Çarşamba, Aralık 25, 2013

, , , ,

Brükselde Bir Akşamüstü

Bundan on yıl kadar önceydi; bir hafta sonu için, daha çok bir kahve içimlik bir yere gider gibi bir gidişti. Sırt çantasına atılan bir polar üst ve kot, iki farklı tişört ve yedek iç çamaşırlarının ağırlığında çıkılan bir yolculuk. Tüm yolculuklar gibiydi, tüm yollar ve tüm dönüşler gibi. Bir akşamüstüydü. Yağmuru ile ünlü kent, 3 günlük mola vermişti. Nisanda bir başkaydı... Kasımda daha bir güzel.

Bu sene Nisan ayında bir hocamız Kasım ayında işin var mı dedi.  Kasım ayında bir işim yoktu. Benden haber bekle dedi. Sonraki aylardan birinde koridorda karşılaştık. Pasaportun süresi var dimi dedi. Bakarım dedim. Akşam eve gittiğimde baktım ki, süresi geçeli neredeyse 6 ay olmuş. Hemen ertesi gün pasaport bürosunda aldım soluğu. Randevulu sistemin gözünü "yiyim" dedim. İşlerimi yaklaşık yarım saat gibi bir sürede halledip aldım soluğu termal çamaşırcıda. Var olan termallerimin yedeklerini de alıp rahat ettim. Ne de olsa Kasım ayında, 10 gün gibi bir süre Orta Avrupa'nın yağmurları ile ünlü kentinde kalacaktım. 

Günler su gibi aktı, son hafta son hazırlıkları da tamamladık. Nerede ne yenilecek, hangi sokaklar gezilecek, nerede hangi biralar içilecek. Yakın şehirler hangileri ve ne kadar süre o şehirlere zaman ayrılabilecek... Christmas Markete yetişiyor muyuz? Akşam uçağı ile gidecektik, öğlen gibi çıktık yola salına salına. Orda bir çay molası burda bir manzara seyreyleyelim diye diye vardık İstanbul'a. 

Tren yolculuğu kadar olmasa da uçak yolculuklarını severim. Garip bir heyecan, anlamlı bir telaş sarar beni. Aşk gibidir her yolculuk... Koşar adım gider, ayaklarımı sürüye sürüye geri dönerim. 

Bir üniversite ziyareti için gidiyorduk bu sefer; Erasmus+  sağolsun 7 gün etkinlik, 2 gün de bizden ekledik ve 9 gün sürecek olan Brüksel macerasına kanat açtık küçük bir ekip. 

İlk gün Bruge... Masal diyar... Anlatmıştım. Sonraki haftanın tamamı Brüksel sokakları... Arada üniversitenin diğer bir kampüsünün bulunduğu Leuven ki o başka bir yazının ana konusu. Sonrası dönüş telaşı. 


10 yıl öncede var mıydı bilmiyorum, belki de bu işte Gürkan'ın tekeri vardır. Bisikletle dünya turuna çıkarak hem hayalimi gerçekleştirme konusunda heves hem de bisikletle ilgili bir farkındalık yarattı. Daha önce Amerika'da dikkatimi çeken, şimdi de Brüksel'de gördüğüm bisiklet parkları ve durakları "neden kampüste de olmasın" fikrini bir kez daha ışıklı bir tabelaya dönüştürdü, döner dönmez anladım ki, tabela olarak kalacak bir fikir benimkisi... 


Beraber gittiğim arkadaşım bisiklete binemediği için bolca yürüdük. Zaten onca yediğimiz waffle ve çikolata nasıl erirdi başka türlü bilmiyorum.  Önceden yaptığım sıkı çalışma sonunda Mer du Nord gidilmesi gereken bir yer olarak kayda geçmişti. Şefleri yemek yaparken izlemek kesinlikle iştah açıcıydı. Kabul etmek gerekir ki her genç kızın gönlünde yatan beyaz atlı prensin seksi bir şef olması hayali vardır. Yoksa bu hayal bir tek bana mı ait. 


Az ilerde görünen dönme dolap çocuk yanımı harekete geçirse de hevesimi bir kaç gün sonra kurulacak olan Noel pazarına bıraktım. Dönüş yolu üzerinde St. Gery meydanında yer alan Zebra Bar özellikle canlı müzik için önerilse de, gündüz vakti mola için de bence güzel bir mekan. Taze naneli çay;  soğukla haşır neşir olan bünyeye canlı bir enerji katıyor dediler, denedik. Doğrusu pek beğendik.


Günlerdir aradığım "tarte tatin" ki bilirsiniz şahını yaparım, yine de ilk adını duyduğum kente gelince olmazsa olmazımdı ki aramadığım yerde karşıma çıkıverdi... Tek tabak çift servis kuralı ile gün ortası neşesi olan tatlı, memlekete dönülünce bir kez daha yapılacak nidalarına eşlik etti. Bahara Allah kerim.


Avrupa kiliseler cenneti... Bir süre sonra gezmekten vazgeçseniz de gene de görülmeye değer olanları es geçemiyorsunuz, hele benim gibi her İstanbul'a gittiğinde St. Antuan gezen biri için daha önce gezdiğin ve beni derinden etkileyen Treurenberg Tepesi’nde yer alan Michael and St. Gudula Cathedral'i ki görebileceğiniz en sade Katolik katedralidir belki de, ismini alış hikayesi ise kesinlikle orta yolu bulma becerisi, bir kez daha ziyaret edilerek ruh dinlendirilmesi suretiyle teşekkür edilerek yollara düşüldü. Yol dediysem, bildiğiniz gibi değil, bildiğin aç susuz ve hatta molasız 4,5 saatlik bir maraton. Önde rehber arkasında yarrrrr diye devam eden şarkı misali; 24 kişilik heyet, yürüyerek Brüksel tarihi dinledik, dikkatinizi çekerim hava 2 dereceydi ve kar toplayan güneş bile yoktu. Ne saraylar, ne meydanlar, ne adalet sarayları, ne parklar, ne binalar gezdik bir bilseniz, ve hatta yönetim biçimini uzun uzun anlatan rehbere soru sormak gibi bir gaflet içine düşen beni cevaplamak için yaklaşık bir yarım saati daha heba edince ki girmeyin derim derin devlet meselelerine çıkamazsınız Brüksel'de, zaten uzun olan yollar daha da uzadı tabi gözümüzde.

Bir önceki gelişimde sevdiğim kiliselerden biri bir yüzü antika pazarının olduğu meydana, diğer yüzü 48 heykelle çevrili Square du Petit Sablon parkına bakan Notre-Dame du Sablon kilisesiydi ki başka bir günün keyifli, bol molalı, şehri keşfetmek istiyorsan sokaklarında kaybolacaksın düsturu ile kahveli, biralı ve hatta elde patatesli duraklarından biri oldu. 



Brüksel 1950lerdeki hızlı değişiminden nasibini almış, kentsel dönüşüm- bir yerden tanıdık geliyor mu?- bir yandan kentin ulaşım sorununa çözüm olurken bir yandan da tarihi yerleri yerle bir etmiş. Burada bir parantez açıp "tek hat metro ve tren ağından" bahsetmediğimi bilmenizi isterim; üç katlı ve onlarca hatta ilerleyen demir örümceklerden bahsediyorum. Tarihi bir yandan yok eden el, bir yandan "mış" gibi taklitlerini üretmiş. Bu nedenledir ki, tarihmiş gibi sonradan makyajla düzeltilen yapılar ve tarih iç içe geçmiş. Bildiğiniz gibi; bazen sahtesi de yok satabiliyor. 

  

Biraz da ne yenir ne içilir bölümü ekleyeyim: 
Grand Place yoğun kalabalığı ve uğultusuna rağmen gündüz ve gece mutlaka görülmesi gereken; Saint-Hubertus Royal Gallery ve pasaj içinde yer alan klasik bir Belçika kahvaltısının leziz örneklerinin yenebileceği, döndükten sonra İstanbul'da da bir şubesinin bulunduğunu öğrendiğim Le Pain Quotidien, Belçika'nın çeşitli efsanelerle anılan işeyen çocuğu Manneken Pis, 1400lü ve 1600lü yıllardan kalma farklı dönem binaları, çikolata müzesi, meydana açılan sokaklarında yer alan butik mağazaları, barları ve daha pek çok ayrıntıya takılarak zamanı unuttuğum bu meydan Brüksel'i benim için keyifli kılan yerlerden biri. 


Meydanda bir şubesi bulunan 1800lü yıllardan beri var olan Maison Dandoy waffle yemek için tek geçeceğim yerlerden biri. Hele de bisküvi sever biriyseniz buradakilerin tadına bakmadan dönmeyin derim. Nerede bu memleketin meşhur midyeleri diye soranlara da; inanın öyle farklı lezzetlerde kayboldum ki, midyeye yer bile kalmadı bu sefer demekle yetineceğim. 


Döndük dolaştık, gezdik gördük...
Elbet sonuna gelecektik. 
Dönüş;
 hüznün umutla buluştuğu bir an benim için. 
Dönüşleri severim, belki de yeni bir gidişin müjdecisi olduğundan...

Nisan gibi... 
Bir hayal... 
Gerçek olacak sanki... 
Bu sefer olacak gibi. 
Dua edin olsun.
Evrene olumlu mesaj gönderin yani.
Biliyorum siz de ederseniz olur, 
olsun n'olur.

Aşkla dolsun yeni yılınız...
Yol olsun, yolculuk olsun, yolcu olsun kaderiniz.
Sevginin eksik olmadığı bir dünya pek ala mümkün.
Ders almaz bir aşık, düş gücü sonsuz bir sevdalı, umutlu bir hayalperestim ben.

Aşkla kalın!





Continue reading Brükselde Bir Akşamüstü

Salı, Aralık 17, 2013

, , ,

Eataly İstanbul Açıldı

Bu habere neden bu kadar mutlu oldum bilmiyorum. 2011 yılında Newyork sokaklarında gezerken denk geldiğim; aklınızda bölgesel bir mutfak varsa; yemek içmekle ilgili satılabilecek bir sürü şeyin olduğu, restoran denince onlarcasının arasında keyfinize göre seçim yapabileceğiz ve aslında İtalyan mutfağı ile ilgili herşeyci denebilecek büyükkkkkkk bir alanı kaplayan bu kelime oyuncusu gurme İtalyan Eataly tabi ki fena halde ilgilimi çekti. 


Mutfak ve ben... 
Bilirsiniz, hassas bünyemin tamamlayıcı unsurudur damak tadı, hal böyle olunca "neden bu kadar mutlu oldum bilmiyorum" giriş cümlesi fena halde anlamsız kalıyor ama kabul edin sağlam bi giriş cümlesi oldu. Bir kere merak uyandırıyor. Okuyucuya neden mutlu oldu bu gariban dedirtiyor. Sonunda anlıyor ki gitmiş, görmüş bi de etkilenmiş... 


Bu gurme mekana olur da yolunuz düşerse bence göz zevkiniz için bile gezin... Damak zevkinizi belirleyen şeylerden biri bütçeniz ki emin olun bu mutfakta her bütçeye ucundan kıyısından hitap eden bir şey mutlaka var! 




Continue reading Eataly İstanbul Açıldı

Çarşamba, Aralık 11, 2013

İlk Kar

Yeni görevimin bana bahşettiği odada oturuyorum, geçici bir süre için de olsa yeniden burada olmak garip duygular uyandırıyor bende. Bundan tam yedi yıl önce gene bu binada, adını alan dağlara bakan üniversitedeki ilk odamın hemen yanı başındaki odadayım.  Üzerinden geçen zaman içinde Kalite Koordinatörlüğü ve Stratejik Planlama Müdürlüğü görevlerini yürüttüm. Üniversite bana ben üniversiteye çok şey kattım. Her iki birimin kuruluşunda da emeğim var. Şimdi yeniden kurulan bir birimin kuruluş öyküsünde yer alıyorum. Heyecanlıyım. Bir yanım; yaparsın sen diyor, bir yanım; yaparsın senler farklı seslerden yükseldikçe egosal bir şişkinlik yaşıyor. Kimi "işte şimdi yerini bulmuşsun" diyor, kimi süzen gözlerle bakıyor, kiminde bir hayıflanma, kiminde bir arkamdan konuşma telaşı.

Gülümsüyorum. Belki uzun zamandır olmadığı kadar, doğru bir zamanda doğru bir yerde durduğum için başıma bunların geldiğini biliyorum. Tabi  bir de "sen bi gereğini yap da" diyen güvenli sesin yanı başımda olması var. Şans işte. Bazen geldi mi her yerden, bazen vurdu mu dibine kadar.

Sabahın erkeni... kafamda yapılması gereken onca iş, oysa benim gözüm oynaşta. Ah bi kar yağsa... Dün akşamki gibi lapa lapa... Seyre dalsam alemi. Dün gece banyodan sonra keyifle içilen kış çayının kokusu burnumdayken, limonlu çayım geliyor masama. Şöyle derin bir nefes alıp, şükrediyorum.


Pencereden dışarıyı seyrediyorum. Usul bir kar başlıyor. Bir köşede kar toplayan güneş ışıl ışıl... İçinde bulunulması keyifli anlardan birini yaşıyorum. Kar lapa lapa yağmaya başlıyor. Gene mi bi kulağın bende...

İlk karın heyecanı sesler yükseliyor hemen arka bahçemde. Çamların neredeyse dört katlı binanın boyuna ulaştığını ve üzerinin yer yer karla kaplı olduğunu görmek nasıl bir keyif anlatabilsem.


On gün önce sokaklarında kaybolduğun Brüksel'i düşünüyorum. O zaman da ne kadar şanslıydım diyorum. Hiç yağmur yağmadı mesela... Bir şeker atıyorum ağzıma... Brüksel'i anlatsam diyorum. Telefonum çalıyor. Hadi diyor arayan in aşağı... Gene yazdığım yazıyı bir kez bile okumadan basacağım yayınla tuşuna... Bir kaç saniye sonra... Biliyorum. Bu hallerimi seviyorum.





Continue reading İlk Kar

Çarşamba, Aralık 04, 2013

Ortaçağ Romantizmi: Bruges

Bugün sizlere Ortaçağ romantizmi anlatacağım... Yer bize göre  kuzeyde... Bize göre küçük... Bize göre fazla eski, anlayacağınız bize göre biraz modernleştirmeli... Belki bir kaç ağaç söküp 3-5 AVM eklemek gerek, yani bize göre... 

Oysa koruyabilmeli insan yaşanmış olanı değil mi? Resimleri yırtıp atmak gibi bizim alışkanlıklarımız, sanki o resimler yoksa, yaşanmışlıklar da yok olacak. Bizi biz yapan, bir ülkeyi, bi kültürü, bir coğrafyayı var eden, yaşanmışlıklar değil de nedir? Anlaşılması güç bir hal alıyor zamanla "yok ederek modernleşmek". İnsan pek ala geçmişi ile de "modern" olabilmeli, var işte çok çok çok güzel örnekleri.

Dönelim mi ortaçağa... Kısa bir yolculuk olacak meraklanmayın. Benim için öyle oldu, kısa ama tadı yüreğimde kaldı. 10 yıl sonra yeniden geldim... Ve dilerim bir 10 yıl daha beklemem bir kez daha gelmek için diye ayrıldım. 

Nerede miyiz? Fransızca adı, Bruges, Hollandaca Brugge diye yazılıyor. Almancası ise Brügge... Belçika'nın batı Flandra ilinin başkentideyiz. Başkent deyince gelmesin soğuk ve resmi bir kent aklınıza. Bu kent bana göre sımsıcak kaşmir bir battaniye havasında. Yürüdükçe sokaklarında, ortaçağ romantizmi işliyor içinize. Yürüyüşünüz bile değişiyor zamanla. 

II. Dünya savaşının bozamadığı bu şehre gitmeyi planlayın, ev yapımı çikolataları, rahibe işi dantelleri, kanalları ve 400'den fazla bira çeşidi ile size kendisine aşık edeceğine garanti gözüyle bakın yola çıkarken ve unutmayın aşk toslamaktır bir duvara -ama şansınıza bu duvarlar brick denen bizdeki adıyla harman tuğla yani, lafı uzatmayayım- toslayın da zaten, aşk bu! insanın karşısına bir, hadi şanslıysan iki kere çıkar, o da çıksa çıksa. 

Bırakın aksın XII. yüzyıldan başlayarak zaman, pırıl pırıl kanalların arasında dolaşırken siz bir tekneyle bir ağaç gülümsesin doğanın tüm renkleri üzerinde.



Şansın yanınızda olduğu bir günse eğer ki, bizim için kesinlikle öyleydi... Kasım ayının sonunda güneş açtı yüzümüze... Gülümseten, şaşırtan ve yüreğimizi ısıtıan bir anıya dönüştü birden bire her detay. Panayır bile kurulmuş kentin orta yerine... Çeşit çeşit peynirler, sosisler, sucuklar ve biralar... Ama ne biralar... Patates bira klasiği için bir köşe bulduk kendimize... Az sonra çıkacağımız kanal turunun hayaline kaldırdık ilk kadehleri, ikincisi yarı fiyatı... Devirdik birer tane de bize bu güzellikleri görme fırsatını verene. Şükrettik ve gün boyu hep gülümsedik. 



Az önce yürürken gördüğümüz kadını gördük panayır yerinde.
Elinde torbaları 
belli ki bisikleti bir sokak ötede  
yürüyordu aheste yüzünde soğuk kış güneşi gülümsemesiyle
pırıl pırıldı beyaz teninde ışıldayan açık gri gözleri
Yaşlanınca böyle bir yerde yaşasam dedim içimden, güler miydi ki gözlerim böyle içten. 




 Planlasak olur muydu bilmem, 
ama oldu işte: "Christmas Market" açılmıştı bizim şerefimize
Davete icabet etmek gerek dedik, verdik 12 avro giriş ücreti, daldık bir masal diyarı olan
Winter Moments with Flowers, 2013'e...
Kaybettik zamanı çiçekler arasında, orada çekilen fotoğraflar kaldı bir başka yazıya....


Şarap tadımından sonra attık kendimizi dışarı, 
bir elimizde kahve diğerinde tarçınlı kurabiye, 
ah be şair uymadığı mısra buraya...
Gene de umurumuzda değildi dünya...
Hemen yanıbaşımızda akıyordu deniz... 
Kentin içine kadar girmiş. 
"gel" diyordu.
"gel gir içime"
Atladık bir tekneye, belki varız 20, bilmem ki belki de bir ben, benden içeri.
Gitiik usul usul ileriye... Bir kanal boyu geriye sonra ve sonra sağa. döndük.
Sonra biraz eğildik. Bilmem ki belki ben uzundum diğerlerine göre. 
Kafamı kaldırdım. Baktım ileriye... 
Koca bir heykel önümde. 
Ölümsüz hikâyesiyle Giovanna d'Arco -bildiğimiz adıyla Jan Dark-
Sanki birşeyler fısıldadı yüreğime.




Bitti mi gün sahiden, ne zaman bıraktı sahneyi güneş aya... 
Alkışlayamamıştım ben ayakta. 
Bir kere daha.. Bir kere daha çıksan sahneye Bruges. 
Anlatsan yaşadıklarını bana. 
Ev ev hikayelerim olsa cebimde bir kırıntı niyetine. 
Geçtiğim sokaklara bıraksam teker teker onları. 
Bir kez daha yolum çıksa sana. 

Amin.




Fotoğraflar Samsung W ile çekilmiştir. 

Continue reading Ortaçağ Romantizmi: Bruges