Çarşamba, Temmuz 28, 2010

İki / 2

two coffees please









Özlemişim biliyor musun...



Akşam serinliği çıplak omuzlarıma vurduğunda, bir elimde elin, diğerinde şarabım seninle sohbet etmeyi... Çocukların geceye inat top sahasındaki neşeli kahkahalarına eşlik eden, iç çekmelerimi... Ayağımı uzatıp yarı çıplak bacaklarımı masanın uzun örtüsü ile örtmeyi... Sen; elin rahat durmadığında rüzgara bulup bahaneyi üşüdün mü diye sorarken bana, elinin tenimde gezinmesini... Özlemişim biliyor musun gece yatağa girdiğimde sol yanımda olmanı. Göğsünde uyumayı... Sarıp sarmalamanı... Gece yarısı yangınlarını... Sabah uyandırmak için dudağıma kondurduğun o şefkatli öpüşleri... Özlemişim kokunu içime çekerek kulağına fısıldamalarımı... Salaş bir barın o en kalabalığında gözlerin gözlerime değdiğinde aynı bedende atan tek bir yürek olmayı... Yüreğim yüreğine attığında fark ettim ki; özlemişim senli benli bir hayatı... İyi ki geldin...


İlk Yayın Tarihi / Haziran 2009
Continue reading İki / 2

Salı, Temmuz 27, 2010

Zorlama / k



mimoza



Bir mimoza ağladı bu sabah
Sarıydı gözyaşı
Bir bulut geçti üstümüzden
Tek kanatlı mavi bir umuttu taşıdığı
Bir sardunyanın dalından koptu bir yaprak
Acı yeşildi, havaya değdi kokusu

Kader dedi bir ses...
Kaderi fazla zorlamamak gerek.
Bir kuş düş-tü, yeni doğmuş
kanadı kırıktı
gözyaşı sarı
acı yeşildi kokusu

maviydi gözleri
ileri baktı
çok ileri
titretti yürekleri
umuttu adı





Continue reading Zorlama / k

Pazartesi, Temmuz 26, 2010

KESKİN VİRAJ


Gecenin sessizliğinden aldığı keyif; cama vuran ağaç dallarının çıkarttığı korkunç sesin, rüzgarın uğultusuna karışıp, korku filmlerinin sisli ve etrafın pek seçilemediği yarı karanlık ortamında, her an bir şey olacak ürpertisini besleyen müziğe dönüşmesi ile, yerini, endişeye bırakmıştı. Rüzgar; pencere pervazından uğulduyarak girip, evin duvarlarına sürtündükten sonra, keskin bir virajı almak üzere olan, farları güçlü, kırmızı bir arabanın hızında bir viuvvvvv sesi ile muma yaklaşıp, mumun korkudan tir tir titremesine sebep oluyordu.

Veya kadın, bütün bunları kendi iç dünyasında yaratıyor ve az sonra tamamlamayı umduğu senaryo öyküsü için gerekli olan imgesel anlatımı kafasında canlandırıyordu. Ne gerek varsa...

Terasa çıktı. Rüzgarın saçlarına ve sigarasının dumanına sırnaşmasından hoşnut olmasa da, bir kaç dakika nefes almaya ihtiyacı vardı. Odaya geri döndüğünde, masaya yaklaştı. Okuduğu bir yazar değildi, neden aklına onun sözleri geldi bilemedi. Nerede okumuş olacağının üzerinde bile durmadı. Önündeki onca karalama kağıdından, en az buruşmuş olanı aldı ve bir köşesine, aklında kalanı kadarıyla, sonrasında kendi bile okumakta zorlanacağı bir kargacık burgacıklıkla yazıverdi.

"Bir tılsımı olmalıdır hayatın, vazgeçilmez bir öfke gibi, zaptedilemeyen bir aşk arayışı gibi, kaptırıp kendini şiirler yazmak gibi, bir kadehi fırlatıp aynalara, gecenin büyüsünde çıldırmak gibi... Sönen tısımlar başka tılsımları da söndürmeye dönüktür. Yanan tılsımlar başka tılsımları da parlatmaya..." (*)

Cam kenarında duran, geçmiş zaman anıları yüklü sallanan koltuğuna oturdu. Cama hızla yaklaşan dalın karartısında, eğiverdi başını koltuğa. Vuivvvvv... Yepyeni bir rüzgar, keskin bir virajı daha alıp, kayboldu salonun kapısından öte bir yerde, az sonra korkunç bir patlama sesi ve şangırtı duyuldu. Yerinden fırlayıp arka odaya yöneldiğinde, cam kırıklarını fark etti. Kapının şiddetle çarpmasından; tam ortasında, bir zerafetin temsili gibi duran cam, kırılmıştı. Cam kırıkları dedi... Can kırıkları çınladı yüreğinin duvarlarında. Sanki zamanıymış gibi aklının uçuşmasının, kanatlar takıp her bir düşe uçup uzaklara konmayı planlarken, kırılmış kanatlar taşımadı, düşüverdi bedeni cam kırıklarının üzerine. Kesiklerinden kan damlaya dursun, koyu ve donuk, onun kafası halen, yazmakta olduğu senaryo hikayesindeydi. Neden kare kare, sanki bir senaryo yazıyormuş gibi sahneyi detaylandıracak tasvirlere ihtiyaç duyuyordu ki... Senaryonun derdini üç aşağı beş yukarı anlatacak, kahrolası düz bir metne ihtiyacı vardı. Öykünün kurgusu belliydi. Kahramanlar kafasındaydı. Sadece kahrolası düz bir metin yazacaktı. Ne gerek vardı, kana, cama, gereksiz detaylardı herbiri.

Kırık camları özenle topladı. Çalışma masasının lambasını koltuğun kenarından aldı, masanın üzerine koyup, kendine masada yeniden bir düzen oluşturdu. Yazdığı not kağıtlarını ortalığa saçıp, numaraları takip edecek bir düzen içinde bir kez daha yerleştirirken, gözü kırmızı renkle yazılmış bir başka detaya takıldı. 

Birşeyi korumuyorsan onu hak etmiyorsundur (**)

Koruyamadığı için mi hak etmemişti, yoksa hak etmediği için mi koruyamamıştı. Yüreğinin gitmelerine dur demesi gerekti. Oysa o, ne bileyim belki de, yazmak istemediğinden aslında, oyalanacak onca şeyin arasında, kendini en çok kaptırıp da zamanı tüketecek olana meylediyordu: Ona... Onun rüzgarına, o aşkın yarattığı girdaplara, can kırıklarına, en son giderken ardında bıraktığı kırık dökük kelimelere... Tamamlanamamış, ucu açık cümlelere... Yarım yamalak sevgiyle, şehvetin birbirine karıştığı dokunuşlara. Az önceki kırılmanın şiddeti ile kendine gelmesi gerekirken; rehinelerin, kendilerini rehin alanların duygularını anlama noktasına geldikleri,  stockholm sendromunun eteklerinde geziyordu adeta. Yoksa çoktan dibe varmıştı da, kendini tutsak ettiği aşkından sığrılamaz, onu yaşamla kendi arasında bir bağ, köprü olarak gördüğünü... Of ne saçmalıyordu, bir senaryo öyküsü yazmalıydı. Bunları düşünmenin, kendiyle hesaplaşmanın hiç de sırası değildi...

Kendi senaryosunu yazdığı için mi, öyküsünü yazamıyordu. Her bir detay, her bir viraj... Bir an durdu; pencereden dışarıyı seyreden kendini, dışarıdan bir üçüncü göz gibi seyretmeye başladı. Kendiyle hesaplaşan kendinin, kendini acıtmasını bir ritüel gibi kutsadığını fark etti. Aydınlanma... Ne saçmalıyordu. Kim kendini, kendi dışına çıkıp da seyredebilirdi ki... Kim kendini bu kadar net görüp de, kendiyle barışık olabilirdi ki... Kim kendinden bu kadar bağımsız kendini yaratıp da... Of... Sıkışıp kaldığı duvarları yıkmak, kendindeki suçlu benlerinin elini kolunu bağlamak, sonra bir bahane ile özgür bırakmak kendini... Evet, sanki yapmak istediği tam da buydu. Acımasız bir hesaplaşma.

Herkes, insan kusurudur sonunda; yapıcı, mantıklı ve eninde sonunda kendini mutlaka düze çıkaracak cümleyi kurar ve yüksek sesle kendine söylerdi ki; inandırıcı olabilsin ve özgür kalsın bütün benleri... Kendinin benlerinde kaybolmak ve çıkmak yeniden sonsuz maviye, bulutsu bir pürüssüzlüğün pamuk kıvamında kollarında uyanmak yeniden, bir sabah erkenden ve ışıldamak, sanki o benler hiç senin olmamış gibi... Ah! karanlık, ah! içimin derinlerinde, bir suçlu gibi mahkum sonsuz iyilik, suçun bile ispatlanamadı ki senin: gel beni kurtar kendimden, zaman varken.

Pencereden uzaklaşırken, rüzgar; pencere pervazından uğulduyarak girdi, evin duvarlarına sürtündükten sonra, keskin bir virajı almak üzere olan, farları güçlü, kırmızı bir arabanın hızında bir viuvvvvv sesi ile muma yaklaşıp, mumun korkudan tir tir titremesine sebep oldu. Bu öyküde, mum kendisiydi, rüzgar onu ilk gördüğünde hissettikleri, kırmızı araba o, keskin viraj aşk! Öyküyü kurgulamak için ihtiyaç duyduğu her ayrıntı, iç sesiyle kavgası... Yazabildiği her kelime, dışa vurumu iyiliğinin... Kurabildiği her cümle, tam bir saçmalık, kendine inanmayı isteyen zavallı bir kaybedenin, son çırpınışları.

Pencere pervazı öyle bir sarsıldı ki, deprem olduğunu fark edemeyen kadın, elinde kalemi, yıkılan duvarlarının, kırılan yüreğinin altında ezilip kalan bedenine yapılan her müdahalede, biraz daha nefessiz kaldı. Kendi ölümünü hazırlayan, kendinin ölümcül beni, aşk, kendini rehin almıştı. Kadın bir aşk uğruna ölümü göze alan bir adamın hayatta kalma hikayesini anlatabilmeyi istemişti. Kendi kendini yiyip bitirmeseydi, güzel bir senaryo için güzel bir başlangıç yapabilecekti. Yıkıntılar arasında bulunan bedenindeki kesiklerinden kan damlaya dursun, koyu ve donuk, onun yüreği  yaşayamadığı aşk hikayesinde atıyordu halen... Son nefeste, keskin bir virajı almak üzere olan, farları güçlü, kırmızı bir arabanın hızında bir viuvvvvv sesi duyuldu ve karardı sahne. Salondaki herkes ayaktaydı.



Fotoğraf
(*) Çetin Altan
(**) 'Firefiles In The Garden' filminden



Continue reading KESKİN VİRAJ

Cumartesi, Temmuz 24, 2010

,

Küçüçük Mutluluklar




Bir sabah uyandığınızda biraz da kafanız karışıksa yaşama dair...
Dolanırsınız kendi çıkmaz sokaklarınızda.
 Tam vazgeçip herşeyden dönerken şimdinizde sizi bekleyen sıkışmış kendinize;
Bir mektup bulursunuz zamanında yazılan,
Sonra bir fotoğrafa denk gelirsiniz içinizi çoşturan.
Mektubu okurken ki çokluğunuz,
Fotoğrafı çekerkenki yalnızlığınızla meşk ededursun
Küçüçük bir fıçının içinden sonsuz mucizeler doğuran sihirbaza döner yüreğiniz aniden.
Mutlulukla gülümseyen kendinizdir artık şimdinizde sizi karşılayan.


Gününüz güsel olsun efendim...
Gözlerinizden öperim.


 
Continue reading Küçüçük Mutluluklar

Perşembe, Temmuz 22, 2010

,

Yitik Zamanlara Ait Bir Şarkısın Sen

Notes About Life



Yitik zamanların kahırlı türküsüydü dilimdeki, kelimelerin kanatırken yüreğimi, sus söyleme derdim, şarkılardaki gibi. Oysa bir sevdayı dillendirirken, seyretmeyi severdim kendimi gökyüzündeki yıldızlarda ki; bir tanesi hep kuzeyin soğuğunu yüklerdi sırtıma böyle zamanlarda. Sırtımın ürperdiği anlarda sar beni isterdim; sarıp sarmala yüreğinin kuytularında. Ah be sevgili nerden bilirdim, sevenler  ağlarmış şarkılarca. Şimdi gülümsüyorum kaderime, sensiz İstanbul'a düşman olmuşum, üstelik bile isteye. Aşk oyunu mu diyorlar buna, hani bir küsüp bir barışmalı olunca hayatla.

Sen hatalarımdan biriydin yalnızca ve ben hayat güzelmiş diye dolaştım yanyana yürüyemediğimiz sokaklarda. Ben böyleyim dedim, ben böyleyim üzgünüm acı geliyorsa sözlerim. O zamanlar afilli bir yalnızlıktı benimkisi, yanarım, yanarım tutuşur kavurur ateşim, seni de beni de belalım diye naralar atardım, surların altındaki ayyaşlarla.  

Hatırlar mısın bilmem son gecemizi; kır zincirlerini bu gece, bu gece son, bu gece son olsun dokunduğun tenimdeki titreme demiştim sana. Yeter ki sen sev beni istemiştim, gözünün içine baktığım günler artık çok geride, anlıyorsun değil mi? Seviyorum kahretsin ki, silemezler gönlümden ne aşkını ne seni, sana diyorum be sevgili duyuyor musun beni yazmıştım son mektubumun son satırında.

Deli gönül sevdasını ben bilirim, yardan ayrı kalmasını da yazmıştım bir başka seferinde, 24.05.2006 tarihli ajanda sayfasına. Keskin bir bıçak şimdi geçmişin anıları elimde, haberin yok ölüyorum ben. Bakma bana öyle derin.  Ya da ne olur bak bana biraz... da yazmıştım bir seferinde, tarihini hatırlayamadığım bir günde sararmış ajanda yapraklarından birine. Artık gül pembe olsa da yüzüm, gözlerimde geçmiş zamanlardan kalma bir hüzün. Vazgeçtim ellerinden, vazgeçtim gözlerinden dediğim her seferinde anladım ki ben kendimden vazgeçmişim.Her seferinde, belki alışman lazım diyordum kendime. Acı hatıralar dolaşırdı o zamanlar hep aklımın köşelerinde. Neler oluyor bize demeye bile fırsat tanımadıydı ya zaman aşkımıza. Olsun be sevgili, bu şarkılar da olmasa, hislerimi yazacak halim de yoktu aslında. Ama söylemek istediğim bir şey var şimdilerde sana: Hani kırılırsın, üzülürsün diye, incelikler yüzünden yani kısaca, hep sustum ya ben sevdamın ortasında, geç olsa da anlamıştım, kuru dallardan yapma köprüden geçiyordu aşkımız ve güllerimiz solmuştu kaldırımlarda. 

Artık yaşamak için kendime başka bir anlam bulmalıyım yarınlarda dediğim gece seni gördüm rüyamda. Nerdeysen,  ama nerdeysen, kimleysen, her nerdeysen, mühim değil, artık senden hareket vaktiydi biliyordum. Herşeyi yak, beni yak, kendini yak diyordu yüreğim. Bir defa sevmek bin defa ölmek demekmiş, giderken dilime pelesenk etmiştim. Ne senden öncesi, ne senden sonrasıydı düşündüğüm. Verme, akıl verme dedim kapıyı kaparken, duyuldu mu bilmem, vereceksen huzur ver şu saatten sonra dedim merdivenleri inerken.

Seneler alıp gidiyormuş ne var ne yoksa herşeyi. Hani tutamazda kendini her ayrılık sonrasında, bir ümitle ya olursa dersin ya hep, bile bile herşeyin bittiğini, ben demem şu saatten sonra bir daha. Parçalandım ve her bir parçamı ayrı yere bıraktım senden sonra.

Sen yetinmeyi bilir misin, ben çoktan öğrendim. O nedenle; senden geri geri giden ayaklarımı geri almaya geldim. Nereye böyle dersen, yeni bir sevdaya yelken açan yüzümde görürsün gamze gamze gülüşümü. yani anlayacağın sevgili, ikinci bahar yaşıyor şimdi ömrüm.

Ha bir de unutmadan, yitik zamanlara ait bir şarkısın sen, uzun zamandır dinlemediğim. Hoşçakal sevgilim, artık gidebilirsin,  yüreğimi özgür bırakarak, arkanı dön ve çık. İstenmiyorsun artık!



Continue reading Yitik Zamanlara Ait Bir Şarkısın Sen

Çarşamba, Temmuz 21, 2010

,

Bir Yer Var

Bir yer var biliyordum;
                           bitirmenin kolay olacağı, ve başlamanın hatta.

Bir yer var biliyordum;
                          karamsarlıkların yok olup gittiği,
                                                         kalan çukurlarda umut filizleri yetiştirebileceğim bir yer,
                                                         ki o filizler, yaralarıma merhem oldu sonrasında, görüyordum.

Bir yer var biliyordum;
                           içimdeydi,
                                     derindeydi,
                                              ışıksızdı belki
                                                           uzandın öptün,
                                                                         iyi ki...














Continue reading Bir Yer Var

Salı, Temmuz 20, 2010

Pazartesi, Temmuz 19, 2010

,

Aşka Dair - 7







Kelimeler yeni anlamlar buldukça, zaman çoğalıyordu. Sabahları beraber uyanır, beraber günü selamlar, günü çoğaltır, akşam üzerine kadar zor sabreder  ve geceyi yarısından sonrasında ancak sonlandırırdık. Bir gece hiç unutmam, bir şarkıyı defalarca arka arkaya dinlemiştik. O kendi yatağındaydı, ben onun yanında uzanmıştm. Ya da, ben L koltuğuma uzanmıştım, o sallanan koltukta oturmuştu ve sohbet ediyorduk. Öyle gerçektiki içimdeki hisler, biliyorum çok klasik olacak ama ancak kelebeklerin kanat çırpmaları ile anlatılırdı. Gece hiç bitmesin istiyordum ve sabah olunca gece hiç olmasın... Ya da şöyle diyeyim, daha doğru olacak, yaşadığım her dakikanın daha çok farkındaydım, midemdeki kasılmaların mesela. Yüzümdeki gülümsemenin...

Bulutlar iyice yükseldi, şaşkınlıklar da öyle. Üç kadın, tarifsiz bir büyü ile çevrelenmiş gibi, düş bir geceyi uzatıyorlardı,  ucu sabahın ilk ışıklarına değer de kendi gerçekliklerine tebessüm eden bir rüyadan uyanırlar diye umuyorlardı. Dev bir sinema perdesinden seyrediyorlardı sanki düş bir aşkın gerçek hikayesini, büyülenmişlerdi.

Anlatıcı, o zamanlara giden yüreği, ki hafızası var mıydı gerçekten yüreğinin, kaleme aldığı o uzun mektubun satır aralarında dolaştı. Bir kaç satırı onlarla paylaşmakta bir sakınca olmadığına karar verdiğinde, dökülüverdi kelimeler ister istemez kendi ağırlığınca...
Uyanmak istemediğim bir düşle,
hiç uykuya dalmak istemediğim bir gerçekliğin ortasında, tutkuyu yaşadım ben...
İlkti...
Onca yaşanmışlığın üzerine...
Güzeldi...
Kadınlar, masadaki tabakları aldılar, birer bira daha açtılar. Hava iyiden iyiye soğumuştu ve neredeyse saat oniki olmuştu. Evli olan kocasını, bekar olan oğlunu arayıp gelmek üzere olduklarını haber verdi. Gözü yaşlı olan, bana kalsa sabaha kadar oturur dinlerdim ama, deyip gözlerini devirdi diğerine doğru. Diğeri güldü, sence bu hikaye bitecek gibi mi?

Yola koyulan arkadaşlarını balkondan uğurladı. Uzun zamandır yapmadığı bir şeyi yapıp, duvardaki rafın üzerinde bulunan ahşap kutudan bir sigara paketi çıkarttı. Balkona oturduğunda serinleyen havanın da etkisinden olsa gerek, omuzlarına ince bir şal aldı. Masayı, o geceki gibi, hani az sonra yağmur bastıracakmış gibi, iyice kapı tarafına yaklaştırdı. Sigarasını yaktı ve gökyüzüne baktı.

Yıldızların neden o gece o kadar ağladığını bir türlü anlayamadı. Ayın neden utancından bulutların arkasına saklandığını ve neden bir baykuşun, bir kargayla kavgaya tutuştuğunu ve neden hayat kadınlarının bu gece o köşede beklemediğini ve neden bulutların pembeleştiğini anlamadı. Sigarasından bir nefes aldı, derin, dumanlı... Gözlerini kapadı. Adamı düşünen kendini sevdi. Onu düşünürken, anlatırken ve yazarken ne kadar da güzelleşiyordu. Bir de yaşasam dedi. Bir de yaşasaydım... Ne kadar olmuştu ayrılalı, bir yıl, belki iki. Saymayı bırakmıştı. Saymayı unutmuştu hatta. Mumları üfledi ve söndürdü yüreğindeki yangını bir damla gözyaşıyla. Yatağına yol alırken, 'iyi geceler' dedi, adamın 'iyi geceler kocaman yüreklim' deyişine belki de yıllar sonra ilk defa sessizce karşılık vermişti.


Yazılıyor kendi hızında, biraz yavaş, biraz karmaşık duygularla...
Fotoğraf / deviantART



Continue reading Aşka Dair - 7

Cumartesi, Temmuz 17, 2010

Çalan Melodi / ...





Griye çalan gökyüzü
Metala çalan bir ağız tadı
Hüzne çalan bir yürek
Çıkan melodi,
İç burkan cinsten
Uzun soluklu dinlemelere imkan vermeyen

Tıka kulaklarını
Görme
Kapa gözlerni
İşitme

Sadece bak
Bak yüreğimden geçenlere
Görmesen de
Belki yüreğin anlar
Yüreğimi sebepsizce

Sevmek
Görmeden
İşitmeden
Dokunmadan

Sevmek
Çığlık çığlığa
Bugünlerde

__________________________________
Fotoğraf/deviantART
İlk Yayın Tarihi: Ocak 2010



Continue reading Çalan Melodi / ...

Cuma, Temmuz 16, 2010

Karanlığa Mektuplar - 2



Yazacak çok birşey de yok aslında
Bilindik bir gece

Bilindik bir karanlık
Bilindik sorular gökyüzünde, yıldızlar kadar çoklar
Bir sönüp bir parlıyorlar
Bir gelip bir gidiyorlar

Karanlık
Cevapsız bir bilmece
Gece
Neye gebe?

***

Aydınlık
Cevapsız başka bir bilmece
Gündüz
Neyin habercisi olacak!

***

Yaşam, geceyle gündüz arasına sıkışıp kalıyor bazen.
Nefes alıp vermek arasında bir yerde seyrediyor ömür.
Arada kalmanın araf olduğu zaman dilimlerinde atıyor yürek.
Hayatın attığı sert bir tokattan sonra açıyor güneş.
Tersine akan bir nehirde son buluyor düş.

Atılan onca kulacın vardığı yer gene kendi yüreğin.

Yaşam, geceyle gündüz arasında sıkışıp kalıyor bazen.
Elinde yüreğinle uyanıyorsun bir sabah erken,
Ağlıyorsun güneş doğarken
öyle güzel, öyle turuncu, öyle mavi
öyle umut
öyle ılık

öyle olduğu için
öyle gördüğün için
öyle sandığın için
öyle olsun istediğin için
öyle olacağına inandığın için
öyle olmazsa öleceğini sandığın için
ağlarsın ya,
ağla!

Böyle zamanlarda
Geceyle gündüz arasında sıkışıp kalır birçok şey
Ne geceye sırdaş
Ne güne yâr
Ne kendine arkadaş olursun
Güneşe bakıp, bu sabah da doğduğu için
 içindeki çocuğa sarılır
büyümüş kendini avutursun






Fotoğraf  / DeviantART





Continue reading Karanlığa Mektuplar - 2

Çarşamba, Temmuz 14, 2010

Gecesiyle Sabahıyla Günahıyla Sevabıyla

Daha beş yaşındaydı. Elinden tutmuş, yokuş yukarı olan evimizin yolunu güle eğlene çıkıyorduk. Akşam sofrasının klasik pazarlığı bu sefer yolda başlamıştı; köftesini yerse on dakika daha fazla seyredeceği televizyon savaşlarının galibi o olmuştu. Öyle yorgun bir hafta ortasıydı ki, hiç köfte yemese de koparırdı o izni benden.

Yokuşun başına yaklaştıkça mahallenin haylazları koşuşturmaya başladılar sağa sola. O karmaşada koca kamyonu gördüm, kirli üstleri başları ile eşya taşıyan adamları ve ilk maaşımla aldığım radyoyu. Elim terledi, soğudu, ılındı, buz kesti. Onun küçüçük elleri ise, televizyonu görünceye kadar ılıktı. Sonra eli terledi küçüçük, soğudu kocaman, ılındı azıcık, buz kesti büsbütün. Tanımadığı adamların neden evimizdeki  eşyaları götürdüğünü bir türlü anlayamadı. Aaaa, televizyonumuz diyebildi sadece,  cümlesini arkadaşları kesti. Oyun arkadaşlarının koşarak ona gelip, televizyonunuzu bile aldılar derken ki bakışlarında ezilen çocuk yüreği yere düştü. Bir anne çabukluğu ile aldım küçüçük yüreğini elime ve hızlı adımlarla, biraz da çekeleyerek onu... Eve gidince anlatırım diyebildim sadece. Tek istediğim o anda oradan toz olup uçup  gitmekti, onun da elini elimde sıkıca tutarak, toz olup uçmak. Merdivenleri çıktık, hiç konuşmadan. Bu gece köfte yemesem olur mu dedi, olur dedim, elini daha da sıkıca tutarak.

Eve girdiğimizde henüz gelmemişti. Gelmesin istiyordum, bu gece eve gelmesin. Elinde rakı şişesi ile eve girdiğinde, oğluma alamadığım sütün öfkesi boşaldı içimden. Kusmuşum. İçimdeki öfke, öyle dalgalarla falan kıyaslanamaz, öyle taşkın, öyle sel gibi, sustum. Aniden. Durdu zaman. Dondum. Hayır, hayır öldürmeye değil ama bitirmeye çok niyetliydim. Elime uzandı eli, baktım. Bilmem şimşeklerim mi aldı gözlerini benden, ama eğdi kafasını, o gece bir daha da hiç kaldırmadı. Oğlanı yatıralım dedi, yatıralım ve konuşalım dedim. O evde, sesimiz hiç yükselmedi. Öfkelerimiz, oğlumuza hiç değmedi, iyi ki...

Oğlumuzu öpüp koklayıp yatırdık, beraber, bir masa kurduk balkona, beraber... Tuhaf geliyor değil mi? Ama biliyordum ben, o gece... O gece, gözlerimden şimşekler çıkıyordu. Ona dedim ki, onca yıla sığdırılmış bir aşka, şimşekler çakarak bakmak istemiyorum artık ben. İçimde patlayan fırtınaların sebebi sen ol istemiyorum. Ben sana, güzellikleri yükledim, aşkı ve inancı... Artık bir güzellik yok geldiğimiz noktada, uzun zamandır yok da, insan kıyamıyor yıllarına. Aşk dersen, ufak tefek yangınları atlattı da, en büyük yangında külleri bile savruldu, sen de biliyorsun değil mi? Geriye inanç kaldı sanıyorsun belki ama, o da az önce bu kapıdan çıkıp giden eşyalarla birlikte ardına bakmadan yitip gitti ufuklarımda. Şimdi bir sen varsın çıplak, bir de ben. İlk günkü gibi. Hiç tanımadan önce üzerine kurduğumuz hayaller gibi, çıkarsız ve savunmasız. O nedenle bu gece eskisi gibi sohbet edeceğiz ve sen yarın sabah bu evden çıkacaksın ve bizim başımızı dimdik kılacak bir adam olarak geri dönünceye kadar bir kere bile bu evde uyumayacaksın. Ta ki, oğlumuz, babam daha büyük televizyon alabilmek için göndermiş eşyalarımızı diyebilinceye kadar, sen başka bir şehirde çalışmaya gitmiş olacaksın. Kafasını hiç kaldırmadı. Söylediğim herşeyi, sessizce onayladı. Eskisi gibi olmadı sohbet o gece, artık hiç birşey eskisi gibi olmayacaktı ya zaten. O gece, sarılıp uyuduk. Acizliğinin soğukluğunda, uyku ikimizi ne kadar tuttuysa o kadar tuttuk biz de birbizimizi.

Sabah, o her zamanki gibi bizden erken çıkacaktı evden ve her zamanki gibi oğlum ve ben, pencereden el sallayacaktık o uzaktan bize özlemle hala bakarken. O sabah garip bir şey oldu, oğlum babasına gitme dedi. Bugün işe gitme. Ben de okula gitmeyeyim. Beraber parka gidip oyunlar oynayalım. Öyle bir öptü ki oğlunu, öyle bir sarıldı ki babasına Ali... Oracıkta vazgeçmek üzereydim aldığım karardan.  Bir gece öncesinin buz kesen elleri, sabahına ılınmıştı işte yeniden. Elinden tuttum Ali'yi, çelimsiz bedenini bir adım geriye çektim. O anda, dün geceden beri ilk defa gözlerime baktı oğlumuzun saçları ile vedalaşırken; fark ettkim ki, gözleri yüreğime artık çok uzaktı. Pişmanlık taşıyordu beyazından ve kahvesi parça parçaydı. Benim son sözüm, baban geç kalıyor oğlum oldu. Ali'nin ki ise,  tamam ama söz ver dedi, söz ver yarın işe gitmeyeceksin. Ben de okula, oldu. Onun son sözü, bakışları oldu, yüreğimi delip geçen bakışları. Demek ki hala yüreğime dokunabiliyordu. Acıyan yüreğimde, saplı kalmış bıçağı çekip verdim eline. Bunu dedim, bunu attığın her adımda hatırla. Bu bıçak kesip attı herşeyi, ne varsa. Bilmem, bakışlarımın tercümanı oldu mu o anda yüreğinde bizden kalan son parça.

O sabah da, o her zamanki gibi bizden erken çıktı evden ve her zamanki gibi oğlum ve ben, pencereden el salladık babamıza, artık uzaklardan, yakaran bir özlemle bize bakarken.

Biliyordum, biliyorum ki gecesiyle sabahıyla günahıyla sevabıyla, onüç yılın ardından, ceketini alıp gitmek bir adam için zordu. İnancımı yitirmesem, sevgimiz bizi yarınlara taşırdı biliyorum, herşeye rağmen kalkardık biz o büyük taşların da altından. Eğer bir gece önce, kendine inancını yitirmiş bir adamın kabullenişine şahitlik etmeseydim, inancımı sorgulayabilirdim. Ve yüreğim ele geçirirdi benliğimi. Bu düşünceden hemen uzaklaştım, bu sefer izin veremezdim, bu geldiğimiz son noktaydı, bir adım sonrası, felaketimiz olacaktı. Ali de tek şahidimiz. Bütün bunları onun omuzlarına yükleyemezdim. O daha, beş yaşında bir çocuktu, gözleri umutlu, yüreği sevgi kokan. Ve büyüklerin almak zorunda kaldığı kararlar, çocuklara hep çok uzaktı. Düşündüğüm tek şey, ben güçlü ve ayakta olursam, Ali'nin çok daha mutlu olacağıydı. Böylece tek bir yanı eksik kalsa da çoğalması mümkün olacaktı. Ama diğer türlü, eksikleri giderek çoğalacak, yaraları giderek büyüyecek ve belki de  hiç tam olamayacaktı. Bunu görüyordum, müneccim değildim. Kocamı tanıyordum ve yaşattıklarının farkındaydım ve daha da kötüsü yaşatacaklarının... Sadece, uygulayabilceğim bir kararlılıkta bir sonuca varmam gerekiyordu. Yaptığım bütün hesapların sonu, iki kişilik kocaman bir dünyanın, 3 kişilik giderek küçülen bir dünyadan daha mutlu kılacağına varıyordu.

Bir sonraki gece, babası eve gelmeyince, para kazanmak için uzaklara gittiğini söylediğimde, Ali televizyon mu alacak bize dedi. Henüz beş yaşında bir çocuğa neden akşam uyumadan önce bir saat televizyon seyredemediğini anlatacak kelimeleri bulamayan kendimin, bardağın taşarken götürdüklerini fark etmesiyle sarsıldım. Oğlum, babasız büyüyecekti. O gece sarsıla sarsıla ağladım. Bir ailenin varlığının, çocuklarının boynunu bükmemek olduğunu kendime defalarca tekrarladım, ikna oldum mu bilmem ama sızmasam ertesi sabah kalkacak gücü kendimde bulamayacaktım. Sonraki altı yıl, çok zor geçti. Ama hergün ölmektense, bir gün ölecektik. İşyerime telefon ettim, Ali'yi okula göndermedim. Parka gittik, oyunlar oynadık ve konuştuk. O günden sonra iki kişilik dünyamızda, kocaman insanlardık. Çabuk olgunlaştırdı hayat oğlumu. Beni hiç üzmedi. Hiç yalan söylemedi.

O geceden aylar sonra, evimize küçük ekran bir televizyon alabildiğimizde, oğlumun parlayan gözlerle, televizyonumuz geldi babam da bu gece gelir değil mi deyişini hiç unutmadım. O, gece uykuya dalmadan önce televizyonu bir saatten fazla seyretti. Bense onun çocuk sevincini.

Hiç bilmiyorum, iyi mi ettim kötü mü... Ve bugün  on yıl sonra, bazı sabahlar o pencereden el sallarken bulurum oğlumu. Elini cama yaslar ve bekler, öylesine bir iş gününe uğurladığı babasının akşam vakti eve dönecek olma umudunu taşıyan yüreğini yüreğime saklar, ağlayamam. 








Continue reading Gecesiyle Sabahıyla Günahıyla Sevabıyla

Salı, Temmuz 13, 2010

Yüzümü Güldüren



En umutsuz zamanlarda gerçekleşen bir mucizedir aşk!
Sesindeki muzip gülümsemeye yükleyerek, çocuk seslerini taşımaktır uzaklardan.
Bahçedeki ortancalardan bir demet yapıp bırakmaktır, baktıkça yanakları okşayan.
En mutsuz zamanlarda yüzümü güldüren bir adamın, yüreğime bıraktığı öpücüktür  aşk!
Ve iyi ki şahanedir...
                          Ama ne...
Continue reading Yüzümü Güldüren
,

Fotoğrafın Fısıltısı / Yorgun




Bir gündoğumuna bıraktım yarınlarımı bu sabah
Çocukların şen sesleri, ve o bahçe, ve deniz artık bana çok uzak
Akşamüstülerin günbatımlarında buluyorum dünlerimi
Bir içki masasına katık edilen kahkahalar, ve o yağmur ve o çamlık artık bana çok uzak
Geceleri yıldızlara emanet ettim umudumu, kayıp gittiler bilinmeze bir gözyaşı vakti
Beklemeler artık bana çok uzak,
yorgunum anla
çok yorgunum hayat





Continue reading Fotoğrafın Fısıltısı / Yorgun

Pazartesi, Temmuz 12, 2010

,

Aşka Dair - 6

Aslında biliyor musunuz? Ben bekledim... Önce depremin sarsıntılarının geçmesini, sonra o yıkıntının içinden çıkabilmeyi, sonra ayakta durabilmeyi, sonra yeniden inşa edebilmeyi, kendimi mesela ve dostluklarımı...

Sonra, çok sonra, aşka inanmayı yeniden. Evet, çok bekledim ben. Hazırdım belki de o karşıma çıktığında, aşka aşık olmanın ötesinde, aşkın içinde varolmak için çok hazırdım ben onunla karşılaştığımda. Birini sevmek değildi istediğim, birinin beni sevmesini de istemiyordum Ben onu sevmek istiyordum ve onun da beni sevmesini. Bir gece ona yazdığım uzun mektubu postaya vermeden hemen önce telefonla aradım. Sesim titriyordu, sesimi de sevsin istediğim için, sesim bir kelebeğin kanadı gibiydi, tutsan, tutabilsen, parmaklarına yapışırdı tınısı, öyle narin ve kırılgandı titreyişi.

Anlatıcı, ne mektuptan, ne de o telefon konuşmasından bahsetmedi. Fakat belki de herşeyi özetleyecek o tek cümleyi söyledi :  İzin ver, bildiğim gibi seveyim seni. Cümlesi biter bitmez, saldı gözlerini uzaklara, koştu gözleri hasretlik duygusuyla. Köşeyi dönünceye kadar bekledi kadın. Bütün gece benzer bir davranışı sürekli tekrarladı. Hikayenin can alıcı yerlerinde duraksayıp o anda elinde ne varsa onunla bir kaç saniye oyalanıyor sonra da uzaklara koşan gözlerini geri çağırıyor ve daha da parıltılı bakışlarıyla, sözlerine devam ediyordu.  Sanki o duraksamaların nedeni kendi soluklanmasından öte, kadınların da kendi yolculuklarına dönüp bakmalarını istemesindendi. Tabağındaki tortelliniden bir tane ağzına attı ve lezzetini son damlasına kadar dilinin üzerinde ve damağında duyumsayarak ve sonra yavaş yavaş izlediği yolu hissederek, tortellini parçacıklarının midesine inişi bekledi. Beklerken gözleri uzaklara daldı, uzun uzun gecenin zifiri karanlığındaki sessizliğe baktı, sanki biraz daha uzun baksa, beklenenin geleceğini sandı.

Kadınlar da baktılar onunla birlikte, balkonun karşısında uzayıp giden yoldaydı gözleri, beklenen gelirse, ilk karşılayan olmak istedikleri belliydi. Böyle bir adamın gerçekliği ile yüzleşmekti. Varlığından emin olmak. Sanki onlar da bakarsa, beklenen gelecekmiş gibi baktılar. Boşluğa, karanlığa, sessizliğe, baka kaldılar.

Bütün gece benzer bir döngüde ilerledi herşey aslında. Kadın anlattı, kadınlar bulutlardaki şaşkınlarını alıp, göz yaşı yaptılar, sonra şen bir kahkaha, sonra bıraktılar ipin ucunu ve şaşkınlıkları gene bulutlarda... Kadınlardan gözünün yaşı bütün gece dinmeyen; bunun sadece on gün olduğuna emin misin, dedi. Anlatıcı gülümsedi, üstelik daha karşılaşmamızı bile anlatmadım size, karşılaştıktan sonra olanları da... dedi.



Devamı hala yazılıyor...



Continue reading Aşka Dair - 6

Pazar, Temmuz 11, 2010

,

Düş Kırıklarımdan Bir Ayraç Yaptım Kendime

Akşam yatağıma uzanmış, düşünürken koymuştum bu sabah yazacağım yazının başlığını. Zaten bir tek başlığı vardı aklımda, ve elimde düşlerimin kırıkları. Acuvumu sıkıp da güçlü olmalısın dediğim her seferinde, elime batan, düş kırıklarım. Genellikle bir yazıya başlık koymadan önce öyle gidip de 'google search'de bakınmam sağa sola. Ne oluyor, kim ne yazmış bunun üzerine diye. Nedense bu sabah ilk iş, 'Düş Kırıkları' yazdım ve ilk sırada kelimesi kelimesine, duygusu duygusuna içimle karşılaştım. Şöyle diyordu;

Bazı geceler kötü rüyalar görürsün..kötüdür.
öcüdür.
rüyanda düşlerin kırılır.
sonra bir gün, her rüya gibi onlar da gerçek olur.
sonra sen, düş kırıklarını biriktirmeye başlarsın çekmecende.
Kadını tanıyorum, uzun zamandır sessizce ve imrenerek okuyorum. Gören gözlerinin çektiği her bir kare fotoğrafa uzun uzun bakıyorum. Hisseden o yüreğinden dökülen kelimelere takılıp kalıyor ve üzerine uzun uzun düşünüyorum. Ya perileri olan çocuklar, ya Hindistan, ya Küba... Ya o nefes alan fotoğraflar, ya o kalbi atan kelimeler. Okudukça, yok yok artık bu duygu imrenmek falan değil, itiraf et diyorum. Herşeyin eksiksiz olduğu onun yerini; içten içe bu duygumdan rahatsız olsam da, hemen kendimi dürtüp toparlansam da, evet ben bu kadını düpedüz kıskanıyorum. Ama bir hasetlik yok, düşlerinin peşinden giden bütün insanlar gibi onu da alıp yüreğimde saklıyorum.  Günler günleri kovalarkan yazdığı bir yazıda onun sol yanınındaki derin çatlağı görüyorum. Niyekinin cevabı belli. Kadın fazla. Adamlar fazla kadınları sevmezler, ürkerler, uzaktan seyrederler. Hayranlıkla, sen nasıl bu kadar olursun ki derler, kadın dediğin senin gibi olmalı derler. Derler, derler de derler, he hadi sen de adam ol dersin, bahaneler hazırdır, dökülüverirler... En sevmediğim de, sen o kadar iyisin ki, benden daha iyisine layıksın. Hah!

Nerden geldim ben bu konuya... Kısa bir düşünme payı. Ve...

***

Ben kendi tadımdan bahsedecekken, yazı aldı beni nereden nereye sürükledi. Düşünme payı bildiğin bir saati geçti. Düş kırıklarımı toplamıştım avucuma, kanatmasalar onları hala seviyordum oysa. Tek tek baktım hepsine. Tek tek ayırdım, daha az acıtanlar, derin iz bırakanlar, olmasalardı hayatın güzelliklerini fark edemeyeceklerim, aslında kırıkken bile hala güzel olanlar.... Hepsini tek tek ayırdım. Kırıktır hani bir kenarı bir tabağın ama anneannenden son kalandır da inatla atmaz da saklarsın ya bir köşede, bir cam bardağın, içine kurumuş bir kaç çiçek koyarak hala ve ısrarla sende kalmasını sağlarsın ya çatlak olmasına rağmen... Elimde dolaşıyorum düş kırıklarımla. Onlardan bir şey yapabilirim umudumu hep çok geç yitirdim ben. Çok kanayıp, çok ağladıktan sonra. Bu sefer öyle olmayacak. Çünkü artık büyüdüm ben. Peh!

Daha söylerken inanmadım ben buna ama... Neyse, boşverin.

Ah ne pazar ama! Kuşları duygum az önce, yazı yazmak için bırakınca avucumdaki kırıkları, bir de kaldırıp da bakınca kuşların sesinin geldiği yöne, güneşi gördüm. Güzel olur belki bu sabah, belki bu sabah, hani herkes kendi romanının yazarıdır ya, düş kırıklarımdan çiçekler yapıp koyarım yazdığım romanımın arasına, bir ayraç, kaldığım yeri unutmamak için, kendime kendimde kaldığım yeri hatırlatmak için.




Zeynep'in Düş Kırıkları için buraya...
Zeynep'in fotoğrafı için şuraya bakın lütfen.
Zeynep'in yerine gitmek için ise bu yolu takip edebilirsiniz.

Continue reading Düş Kırıklarımdan Bir Ayraç Yaptım Kendime

Cumartesi, Temmuz 10, 2010

Karanlığa Mektuplar - 1

Yüreğimin hafızası yok benim. Kendi sevgi tohumunu toprağa bırakıp, mevsimini bekleyen çiçekler gibiyim. Güneşi gördüm mü, bir de yağmur düşerse toprağıma, hiç solmayacak gibi, en güzel renklerimde açıveririm, mevsimimmiş değilmiş önemli mi?

Her yenilgiden sonra, ayağa kalkıp kafa tutarım hayata, sanki benim kazanma ihtimalim varmış gibi, sanki baş edecek bir savunma tekniğini öğrenmişim gibi, sanki güçlüymüşüm gibi. Aklımın arşivi yok benim, olsa, inatlaşmayı keser, onun istediği gibi yalnızlığımla yaşar giderdim. Yalnızlığım, sırdaşım benim. Ne geceleri devirdik beraber, daha nicelerini deviririz bir sigaranın dumanında değil mi?


Sigaramın dumanına sarsam saklasam seni, diyor uzakta bir ses. Duyuyorum o sesi, gitme diyor, gitme... Ama kime dediği belli değil, öyle ortada bir ses dolanıp duruyor. Üzerime alınıyorum. Gitmek istemiyorum, kökleri koparılan çiçekler gibi, acıyor yüreğimde bir yer, köklerim, ne zaman bir toprağa tutunsa, hep koparılmadı mı çiçeğim. Düşündükçe o zamanları; bir damla kırmızı oluyor gözlerim, bir damla koyu siyah yüreğim. Açmadan solan bir goncada yüklü ümidim, sönüyor renklerim, içten içe, köklerime kadar çürüyor yeşilim.

Aşk, yüreği acıtmaz değil mi, peki neden acı çekiyor yüreğimin odacıkları. Kapakçıkları neden kapanıyor ağır ve küflü ve büyük gürültüler kopararak. Biri duyar da koşar mı sanıyorum.

Böyle durumlarda, bir sen koşarak geliyorsun yalnızlığım. Sen hiç beni terk etmedin ki. Söylesene seni büyütmek için nedendir gidip uzak bir yüreği kendime yakın hissedişim. Sen daha önce de böyle bir an'da büyümemiş miydin içimde. Ey yalnızlığım, yüreğimin hafızası yok benim. Sanırım ki, hoşgeldin, sefalar getirdin. Sanırım ki, çok uzaktan geldin. İçimdeymişsin, içerimde bir köşede sessizce beklemişsin trenlerimin kalkış saatini. Haydi ayaklan, şimdide çalıyor gitme vakti. Son kez çanlarını çaldı yürek. Gel de ona, sen bari eşlik et.


Temmuz 2010

* Tarihi yazıp attım arşive. Bloglarda gezinirken denk geldim, Levent Yüksel'e... Aşk mümkün müdür hala, diye soruyordu bana. Mümkündür dedim; sevmeye emek harcamak isteyenler için, aşk mümkündür pek ala. Ve hem şarkıyı hem de yazıyı paylaşmak istedim karanlık bir akşamda.






Fotoğraf
Continue reading Karanlığa Mektuplar - 1
, ,

Aşka Dair - 5

Gecenin serinliği, sigara dumanlarının gölgesindeki omuzlara dokundukça ürperiyordu kadınlar. Anlatıcı, izin isteyip gittiğinde iki kadının konuşmaları geliyordu uzaktan, konuştuklarını duyurmak istemedikleri fısıltılarından anlaşılsa da, rüzgara yenik düşüyordu kelimeleri ve mutfak dolaplarından birinde asılı kaldı: Ne kadar şanslı, deyişleri...

Ev sahibi olarak, mutfakta hazırladığı yemeğe odaklansa da, evet dedi, iç sesi. Adamı öptü, dudakları dudaklarındaydı. Anlatıcı gecenin yoğunluğunu hafifleteceğini umduğu makarnanın suyunun kaynaması ile düşünden uyandı. Mutfağın tezgahına yaslanmış bedenini, iş yapabileceği kadar uzaklaştırdı. Büyükçe bir tencereyi ocağa, ısıtıcıda kaynayan suyu  tencereye, 'aldente' pişirecceği 'ıspanaklı tortellini'leri kaynamış olan suya koydu. Onbir dakikası vardı üzerine hazırlayacağı sos için. Dolaptan, mis kokulu tereyağını, kremayı ve dolmalık fıstıkları,  bir diş sarımsağı ve yeşil yapraklı fesleğenden kopardığı bir dalı çıkarttı ve mutfak tezgahının üzerine koydu. Ocağa koyduğu büyükçe bir tavaya, yağı koyması ile erimesi bir oldu. Yağ bir tatlı kaşığı bile yokken, üzerine eklediği dolmalık fıstıklar neredeyse bir avuçtu.

Düşük ısıda, yağı yakmadan fıstıkların renkleri dönünceye kadar bekledi, sarımsağı, bıçağın geniş yüzüyle bastırarak ezdi ve tavaya bıraktı. Baskın bir sarımsak tadı olsun istemiyordu, amacı sadece bir tutam lezzet katmaktı. Baskın olan tadın, tortellini olması şarttı. Sarımsağın kokusu karışınca kavrulmuş fıstıkların kokusuna, kremayı ekledi, ateşin altını mum alevine getirdi ve kremayı kaynatmadan ısıttı. Yumurta şeklindeki mutfak saatinin uyarısı ile tencerenin altını kapattı, biraz çukurca bir makarna kaşığı ile sularını süzdürmeden, tortellinileri alıp soslu tavanın içine koydu, teker teker ve nazikçe sosla buluşan tortelliniler, fıstıkları çapkın bakışlarıyla kendine yaklaştırıyor, oluşan bu tablo yemelik değil de giderek seyirlik bir hal alıyordu. Tenceredeki son tortellini de kendi fıstığı ile kaynaşınca, şöyle bir çevirdi tavanın içindekileri. Çukurca tabaklar aldı, uçuk yeşil tonunda, büyükçe bir tepsiye, yeşil büyük boy peçeteleri, çatal kaşığı, karabiber öğütücüsünü ve tuzu koydu. Çukurca tabaklara, on-oniki tane tortelliniyi özenle yerleştirdi. Üzerlerine biraz daha sos gezdirdi. Peynir rendesi ile, bir kaç ay önce gittikleri Floransa'dan aldığı  'permazan'dan rendeledi. Üzerine incecik kıydığı fesleğenlerden bir tutam gezdirdi. Bir kaç yaprak fesleğen ve yarım kesilmiş bir 'çeri' domatesle tabağın kenarını süsledi. Kokularını içine çeke çeke, tepsi ile balkonun yolunu tuttu. Tepsiyi masaya bıraktı ve müziği değiştirmek için tekrar içeri girdi. Buika'nın buğulu sesi, balkonun camlarına dokundu, ve perdelere, usulca çıkıp balkon kapısından; gözü yaşlı kadına ve dalıp giden diğerine ve gözleri ışıl ışıl olan kadının yüreğine değdi.  Kadın balkona çıkmadan bir kaç mum daha yaktı. Gece uzun olacaktı...


Devamı yazılıyor...
Fotoğraf: Google İmage

Continue reading Aşka Dair - 5

Cuma, Temmuz 09, 2010

,

Aşka Dair - 4

Bir yatak odası gelsin gözünüzün önüne. Sallanan bir koltuk. Hakim renkler; şeker pembe, krem, eflatun ve lila... Odada iki tane yerden aydınlatma. Duvarda tablolar. İki küçük halı, yatağın yanlarında, yerler ahşap parke. Kadın, uzanmış yatağa, yerden aydınlatmanın bir tanesi açık sadece, kendisine uzakta olan. Bir kaç kutu var karşı köşede, balkon kapısının hemen yanında. Belli ki anıların yükü o kapakların altında. Müzik çalıyor fonda: Vocal Jazz... Gece uzun, gece yalnız, gece karşılıksız.

Şimdi de sokak aralarında dolaşan kadını getirin gözünüzün önüne. Bilmediği sokaklarda meraklı ama ürkek dolaşan bir ev kedisini hayal edin. Kadın, kırık bir aşkın köprülerini yakmış bir kaç gün önce, öylece herşeyini geride bırakmış bir hayat yolcusu. Dolaşıyor; kelimeler, çeşit çeşit duygular arasında gecenin karanlığında. Derken, bir adam omuz atıyor ta yüreğine. Kadın sarsılıyor gece gece. Hiç bilmediği o sokağın daha başında anlıyor, o sokağın onu çağırdığını. Korkuyor ama devam ediyor ileriye, sonra bir patika buluyor, patikanın sonu bir bahçeye açılıyor. Kadın hala yatakta, bahçedeki mürdüm eriklerine bakıyor, yüzünde bir gülümseme. Bahçede masalar, üzerinde az önceki mangal partisinden arta kalan kahkahalar. Eline alıyor bir tanesini, gülüyor ölesiye... Sonra devam ediyor, denizin kokusuna doğru... Kadın, hala yatakda.

Şimdi, denizi getirin gözünüzün önüne. Dalgalar normal bir insan boyunu aşıyor, hırçın bir deniz, koyu lacivert gecenin karanlığında ürkütücü hatta. Kadın, dalgalara kaptırıyor duygularını, şahlanıp çoşuyor deniz; köpük köpük. Kadın, heyecanlarını kumsala bırakıyor, kendi elleriyle. Denizin dalgası gelip de götürmezse izleri, adamın onu takip edeceğini umuyor. Adam geceden bahçeye bırakılmış bir tebessümün izinde bir dedektif gibi ilerliyor. Yolu sahile çıkıyor. Kumsaldaki iz, onu alıp kadına götürüyor. Kadın sabah uyandığında posta kutusunda bir mektup, iki satır buluyor:

illa bir ayrım söz konusu olacaksa, kulaktaki ses olmak daha değerli sanki...





Adam, kadının onun kulağına fısıldayacağı şarkıyı henüz bilmiyor. Kadın, mektuba gecikmeden cevap yazıyor:

illa bir iz kalacaksa yürekte kalmalı, en derini o olmaz mıydı?
öyle bir ses ve tat olmalı ki hatırladıkça yürekte bir çarpıntı başlamalı...
hatta düşündüm de ses ve tat yetmez, aşk; 5 duyuya da hitap etmeli ki, aşk olsun...
damakta tat, tende iz, kulakta ses, gözde fer, içte his...
Anlatıcı, yüreğinin kapılarını araladığında, o şarkıyı da mırıldanmaya başlıyor. Masadaki diğer kadınların şaşkınlıkları bulutlara değiyor. Kadın şarkısını bitirince, zaman kaldığı yerden devam ediyor. Kadın bir şarkı boyu; gözleri kapalı , az önceki tabloyu resmediyor: Kadını, adamı, sokağı, bahçeyi, mangalı, masayı, denizi, dalgayı, kumsalı ve izleri...

Soru işaretinin ucu bu sefer kadınların yüreğine değiyor: Bu hikaye gerçek olabilir mi? 


Devamı da yazılacak...

Continue reading Aşka Dair - 4
,

Aşka Dair - 3

Dinleyiciler sabırsız, anlatıcı az önceki hikayenin ağırlığından sıyrılmış ama temkinli... Beklentisi yüksek dinleyici, ikinci anlatacağı hikayeyi kısa ve heyecansız bulabilir miydi? Ne de olsa, dinleyicinin kıyaslayacağı, on yıl ile on gündü. Anlatıcı, derin bir nefes aldı, dinleyiciler de biralarından birer büyük yudum. Anlatıcı başladı söze: Uzaklıklar da aşka dair. Gözlerine bir gülümseme yayıldı. Parladı cildi, canlandı sesi. İkinci hikaye sözlerden başlayacak ve gözlerde bitecekti. Sesi, fısıltının bir ton üzerindeydi...

"o trende diyor... karşılaşmasaydık diyor... diyor... diyor!.. iki damla yaş yerinde duramıyor ... eski kente bir kaçış, bir hayata dokunuyor... bir hayat hayata akıyor, on evvel zaman önce..."

Bu cümlelerle bitirmişti yazısını, ilk kez o yazısından sonra döküldü kelimelerim, akıp gitti o gece zaman. Saatler saatleri kovaladı. Bıraktığı izleri rastgele okuyordum ve kendimi kaçınılmaz bir biçimde ona yakın hissediyordum. Nasıl da hayranlıkla tanıma isteği doğdu içimde. Adam belki ki, bir aile babası, sevecen, samimi ve yürekli... Onun da dediği gibi, bir hayat belli ki, bir hayata akıyordu, orada, o anda, o kelimelerle... Zamanı şimdiydi.

Anlatıcı bir ara, biliyorsunuz değil mi, bir adamın çocuklarını büyütmesi ne değerlidir, dedi. Biri; iki çocuk sahibiydi ve hala evdeydi, diğerinin ise tek çocuğu vardı ve babası oğlunu yılda bir kez görüyordu - o da hepi topu 10 gün- çocuk olduktan iki yıl sonra boşanmışlardı.  Zaten çocuk büyüdükçe de, bu konuda artık kendi kararını kendi almak istiyor ve babasını görmeyi reddediyordu.   Kadınlar, kendi dünyalarına dönüp, derin soluklar aldılar. Anlatıcı onlara bir süre izin verdi. Biralardan birer yudum daha alındı, derinleşen sessizliği bozan,  böyle bir baba özlemini başları ile onaylayan kadınlardan biri oldu. Sen böyle anlatınca, böyle bir adamın varlığına inanmaya yüreğimi yeşertiyorsun biliyor musun, dedi. Anlatıcı, kadının omzuna dokundu, o elin yüreğe kadar gideceğini biliyordu. Bir damla gözyaşı olup aktı duygu. Masa sustu. Üstelik anlatıcı, adamın iyi bir sevgili olacağına dair bir öngörüsünü de bir kaç alıntı ile onlara da aktarmayı başarmıştı. Bu durum, masadaki herkesin "böyle bir adam var mıdır" sorusunun cevabını aramasına sebep olmuştu.

Sonra... Sonrası bir mucize gibiydi.

Anlatıcı, anlatmıyor, yaşıyor gibiydi. Söylediği her bir kelime, kanatlanıp kelebek oluyordu, uçuç böceği, sonra bir ortanca, bir gelincik, bir çocuk sesi, bir şarkı... Her bir kelime, bildiğin yaşıyordu, öyle yoğun, öyle duyguluydu.




Aralarında, ritmi sürekli gelişen diyalogları tek tek anlatırken, aklına bir geceleri geldi, biraz muzip biraz oyun biraz gerçek biraz düş bir an.

gecenin bu saatinde şarap olmak istedim ya da notaları elle çalınan bir şarkı...
karar veremedim...
hangisinin izi daha kalıcı olur bilemedim :)
damaktaki tat mı, kulaktaki ses mi daha derindir acaba?

Kadınlar; eee...  ne cevap verdi, diye heyecanla sordular, gözlerindeki soru işaretlerinin ucu, anlatıcının yüreğine kadar değdi. Anlatıcının yüzünde bir gülümseme, nasıl da keyifli; durdurdu zamanı o karede. O geceye gitti. O duygulara, o duyguların saflığına, içtenliğine, çıkarsızlığına, beklentisizliğine... Bir an'ın kendilerinde yarattığı duyguları paylaşmanın ötesine geçmeyen o saatlere, kelimelere... Açtı yürek kapılarını, içinde ne varsa aksın istedi o gece.




Yazılmaya devam ediyor...
Continue reading Aşka Dair - 3

Perşembe, Temmuz 08, 2010

,

Aşka Dair - 2




Bugüne kadar ödenmiş en yüksek bedelle sahip olunabilecek bir tablodur aşk, ve söyleyin der anlatıcı: Böyle bir tablo kaç el değiştirebilir. Uzaktan bakarsınız sadece, eğer o da biraz şanslıysanız sergilendiği yürek açarsa kapılarını size... Ve bu paha biçilmez tabloyu ancak, sahiplerinin izlerinden ayırt edebilirsiniz. Derindir çizgileri ve renkler, gidiyordur bir uçtan bir diğer uca renk paletinde ne kadar renk varsa, ve her bir renk değmelidir yürek uçlarıyla yaşanan anların üzerine. Bir kelebek olmalıdır krem rengi üzeri mavi benekli, bir rüzgar gri, bir kıyı yeşil, bir liman mavi, bir fırtına koyu, bir gökgürültüsü şimşek kırmızı, bir frezya beyaz, bir kır çiçeği mor ve güneş olmalıdır turuncu ve bir tarlada gelincik; yabani ve kırmızı ve lila olmalıdır lisiyantus ve nehir olmalıdır saydam ve su olmalıdır duru ve ortanca top top, ve gökkuşağı olmalıdır her renk ve siyah olmalıdır ayrılık. Doyumsuz bir karmaşanın içindeki dinginlikse hissettiğiniz, işte budur  aşk.



Tablolar / Monet / Google İmages


Devamı Yazılıyor...



Continue reading Aşka Dair - 2

Çarşamba, Temmuz 07, 2010

,

Aşka Dair - 1


Üç kadın balkonda oturuyor... Biri hikaye anlatıcısı, insanı, insana, insanca anlatma telaşıyla aktarıyor yaşanmış olanı, yaşananı, yaşanacak olanı.  Geçmiş zaman aşklarının kapıları aralanıyor sohbetin en koyu yerinde. Geçmiş zaman aşkı dediysek, hepi topu iki tane. Anlatıcı durur mu alıyor sazı eline.  Üç kadından biri yönetici, biri doktor biri de, dedik ya hikaye anlatıcısı, onun işi bu.

Gözlerden başlıyor ilk hikaye, sözlerle son bulacak. Bir varmış... Bir yokmuş ağzından dökülmüyor. Bir adam, bir de kadın varmış. Adamla kadın göz göze gelmiş. 

İlk hikaye on yıl süren bir aşk hikayesi; miş'li geçmiş zamanın içinde yoğuruyor anlatıcı hikayesini,  yer yer durup, düşünüyor: Sanki gözünün önünde bir sahne, olup biteni, perdesi aralık kalmış kulis kapısından görebildiği kadarıyla aktarıyor gibi. Saatler, tik tak, tik tak işliyor kendi ritminde. Yelkovanla akrep, el ele tutuşup yağmurda dönerek zıplayan çocuklar gibi şen, dönüyor da dönüyor. Tam 34 dakika 24 saniye boyunca anlatıcı susmuyor. Kadınlar kah ağlıyor, kah gülüyor, kah susuyor, kah  ağızları bir karış açık şaşkınlıkları donuyor. Gözyaşları, pınarlarından az sonra akmaya hazır beklerken, kadın tempoyu aniden yavaşlatıyor, sonra hızlandırıyor... Kelimeler, anlar, heyecanlar havada uçuç böcekleri gibi, oradan oraya konuyor, yavaş yavaş yürüyor. Dinleyicilerin pınarları istemsizce akıyor, doluyor, boşalıyor, sonra tekrar doluyor, duruyor; yerini bir tebessüme bırakıyor, bazen sonu gelmez bir kahkahaya, sonra yeniden akıyor, oluk oluk, peçeteler yetmiyor, rimeller yanaklarda bir yol olup uzuyor. Anlatıcının sesi iniyor. Anlatıcının sesi yükseliyor. Anlatıcı dekorcu oluyor; mumlar sahne ışığı, bir ara sahne amiri ve bir ara kostüm sorumlusu. Son provada müzikler canlı çalınıyor. Oyunu yazan, oynayan, yöneten hep o. Anlatıcı, perdenin kapanmasına yakın, bir suflör gibi fısıldıyor: Ayrılıklar da aşka dair.

Bir ara veriyor kadın, içkiler tazeleniyor. Masada küçük parçalara bölünmüş incir, beyaz küçük kapaklı bir porselende duruyor. Kavrulmamış taze bademler ve ceviz içleri, sapları çıkartılmış kirazlar biraz buzlukta bekletilmiş; sıcağa çıkınca terlemiş hallerinden belli ve kabuğu soyulmuş ve küçük küçük dilimlenmiş kayısılar üzerlerinde minik kokteyl çatalları ile ince uzun beyaz porselen bir tepsi içine dizilmiş; kavuniçi, yeşil ve sarı desenli üç ayrı çukur porselende sunulmuşlar her zamanki gibi özenle hazırlanmışlar belli. Koyu lacivert, el yapımı, cam çanakta ise kavrulmamış fındık var. Masa öyle zengin değil, biralar buz gibi, güneş az önce uğrayıp geçtiği balkondaki yeşillere şifa olmuş, canlı ve parlaklar. Toprak, konuklar gelmeden önce aldığı suyla kokusunu salmış balkonun dört bir yanına. Masa, oval ve tam üç kişilik. Anlatıcı ortada, kadınlar sağlı sollu tutmuşlar hayatın uçlarını. Hayat, az sonra masaya dökülen kelimelerde yeniden can bulacak, fıstık yeşili masa örtüsü, anlatıcının her bir kelimesi, vurgusu ile daha da canlanacak. Dinleyicinin her bir gözyaşı, her bir kahkahası ile yaşam elle tutulamaz, görülemez ama hissedilebilir... Gece ilerledikçe bir tablo gibi hayranlıkla seyredilen bir nesneye dönüşecek yaşananlar. Ne tezatlık!



Devamı Yazılıyor...



Continue reading Aşka Dair - 1

Salı, Temmuz 06, 2010

,

DİÇ / Uzun İnce Bir Yoldayım



 
Haberdarsınız mutlaka ama, ben kendime de bir ödev olması için koymak istedim dünyama...
İnsanların; inandıkları, savundukları ve sahip çıktıkları adına attıkları somut adımları kendime bir anlamda ayna gibi tutmak istedim.

Ben bu türküyü de çok severim...
Daha önce de, Divane Aşıklar'ı çalmışlardı ki,
onun yeri bambaşkadır yüreğimde...


Şimdi bir kere de siz DOĞA İÇİN ÇALın derim...
İnanın pişman olmayacaksınız...




Doga icin Cal 2 / Uzun ince bir yoldayim 
Continue reading DİÇ / Uzun İnce Bir Yoldayım

Şair Olup Yazasım Var (dı)






Kırlara yayılasım var, denizlere bakasım uzun uzunnn...
Aşkı koklayasım var,
Havada uçuşurken kelebeklerim,
Öyle şair olup yazasım var

Hani cansever böler ya sevdiğini günlere

İşte öyle;

Seni günlere böldüm, seni aylara
Daha yıllara, yüzyıllara böleceğim
Ve her zaman söyleyeceğim ki beni anla

Yüreğim oncalarca yangınların küllerinden yeniden doğdu
Ama eskitildi, yıpratıldı, minesi çatlamış bir diş gibi
Var,  var ama biraz kırık senin de bildiğin gibi.

Böyle eskitilmiş de olsa bu kalbi
Minesi çatlamış bir diş gibi durduracağım karşısında




Sana bir aşk şiiri yazmak isterdim bugün, uzandığım kırlarda
Ama bilirsin;

Şiirler söylenir, şiirler biter
Biz bu sevdayı neresine sakladıktı sen ona bak da
Kahverengi avuçlarına mı gözlerinin
Tam oradan mı kahverengi yağan bir aydınlığa.


Avuç içlerimin terinde, akıyor bir kahverengi gözyaşı
Oysa ben bugün kapımı açıp çıkacaktım dışarı
Atacaktım kendimi sonsuz yeşile
Bırakacaktım içimi derin maviliklere
Sonra, sonrası yok işte,
Oturdum kaldım bu kanepede
Bekliyorum
Gelişini

Bütün günler yenileşir her bekleyişte
Ve bütün dünler, bütün geçmişler
Kapını açarsın ki bir de, hiç kimseler yok
Çaresiz, benim sana gelişim de hep böyle.





En fenası da ne biliyor musun
Bir aşk şiiri yazacaktım ben sana
Dün akşam da niyetim buydu aslında
Oturdum balkona aldım elime kalemi
O bulut geçmeseydi
ve o yıldız tek başına
pürüssüz bir mücevher gibi
ışıl ışıl
parlamasaydı.
Bir aşk şiiri yazacaktım ben sana
Öylesine şair olup yazasım vardı ki
N'olur beni anla!

Dün akşama doğru turuncu bir bulut geçti
Sonra bütün bulutlar hep birden geçti
Anılar, anılar, belki hepsi bir kelime






Fotoğraflar / DeviantART
Şiir / Edip Cansever - Seni Günlere Böldüm



Continue reading Şair Olup Yazasım Var (dı)