütün hikayelerden kaybolur ya karakterler birer birer, o da kayboluyor bu hikayeden, o ev, o ağaç, o köpek ve o su, o öküzler, o tarla, o gökyüzü… sis olup dağılıveriyor gözlerimden.  

“Tarlayı sürmek için ne gerek biliyor musun” diyorum, “Aşk” diye bağırıyorum. “Yürek olacak adamda önce” diyorum, “yürek övendire olacak çift sürerken. Bir de ne olacak biliyor musun? Sadakat! Olacak ki tıpkı bir pulluk gibi toprağı güvenle işleyebilesin. Sonrasında ekilecek tarla. Sonrasında büyüyecek filizlenecek hayat, belki derme çatma olacak, belki kuruyacak, belki öyle bir hasat olacak ki… Şaşıracaksın. Ama en azından denemiş olacaksın hayatta sana sunulan ne varsa. Hakkını vererek yani, sonra payına düşeni alacaksın hayattan, nerede yanlış yaptığını hiç bilemeden. Sonrası bir sis bulutu, sonrası siyah beyaz bir fotoğraf geçmişten gelen. 

 
*** * *** * *** * *** * *** 
Teşekkürler...
fotoğraf / İsmail Ertin
motivasyon / Vladimir

28 Kasım 2012

Öykü Anlatıcısının Kamera Savaşları - Volume:2

Durum vahim, durum hakikaten çok vahim.

5 duyusu da harekete geçiyor insanın. Demedi demeyin. Hatta ve belki de en önemlisi de 6. duyu.

Benim hallerimde olanlara önce bol bol okumalarını tavsiye ediyorum.

Adam üşenmemiş yazmış, sen de bi zahmet okuyuver okur...

İlk kez DSLR makina alacak olanlar, dikkat!


Bak bi de bu var:









Çok okudun mu, sürmenaj olmaya ramak kala mesela, kalk o bilgisayarın başından. Çık bi temiz hava al, telezoom gibi oldu gözlerin farkında bile değilsin. Hem sen kardiyo falan çalıştın mı son günlerde... Bence çalış. Bak demedi deme kesin faydasını göreceksin. Ayrıca, market benim, tekno senin dolaşacaksın ya, dikkat et kafan daha da çok karışacak çünkü. Bence sen ne istediğini bilerek git. Bak ben gittim. 5 seçeneğim vardı hatırlarsan... Pıtır pıtır eleyiverdi beş dakka da satış sorumlusu çocuk hiç acımadan. Hayır dalacaktım kafa göz, ulen ben kaç haftamı verdim de sen utanmıyor musun 3 soru sorup 5 kameramı da saf dışı etmeye diyecektim de demedim hanımefendi bir yaşlı kadın olaraktan, peki çocum dedim, sen ne önerirsin diye sordum ve bana yakıştığı gibi dinledim sükunet içinde. Aldı eline bir nikon, sensör anlatıp duruyor bana. Sen sor anlıyorum ben, sordukça soruyorum. Baktım çocuk bayılacak kıvama geliyor, susup yeniden onu dinliyorum. Anonsu duymasam biz sabahı bulurduk bence o kamera cennetinin içinde. Allahım ne çok model, ne çok özellik, ne çok işlev... (Gülme okuyucu durup durup, bak fena oluyorum)

6 duyu diye boşuna demedim, 

Görmek gerek... ne alacağını... O yüzden gidip görün efendim.  Sonra bir elinize alın bakalım yakışacak mı elinize... Dokunun sağına soluna, lenslerine dokunun uzun uzun. (Gülme rezil okuyucu bilimsel bir yazı yazıyorum şunun şurasında) Sonra bir kaç kare fotoğraf çekin... Kulaklarınız duysun o deklanşörün sesini. Bir işitin bakalım hoşunuza gidecek mi o ses? Bence koklayın malzemeyi... Valla çekinmeyin, benim gibi alerjik biriyseniz yapabilecek misiniz bir arada bir anlayın önce... 6. Hissinizin devreye girmesi için bir mola verin. Bir kahve için mesela... tadına vara vara... Gördüğünüz gibi bütün hisler devrede artık. Geriye kalan elinize aldığınız hangi kamerada içiniz titredi onu bulmak. 

Aslında bu kısmı tıpkı gelinlik seçmek gibi... Erkekler içinse arabadadır herhalde muadili... Gözünüzün ışıltısını ortaya çıkaran bir tane mutlaka çıkar... Ne parasına ne puluna, ne süsüne ne kuyruğuna... BU İŞTE diye bağırırsınız... Ve sizin olur... Olsun efendim... İstediğiniz sizin olsun, gönlünüzden geçtiği gibi, gönlünüzce olsun. 






27 Kasım 2012

Öykü Anlatıcısının Kamera Savaşları - Volume:1




Oldum olası öyküler karalamayı severim, bazısı bir yere çıkar bazısı çıkmaz sokakta alır soluğu... Ama vazgeçmem, kalem kağıtla buluşunca kelimelerim de birbiri ile buluşur. Severim böyle zamanlarımı, bir aşk gelir oturur yüreğimin orta yerine. Kelebekler mideme iner ivedilikle. Kanat çırpınışları arka fonda bir müzik olur, manzaramsa sahil kasabasında bir bank, güneş nedense sağımdan batmaktadır usul usul...  

***

Gittiğim yerlerde çevreme bakınırım, insanların sohbetlerine biraz kulak kabartır, duyduğum üç beş kelime ile öyküler yazarım üzerlerine... Severim yaşamın içinde olmayı. Dışına çıktım mı bir huzursuzluk kaplar bedenimi. Elimde fotoğraf makinesi varsa, gözüm hep vizörden bakar... 

***

Günlerdir girdim bir dehlize, battıkça batıyorum... Onlarca terim, kısaltma, teknik bilgi içinde boğuluyorum. Oysa her şey kalem ve kağıt gibi olsun istiyorum. Basit bir düzeneğe ihtiyacım var: Kamera... Teknoloji hızla ilerliyor, ihtiyaçlar da öyle... Durum bu olunca da üreticiler her geçen gün daha canlı renklerle, daha uzağı çekeni, daha gürültüsüz görüntü yakalayanı ve onlarca madde ile uzayabilecek listedeki değişimi piyasaya sürüp duruyorlar. Bir de az bilgi ve deneyimle ile denizin ortasındaki adaya kulaç atmaya kalkınca, benim durumuma düşüyorsun. İyi de nereden başlamalı...

Sorular basit:


İhtiyaç Nedir?
Yenisi Niçin / Neden gereklidir?
Yenisini alınca Nereye ulaşılmak isteniyor, hedef ne?
Yenisi Ne Zaman alınmalıdır?
Yenisi  Nasıl bir kamera olmalıdır?


İhtiyaç:
Seyyah bünyemin gördüklerini fotoğrafla da anlatabilmek... Öyle kurayım, bekleyeyim, bir program aracılığı ile sağını solunu temizleyeyim, olmayanı olmuş gibi göstereyim telaşlarında değilim. Olan biten neyse o, gözün gördüğü yani... 

Ne için:
Dedim ya gezerken gördüklerimi çekmek için; bir bina da olur bu, bir insan da, bir obje de... Kendim için çekeyim, çektiklerimi beğenirsem üzerlerine öyküler yazabileyim isterim.

Nereye ulaşacağım:
Öyle fotoğraf forumlarına, kritik meselelerine girmek niyetinde değilim. Yarışma yok, sergi yok, kısaca "fotoğrafçı" olmak gibi bir hedef koymuyorum kendime. Amatör dertleri olan bir anlatıcı olsam kafi gelecek bana. 

Ne zaman:
İşte bu kısmı çok mühim. Mümkünse bugün. Yok yok valla şaka, ille bir zamanı yok. Ama bu yıl başı hediyesi olsa güzel olur. Ayrıca her zaman çekim yapabilmeliyim. Gündüz de olur gece de, çamurun içinde de olur, denizin kıyısında da, karlı bir ormanın ortasında da. Uzantım gibi olmalı kameram, hep yanımda.

Nasıl:
Çok büyük olmasın, ağır olmasın, fonksiyonları karışık da olmasın. Hem yakınları hem uzakları çekebilsin. Derdimi anlatacak kadar canlı, derinlikli fotoğraflar çekebileyim yeter.


Aklımda bir kaç kamera şekillense de, geçici bir hevese onlarca parayı yatırıp, kenarda köşede bekleyen bir hobi kurbanı olsun istemiyorum aldığım kamera. Bir kaç gündür devam eden yoğun araştırmalarım sonucunda, daha kompakt bir kameranın benim ihtiyaçlarıma cevap vereceğini düşünsem de, birinin parası diğerinin özellikleri tam istediğim gibi olduğundan Canon EOS 600D ve Nikon D3200 arasında gidip geliyorum. Aslında bir de giriş -orta seviye denilebilecek Nikon D5100 var. Gördüğünüz gibi gidip geliyorum... Gidip geldikçe de, lenslerin önemini, değerini daha bi farkediyorum. Yani sadece bir kameraya sahip olmak değil mesele... O kameraya uygun lensleri ve diğer donanımları da bilmek, öğrenmek ve sahip olmak gerekecek. Çıplak bir kameranın ağırlığı yarım kiloyu buluyor. Bir de lens ki en az iki tane şart gibi... Asıl sorunsalım; diğer ekipmanlarla birlikte neredeyse kilolarla  ifade edilecek bir uzantıyı sürekli yanımda taşımak isteyecek miyim? Kendimi azıcık tanıyorsam, cevabım net ve yüksek sesle hayırdır. 

Dönüp dolaşıp aynı yere geliyorum, daha küçük, daha fonksiyonel... Elimde iki seçenek beliriyor bu sefer de: Canon EOS M ve Samsung NX1000... Bu sefer de fiyatlar alıp gidiyor başını. O fiyata bunu alacağına şunu al diyenlerin hepsi gene dönüp dolaşıp digital slr kameralara yönlendiriyor beni. Kafam iyiden iyiye karışıyor hal böyle olunca. Dönüp dönüp okumaya başlıyorum ne varsa, ürünleri karşılaştırıyor, elemelere tabi tutuyorum. Bildiğiniz çok ama çok kafam karışık. 


Tablo aşağıdaki gibi bir hal aldı sonunda, sanırım zamanıdır ekran karşısından kalkıp pazara çıkmanın... Elbet elime yakışan bir tane bulurum içlerinden. Elime ve gönlüme...







18 Mayıs 2012

Fotoğrafın Fısıltısı / Güzel Bi'şey




karardığında gökyüzü
sen kapının çalmasını bekle
güzel bi'şey hazırlar her zaman hayat
şükretmesini bilene




17 Mayıs 2012

Fotoğrafın Fısıltısı / Merak





hayatın büyük gizemini
küçük detaylarda yakalayanların 
ödülüdür
gülümseyerek yaşamak


12 Eylül 2010

Fotoğrafın Fısıltısı / Tütmek





gecenin koyu mavisinde
sabahını bekleyen 
 hüzün kanatlı albatros
bir rüzgara kaptırmış yüreğini
uçuyor da uçuyor

ah!
kanat çırpan
çırpınan
rüzgarını buldu mu süzülen
yere göğe sığdıramadığım
aşk!

gece gece
aklıma düştün
yüreğime gerçek














13 Temmuz 2010

Fotoğrafın Fısıltısı / Yorgun




Bir gündoğumuna bıraktım yarınlarımı bu sabah
Çocukların şen sesleri, ve o bahçe, ve deniz artık bana çok uzak
Akşamüstülerin günbatımlarında buluyorum dünlerimi
Bir içki masasına katık edilen kahkahalar, ve o yağmur ve o çamlık artık bana çok uzak
Geceleri yıldızlara emanet ettim umudumu, kayıp gittiler bilinmeze bir gözyaşı vakti
Beklemeler artık bana çok uzak,
yorgunum anla
çok yorgunum hayat





12 Temmuz 2010

Fotoğrafın Fısıltısı / Zaman



şimdinin tiktaklarına gizledim yürek atışımı
unut artık diyen gongları çalmasa akıl saatimin
zamana göz kulak olacaktım
oysa şimdi, sadece seyircisiyim akıp giden kırık anların



14 Haziran 2010

Pencere ve Kapıların Gizemi



Çektiğimiz fotoğraflar, bilinç altımızdakilerin bir yansıması ise
Beni pencere ve kapılara çeken ne olabilir ki...



11 Haziran 2010

Fotoğrafın Fısıltısı / Sıkışmak



sen bir insan olsan
bir çıkış yolun da olmasa
yani sıkışıp kalsan,
yalanların, savaşların, ölümlerin arasında
sırf nefes alıbiliyorsun diye derin derin
mutlu olabilir misin
söyle bana



02 Nisan 2010

FOTOĞRAFIN FISILTISI / ADAK




Aşk!

 Bir ayin gibi
Yakılan her mum
Yenilenerek sevme hali
Ama bilirsin değil mi?
Bir gün bir rüzgar eser
Önemi kalmaz kaç mum yaktığının
Rüzgar bütün alevleri yutar gider
Mumlar söner
Ayin biter






01 Nisan 2010

FOTOĞRAFIN FISILTISI / DOYUM

Fotoğraf / Mistrall Mistrall




Açlıklarının hepsini aynı anda doyuramazsın
Bütün oyuncaklarınla aynı anda oynayamayacağın gibi





19 Mart 2010

FOTOĞRAFIN FISILTISI / YARA




Fotoğraf / Helen Breznik



Eski bir aşk, yeni bir ayrılıktır her zaman.
Bunu kuşlar sorar, yıldızlar da anlatır;
kimse bilmez be canım
bir yara bir ömrü nasıl kanatır *





__________________________________________________________
* Yılmaz Odabaşı – Bir Aşk Yara

14 Mart 2010

FOTOĞRAFIN FISILTISI / YIKINTI

Fotoğraf / Nuno Milheiro



Yaşam, bakmakla ilgili

İlkokulda öğrendiğimiz gibi
Bakarsan bağ olur
Bakmazsan
Yıkıntı

Yürek için neden farklı olsun ki 
Bakarsan aşk olur
Bakmazsan
Yıkıntı

13 Mart 2010

FOTOĞRAFIN FISILTISI / BÜTÜN

Fotoğraf / Paul Rubaj



Bütün, 
kırılgandır
bölünüverir parçalara...
Oysa parça öyle mi?
Gelse bile bir araya,
kavuşamaz ki
bütünün kırılganlığına.