Isparta etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Isparta etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

03 Ocak 2026

İki Kapının Hikayesi*








Bundan 2 ya da 3 sene önceydi. Yok yok çok daha önce, 10 yılı vardır. Canım H., dedi ki, biz neden babanın köyüne gitmiyoruz. Çıktık yola, ki severiz. Kaybola kaybola vardık köye, köy merkezinde konumlanmış dedemin evinin bir yanı çökmüş, tamir görmüş ama yaşanmayınca kar etmemiş, yıkık dökük evinin önünden geçtik, halamın evinin önünde durduk. İçimde bir kurt, yıkık da olsa git dedi. Ertesi gün gittik, altı dam üstü kerpiç ahşap karışımı iki göz odalı, sahanlığında şimdinin şöminesinde yemek pişen ocağı, hemen sol ahşaplara çakılmış çeşitli çivilerle tutturulmuş, tencere, tava ve gene ahşaptan bir raf üzerinde duran bardakları ile buram buram ebem, dedem ve babam kokan evin ahşap yıkık merdivenlerinden çıktık, ev harabe gibiydi. Onlarca yıl sonra evde sağlam kalan pek de bir şey yoktu. Çocukluğumdan kalan kokunun yerinde ağır bir toprak kokusu hakimdi. Bir sandık, almadığıma sonradan çok pişman olacağım ve ocak içindeki sac ayağına uzun uzun bakıp, çocukluğumun kısacık, kısıtlı ve silinmiş mutluluğunu anlattım. Sandıktan çıkan iki adet keçi yününden dokunan, döşeme altı olarak kullanılan kilimi yanımıza alıp, enişteme sağlamca kalan iki kapıyı ve iki odanın birinde bulunan gömme oyma dolabı bir şekilde bizim için korumasını rica ederek ertesi gün köyden ayrıldık. Sonraki yıllar "enişte ne oldu kapılar, napacan o eski şeyleri sen, yahu sen aldır onları ben gelip alacam, sen gelemen artık buralara" diyalogları ile gelip geçti ve bundan iki yıl önce, ilk gidişimizden 6 yıl sonra yani, biz bir kez daha köye gittik. 


Kocadağ'a sırtını yaslamış, Melikler Yaylası'nın oksijen depolarından beslenen, Isparta'nın Şarkikarağaç beldesine bağlı, 1150 rakım da bulunan, doğusunda yer alan ve şimdilerde kuraklık ile boğuşan dünyanın sayılı tatlı su göllerinden Beyşehir Gölü ile çevrili, dünya mağaracıları arasında 15 kmlik uzunluğu ile nam salmış Çaydere ormanları içinde yer alan Pınargözü Mağarası ile tanınan Yenişarbademli köyüne, "orada bir köy var uzakta, gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür" şarkıları ile büyümüş çocuklar olarak gittik, üstelik bu sefer babam da bizimleydi. Yolculuk geçmişe uzandı, okuduğu okullar, anılar, çocukluğu, yüzdüğü kanallar, kuş kovaladığı ekin tarlaları ve niceleri...

Köy adını, şimdi yerinde yeller esen bademden alıyor aslında, yenişar kelimesi “Yeni şehir” anlamında kullanılmış, bulunduğu alanda orman ağaçlarının çoğunluğunu badem ağaçları oluşturduğu için de burada kurulan köye Bademli (Payamlı) köyü adı verilmiş. Çocukluğumda keçi gibi tırmandığımız dağlarında özgürce badem yediğimiz ağaçlar yok, ne badem, ne gürül gürül akan nehirler, ne göl, ne o domates ve buğday, ne o yufka ekmekleri, hiç biri kalmadı, malum üç harfliler oralara kadar uzandı ve marketten kiraz alıp, beyaz ekmek ile odun kokulu evlerde, anılarla kalakaldık. Umarım Kocadağ ve Melikle Yaylası da aynı kaderi paylaşmaz.

 

Kısaca köyün tarihçesini de aktarayım; resmi kaynaklardan edindiğim bilgiye göre;

M.Ö. 4000 yıllarında Etiler (Hititler),
M.Ö. 1500 yıllarında Frigyalılar,
M.Ö. 800 yıllarında İyonlar,
M.Ö. 600 yıllarında Lidyalılar,
M.Ö. 446 yıllarında Persler,
M.Ö. 190 yıllarında Romalılar,
M.S. 395 yıllarında Bizanslar yörede egemen olmuşlardır.
1071 Malazgirt zaferinden sonra 1142 yıllarında Selçuklu topraklarına katılmıştır.
1810 yılında Konya vilayetine bağlı bir kaza olmuştur.
1868 yılında Osmanlılar’da yapılan idari değişiklik sonucu, Yenişar Kazası da nahiye merkezi yapılmış ve Beyşehir’e bağlanmıştır.

Bu arada çevre köylerle yaşanan arazi anlaşmazlıkları nedeniyle 1870’de Şarkikaraağaç’a bağlanmıştır. 1920 yılında Isparta’nın Konya’dan ayrılarak yeni bir vilayet merkezi olması ile Şarkikaraağaç da bu vilayete bağlanmıştır. 1954 yılında yörede bulunan Bademli, Yenice, (Pınarbaşı) köyleri birleşerek bir belediye teşkilatı altında toplanmıştır. 1957 yılında nahiyelik tesis edilip, Muma (Gölkonak) Köyü de bu nahiyeye bağlanmıştır.

 Nihayet Yenişarbademli 20 Mayıs 1990 da Isparta iline bağlı bir ilçe merkezi olmuştur.


Ortanca ve küçük halam hariç, köyde kalan olmamıştı, küçük halamı kalp hastalıkları nedeniyle erkenden kaybetmiştik. Yine de çok sıklıkla da olmasa halamı ve eniştemi ziyarete giderdik.  Zamanla büyükler göçünce kalan tek miras, ihtiyaçlar da baş gösterdiğinden, köy zamanla beldeye ve ilçeye dönüştüğünden, köyün merkezinde, köşe konumda olan evin yeri de kıymetli taliplisi de pek çok olunca, zaman içinde kimse orada yaşamayacağı için ve yaşamayan ev gene kaderine mahkum olacağı için, eninde sonunda satılmıştı. Köye girerken evin o çökük ve toprak yığını hali hepimizi üzdü. Satın alan kişi henüz bir şeyler yapmamıştı. Öylece çökük bir toprak yığını olarak duruyordu. 
Evin ilk gittiğimiz yıl, yıkılmadan önce ve bizim içine girebildiğimiz halinin fotoğrafını buldum ama ne yazık ki, diğer bellek arıza verdiği için kapıları bulup çıkarttığımız yıllara ait fotoğraflara ulaşamadım. 


Evi alan kişiyi aradık, kaldıysa o yığından kapıları çıkartmak istediğimizi söyledik, sağolsun Canım H.,  o yıkıntıdan iki kapıyı yeni sahibinin de izni ile çıkardı. Yaklaşık 150 yılı hatırlanan gerisi tahmin edilemeyen kapının neredeyse 200 yıllık olabileceği de söyleniyordu. Çam özünden yapılan dökme demirli kapılar 3 adetti, 2'si evlerin (oda) biri kilerin kapısı idi. Oda kapılarına ulaştık ama kiler kapısı yoktu. Odalardan birinde bulunan oyma ahşap dolap da ne yazık ki onarılamayacak kadar parçalanmıştı. Fotoğrafta görünün dam kapısı ise muhtemelen göçüğün çok daha altlarında yer alıyordu ve riske daha fazla girmeyi gereksiz kıldı. Kapıları mavişe yükledik ve Birgi'de zeytin, ceviz, ıhlamur, kestane ağaçlarından çeşitli sunum ve kesme tahtaları yapan asıl mesleği öğretmenlik olan Mavi Ağaçkakan'a götürüp, bunları adam et dedik o da seve seve dedi. 


Biz bu arada, geçen zaman içinde, emeklilik sonrası baharımız için bir köy bulduk, hayalimizdeki yuva için bir ev yaptırdık. Türkiye koşullarında evdeki hesap çarşıya uymadı ve kırmızı pancurları olamadı.


Araziyi aldığımız 2023 yılında bir kaç kez köyümüze gidip, kamp bile yaptık. İlk heves işte. Hayalleri olgunlaştırmak için belki de gerekli zamana ve o mekanda vakit geçirmeye gerek vardı, kim bilir? Sonrasında kendi bahçemizde defalarca kamplar yaptık ve hayal ettik, dedim ya kırmızı panjur dışında gayet de iyi kotardık. 



Mavi Ağaçkakan'la gel zaman git zaman arkadaş olduk. Zamanla dostluğa dönüşen ilişkimiz, sımsıcak sohbetlere açıldı. Harika ailesine masal diyar Birgi'de misafir olduk, kaynaşmak hiç zor olmadı, kapılar onun atölye deposunda zamanını bekledi. Temizlendi, tek bir çivisi heba edilmeden aslına uygun tamirleri yapıldı ve hak ettiği saygı ve sevgi ile okşanarak yağlandı, dönüşecekleri şeylere hazır hale getirildi. Biz de Birgi ziyaretleri bir fırsata dönüştürüp, Gölcük Yaylası'nda defalarca kamp yaptık. 


Uzun soluklu araştırmalar, niyetler, bekleyişler, demirciler tarafından tutulmayan sözler sonunda nihayet 2025'in son aylarında Mavi Ağaçkakan'ın da içine sinen istediğimiz gibi bir sonuç aldık ve biri salonun baş tacı diğeri yatağımızın başı olacak iki kapı için gerekli parçaları tamamladık.


Bu arada Kazım 1000 yıllık zeytinin gövdesinden çıkan iki güzel lata gösterdi, öncelik onundu kalana razıydım, o latadan birini de tv altına sehpa yapmaya karar verdik. Onlarca servis, sunum tahtasının yanında ki yerim olsa hepsini alabileceğim güzellikteki ürünlerinden ikisini de yılbaşı ve ev hediyesi olarak getirince yuvamızın eksik parçaları bir araya geldi.

Eşimin annesinin süt güğümü, bakraçkarı, annemin çeyizinden bir kaç parça eşya, teyzemin bünyan halısı, annanemin tabakları, babaannemin dibeği, küçük halamın kiŕmanı, dedemin bastonu, büyük halamın kahve değirmeni derken baya baya eskiler sever eskiler toplar biri oldum çıktım.



Oldum olası severim antikacıları gezmeyi, eski konakları, sarayları keşfetmeye bayılırım. Kimler nasıl yaşamış, kimler gelip geçmiş meraklanırım. Kuşakları aktaran anı-yemek kitapları ise bu aralar en sevdiğim.

1 Ocak 2026 tarihinde yüzümde kocaman sevinç gülümsemesi, gözümde 2 damla yaşla montajı biten kapıların benden sonrasında hikayesi ne olur bilmiyorum. Kuzey diyarlardan (bana hikaye anlatan dedenin yalancısı çocuk hafızam Kafkasya diyor, babam biz Yörüğüz diyor) ama her durumda bir yerlerden göçerek Isparta Yenişarbademli Köyü'nde yerleşen 3 kardeşten 2'sinin kök saldığı, sırt sırta vermiş iki haneden birinin 8. kuşağıyım. Belli ki, o ilk evin ilk kapıları artık benimle yepyeni bir hikayenin kahramanları olarak devam edecekler yollarına. Babaannem ve ortanca halamın kirmanına gelince sizce de harika birer obje olarak yerlerini bulmamışlar mı?


 

Okura ve kendime bir pişmanlık aktarmak isterim; 

Bütün bu süreçte galiba yanarım yanarım dediğim, geçmiş hafızama güvenmediğimden buraya aktaramadığım bir hikaye var. O üç erkek kardeşin, yol hikayeleri ve köyün kuruluşunun anlatıldığı yıla tekrar ışınlanmak, sırt sırta verip yaptıkları o evlerde yaşananların aktarıldığı  ve çocuk hafızamdan silinmeyeceğini düşündüğüm ak sakallı dedenin de içinde yer aldığı hikayeyi kaleme alabilmeyi isterdim. 


Kazım, namı diğer Maviağaçkakan ahşaba tutkuyla yaklaşıyor, kapıların hikayesini öyle güzel kaleme almış bu nedenle burada da olsun istedim, dayanamadım blog yazıma da başlığı onun yazısından aldım. 



* İki kapının hikayesi...

Ahşap ürünlerin, bizim de topraktan gelmemiz
inancımız sebebiyle midir bilinmez, sıcaklıklarıyla
hepimizin içinde farklı duygular oluşturduğu gerçeği
inkâr edilemez.

Hele ki, o ahşap parçasının geçmişten getirdiği bir
hikâyesi varsa, insanın yüreğinde oluşan o duygu
selleri, gene insanın hayal gücüyle yarattığı
senaryolarla birleşip, ortaya izlemesi müthiş filmler
çıkarıyor.

İşte bu iki kapının tam da böyle hikayeleri var.

İsmet Amcamızın, Kafkas’lardan gelen dedesinin
Isparta’nın bir köyünde elleriyle yaptığı ev maalesef
ki artık yok olmuş ama, bu iki kapıyı son anda enkaz
içinden kurtaran Evren Abla ve Halim Ağabey,
onlardan bir orta sehpa ve bir yatak başı yapıp
yapamayacağımı sorduklarında, hiç tereddütsüz
kabul etmiştim.

Çünkü bu neredeyse 200 yıllık olan hikayede, ben
de kendime küçücük de olsa bir rol bulacak, bu iki
kapının yeni hikayelere eşlik etmelerine azıcık da
olsa aracılık edecektim.

Kapıların temizliğinin bitiminde, İsmet Amcamızın
duygu dolu sözleriyle doğru yolda olduğumuzu
anlamış, iş bitiminde o masa üzerinde içilecek ilk
fincan kahvenin hayalini kurmaya başlamıştım bile! 

Bu iki kapı, sevgili dostlarımız @yolda2yolcu_e Evren
Abla ve @yolda2yolcu_h Halim Ağabey’in yeni
evlerinde, yeni hikayeler yazmaya başladılar bile. 
Kim bilir, sonraki nesillere aktarılacak ne
hikayeler, ne senaryolar barındırıyorlar içlerinde?

Küçük bir dokunuş yapan bir figüran olarak, bu filmi
izlemesi çok zevkli. Fırsat verdiğiniz için çok
teşekkür ediyorum.

Not: Yılların biriken izlerine, aşınmalara ve orijinal parçalarına (videoda görünen kapı kolunun çivisi bile orijinal yerine geri çakıldı) zarar vermeden temizlemeye çalıştığım kapıların ve demir ayaklarının yapım aşaması aslında epeyce uzun sürdü ama, 1,5 dk'ya sığdırmaya çalıştım.


Bu kısa filmi izlediğimde şöyle bir yorum yapmıştım; 

Nasılını bilemediğim bir teşekkür var dilimin ucunda, ağlarsam belki anlatabilirim. 

Şimdi izninizle kendime dumanı üstünde bir kahve yapıp, anlatmaya çalışacağım.