YAŞAMIN TADI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YAŞAMIN TADI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ocak 2026

Fotoğraflar Dile Gelirse: "İkiydik, bir olduk, aynı kökte hayat bulduk"





Üç yıl kadar önce;

çalıştığım üniversitede basın bürosuna gelen genç fotoğrafçının siyah beyaz fotoğraflarına bakarken bunlardan bir ya da ikisini istiyorum dedim. Fotoğraf sohbetlerine, mekanlar, geziler ve tabi ki maviş konu oluyor, o bizim gezilere ben onun fotoğraflara hayran kala kala cümlelerin sonunu zor getiriyorduk. Gidip gelip yenileri eklenen seçkisinde ben her seferinde dağda ve karda çekilmiş ağaç fotoğraflarında takılı kalıyordum. Biraz yalnızlık gibiydiler, biraz ıssızlık. Adını koyamadığım bir şey. Beni çeken neydi bilmiyorum ama her gördüğümde resmen büyüleniyordum. 


İki yıl kadar önce;

yanına gidip, "emekli olacağım ve göçeceğiz buralardan, sözün söz mü, bir duvarımda siyah beyaz ağaçlardan olsun istiyorum" dedim, "Hediyem olsun abla, seç hangilerini istiyorsan" dedi. Bir ödeme yapmamam konusunda altını çize çize cümleler kurdu. Sağ olsun. Araya epeyce bir zaman girdi, aylar ayları kovaladı ve emeklilik tarihim kesinleşti, Orhanlı'daki ev de epeyce belirgin hale geldi. Dikildim başına açtık klasörü dört fotoğraf seçtim. "Sana bunları hediye ediyorum ama baskıları senden" dedi. Baskının çerçevesiz kanvas ve siyah beyaz olmasını da kendisi önerdi. Beni bir fotoğraf stüdyosuna yönlendirdi. Oradaki üstat ile formatları belirledik, taşınmadan bir hafta önce baskıları aldım ama fotoğrafların baskılı hallerini asıl sahibine gösteremedim. Baskıları alınca fark ettim ki seçtiğim üçlünün bir de cümlesi var, dilimin ucuna öylece geldiler, zahmetsizce yani.


"İkiydik, bir olduk, aynı kökte hayat bulduk. "


Dökülüyordu kelimeler avucuma. O fotoğrafları neden bu kadar sevdiğimi ilk kez o gün anladım. O yüzden gönlüm ikisini kare birini de dikey istemişti. Bizdik bu fotoğraflar, iki farklı kişiydik, evlenince, bir süre, birbirimizin gölgesi olduk, bazen o ben, bazen ben o. Oysa gün geçtikçe, kök salıyorduk, harman oluyorduk. İkimizin de farklı zevkleri, dostlukları, lezzetlerle kurduğu bağ, yaşamaktan öğrendiklerimiz, geleneklerimiz, inançlarımız, travmalarımız, yaralarımız ve yaraları iyileştirme biçimlerimiz vardı ve benzersizdi. Neyse ki, tecrübeli birer yolcuyduk, zamana güvendik, birbirimize ve benzeşen tek yönümüze,  yaşama arzumuza, sıkıca tutunduk. Yanılmadık, yollarda birbirimizi tanıdık, kök saldık, saldıkça yeşerdik;


Üçüncü yıl notuna şöyle bir cümle düştüm; "sen benim en güzel aynam oldun, içimdeki "iyinin" yeşermesine, gelişmesine ve ehlileşmesine hep ışık tuttun"


Dördüncü yıl notuna ise, "ışıl ışıl bitti 4 yıl" cümlesi ile başlamışım. 

Sonraki yıllarda düştüğüm notlardan bazılarında ise şu cümlelere yer vermişim. 

"ben seninle geriye dönüp bakmayı değil de bugünü yaşamayı sevdim... ben seninle yaşı kaç olursa olsun, çocuk heyecanıyla yeni şeyler denemek konusunda cesaretli olmayı öğrendim. ben seninle en çok yolda iki yolcu olmayı sevdim. "


Sonra "covid" geldi, evlere kapandık; o dönemin notlarında ise şu cümlelere yer vermişim.


"yollarda olmak kadar evde oturmak da maceralıydı, peş peşe covid olduk, böylece hastalıkta sağlıkta varlıkta yoklukta birbirimize yoldaş olduk."


"bu yıl da çoğaldık üstelik sadeleştik, yine yeniden yollarda olalım."


"Bir film repliğinden* bir hayat öğretisi çıkartmak, bir yolculuktan bazı dersleri tekrar etmek gerektiğini anlamak... Yedi de bitti, nicelerine... Derin, içten, samimi ve sarmalayan ve kucaklayan sevgimizle"

Galiba başarabildiğimiz şeylerden biri de "öğrenmek" oldu, saygı duyarak, alan açarak, destekleyerek, anlamaya çalışarak ve dinleyerek. Kök dediğin beslenmekti, biz farklılıklarımızdan beslenmeyi öğrendik, o farklılıklar bizi geliştirdi, doğanın döngüsü gibiydi hayat. Topraktan göğe, buluttan toprağa. Her biri biricik ve benzersiz kar taneleri, parmak izleri ya da örümcek ağları gibiydi yaşamlarımız; yollarımız, bizi biz yapanlar, yaralarımız, sevilme biçimimiz, sevdiğimiz yemekten aldığımız hazzın farkı, kırılganlıklarımız, inatlarımız, kararlılığımız, hayallerimiz, gülümsememiz, kahkahamız, kavgamız ve sarılışımız... Farklıydı! 

Yolda iki yolcu olma halimiz güçlendikçe; güzel geçiyordu yıllar, notlara bakıyorum da, yüzümde hep gülümseme... Şans kapıyı çalınca kıymeti de bilmek gerek. Sanki yıllar sonrasını görmüş gibi bir not düşmüşüm;


"ne güzel koyuyoruz her bir tuğlayı, taşı toprağı, suyu, güneşi, kumu, çakılı üst üste. İnşası zor bir kuleyi, bir de yetmiyor işliyoruz ince ince, hayaller kuruyoruz, masalları yeniden yazıyoruz, şiirler adıyoruz anlara, şarkıları besteliyoruz sil baştan."


On bir yılı geride bıraktık, biz ayrı dallar olmayı başardık, yolda iki yolcu olmayı sevdik, her ne olursa olsun yola, yüreğimize ve güzel günlere inanmaktan hiç vazgeçmedik. Yorulduğumuz da oldu, pes edip durup beklediğimiz de, bakıştık öyle şaşkın bir süre, gülüştük sonra, hadi dedik, hadi kalkalım bir kez daha, yarınlar daha güzel olacak biliyorduk, hem hayat dediğin nedir ki, inişi ve çıkışı olmayınca.


"senle ben aile olduk, birbirimize yuva olduk, dost olduk, sırdaş olduk"

"ilk görüşte aşk değildi hikayemiz, senle ben yol aldıkça, çok ve derin bir sevgi ile bağlandık."

İkimizin de kendimiz olabilmeyi başardığımız bu yolculukta öyle güçlü ve yaygın bir kök saldık ki, yönlerimiz farklı olsa da, aynı gövdede can bulduk, yolda olmayı da yolcu olmayı da çok sevdik.

Bir gün baş ucumda uzunca bir notla uyandım; içinden bir cümleyi alıp, yüreğimde sakladım; 

"En büyük mutluluk sevdiğini mutlu edebilmektir. Mutluluk, hayalini kurduğun yuvayı, sil baştan inşaa etmektir."

O fotoğrafların uzun hikayesi de bu anlattıklarım işte...

Bir cümle ile özetlemek de ne lütuf ama... 


"İkiydik, bir olduk, aynı kökte hayat bulduk."


Fotoğraflar elimde epeyce bir dolandım evde, en doğru yeri bulmalıydım. Evin girişinde düşündüm önce ama oranın tonları ile uyuşmadı. Yatak odasında hayalini kurduğum bir köşe vardı: kitap okuma köşesi. Sabah gün ağarırken, üzerimde yumuşak dokulu bir diz battaniyesi, abimden aldığım sallanan koltuktayım. Bu tablolar o duvara çok yakışacaklardı. Hissediyordum. Koşarak gittim ama çıplacık kaldılar duvarda. Asamadım. Durdular pofuduk plastikler içinde dolaplar üzerinde. Eve taşınmamızdan nice zaman sonra o köşe tamamlandı. Fotoğraflarını çektim. Tuhaftır ki, gene bir boşluk vardı, bir türlü içime sinmeyen bir şey. Kapı çaldı, komşum elinde büyücek bir saksı ile kapıda belirdi. Oydu, içim kıpır kıpırdı, saksısını bakır bir kazana koydum. İşte şimdi tamamlanmıştı. Aslında bir eksik daha vardı, o cümle de duvarda yerini almalıydı ama nasıl? O da zamanını bekleyecekti. Biliyordum. Gülümsedim.

2025 yılı Aralık ayında, 

İnstagram için bir reels videosu hazırladım. İlk defa bir videoyu seslendirdim, yayınladım ve fotoğrafların sahibi olan Hakan Aydın'a da haber verdim. Bir mesaj atıp teşekkür etmeyi de unutmadım. "BA-YIL-DIM" diye bir mesaj geldi. "Abla ne kadar güzel olmuşlar" 

Cümleyi ona da söyledim.


"İkiydik, bir olduk, aynı kökte hayat bulduk. "






"Birlikteliğin evreleri gibi geldi bana, iki insan karşılaşır, ayrı köklerden gelirler elbet ama zamanla biri yek diğerinin gölgesi olur, ışık gitti mi, asıl olan ayakta kalır, suret olan silinir gider, oysa kıymetli olan birlikte yeniden kök salıp kendi yönünü bulmaktır. "

"Bu üç fotoğraf gören gözden hisseden gönüle bir yolculuk yaptılar, bir hayalin parçasıydılar bir gerçeğin ta kendisi oldular. "

-----


Evimizin ana kapısından girince görünecek şekilde, duvarda şöyle yazıyor; 

bu biziz, bizim hayatımız, bizim hikayemiz, bizim evimiz. 


"bin şükür"


-----

* Kamera geniş açı mutfağı görür, kavga eden bir çift vardır; adam kadına döner,
 "hangimizin haklı olduğu önemli değil, bu kavgadan ne öğrenerek çıkacağız, asıl önemli olan bu"


-----




03 Ocak 2026

İki Kapının Hikayesi*








Bundan 2 ya da 3 sene önceydi. Yok yok çok daha önce, 10 yılı vardır. Canım H., dedi ki, biz neden babanın köyüne gitmiyoruz. Çıktık yola, ki severiz. Kaybola kaybola vardık köye, köy merkezinde konumlanmış dedemin evinin bir yanı çökmüş, tamir görmüş ama yaşanmayınca kar etmemiş, yıkık dökük evinin önünden geçtik, halamın evinin önünde durduk. İçimde bir kurt, yıkık da olsa git dedi. Ertesi gün gittik, altı dam üstü kerpiç ahşap karışımı iki göz odalı, sahanlığında şimdinin şöminesinde yemek pişen ocağı, hemen sol ahşaplara çakılmış çeşitli çivilerle tutturulmuş, tencere, tava ve gene ahşaptan bir raf üzerinde duran bardakları ile buram buram ebem, dedem ve babam kokan evin ahşap yıkık merdivenlerinden çıktık, ev harabe gibiydi. Onlarca yıl sonra evde sağlam kalan pek de bir şey yoktu. Çocukluğumdan kalan kokunun yerinde ağır bir toprak kokusu hakimdi. Bir sandık, almadığıma sonradan çok pişman olacağım ve ocak içindeki sac ayağına uzun uzun bakıp, çocukluğumun kısacık, kısıtlı ve silinmiş mutluluğunu anlattım. Sandıktan çıkan iki adet keçi yününden dokunan, döşeme altı olarak kullanılan kilimi yanımıza alıp, enişteme sağlamca kalan iki kapıyı ve iki odanın birinde bulunan gömme oyma dolabı bir şekilde bizim için korumasını rica ederek ertesi gün köyden ayrıldık. Sonraki yıllar "enişte ne oldu kapılar, napacan o eski şeyleri sen, yahu sen aldır onları ben gelip alacam, sen gelemen artık buralara" diyalogları ile gelip geçti ve bundan iki yıl önce, ilk gidişimizden 6 yıl sonra yani, biz bir kez daha köye gittik. 


Kocadağ'a sırtını yaslamış, Melikler Yaylası'nın oksijen depolarından beslenen, Isparta'nın Şarkikarağaç beldesine bağlı, 1150 rakım da bulunan, doğusunda yer alan ve şimdilerde kuraklık ile boğuşan dünyanın sayılı tatlı su göllerinden Beyşehir Gölü ile çevrili, dünya mağaracıları arasında 15 kmlik uzunluğu ile nam salmış Çaydere ormanları içinde yer alan Pınargözü Mağarası ile tanınan Yenişarbademli köyüne, "orada bir köy var uzakta, gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür" şarkıları ile büyümüş çocuklar olarak gittik, üstelik bu sefer babam da bizimleydi. Yolculuk geçmişe uzandı, okuduğu okullar, anılar, çocukluğu, yüzdüğü kanallar, kuş kovaladığı ekin tarlaları ve niceleri...

Köy adını, şimdi yerinde yeller esen bademden alıyor aslında, yenişar kelimesi “Yeni şehir” anlamında kullanılmış, bulunduğu alanda orman ağaçlarının çoğunluğunu badem ağaçları oluşturduğu için de burada kurulan köye Bademli (Payamlı) köyü adı verilmiş. Çocukluğumda keçi gibi tırmandığımız dağlarında özgürce badem yediğimiz ağaçlar yok, ne badem, ne gürül gürül akan nehirler, ne göl, ne o domates ve buğday, ne o yufka ekmekleri, hiç biri kalmadı, malum üç harfliler oralara kadar uzandı ve marketten kiraz alıp, beyaz ekmek ile odun kokulu evlerde, anılarla kalakaldık. Umarım Kocadağ ve Melikle Yaylası da aynı kaderi paylaşmaz.

 

Kısaca köyün tarihçesini de aktarayım; resmi kaynaklardan edindiğim bilgiye göre;

M.Ö. 4000 yıllarında Etiler (Hititler),
M.Ö. 1500 yıllarında Frigyalılar,
M.Ö. 800 yıllarında İyonlar,
M.Ö. 600 yıllarında Lidyalılar,
M.Ö. 446 yıllarında Persler,
M.Ö. 190 yıllarında Romalılar,
M.S. 395 yıllarında Bizanslar yörede egemen olmuşlardır.
1071 Malazgirt zaferinden sonra 1142 yıllarında Selçuklu topraklarına katılmıştır.
1810 yılında Konya vilayetine bağlı bir kaza olmuştur.
1868 yılında Osmanlılar’da yapılan idari değişiklik sonucu, Yenişar Kazası da nahiye merkezi yapılmış ve Beyşehir’e bağlanmıştır.

Bu arada çevre köylerle yaşanan arazi anlaşmazlıkları nedeniyle 1870’de Şarkikaraağaç’a bağlanmıştır. 1920 yılında Isparta’nın Konya’dan ayrılarak yeni bir vilayet merkezi olması ile Şarkikaraağaç da bu vilayete bağlanmıştır. 1954 yılında yörede bulunan Bademli, Yenice, (Pınarbaşı) köyleri birleşerek bir belediye teşkilatı altında toplanmıştır. 1957 yılında nahiyelik tesis edilip, Muma (Gölkonak) Köyü de bu nahiyeye bağlanmıştır.

 Nihayet Yenişarbademli 20 Mayıs 1990 da Isparta iline bağlı bir ilçe merkezi olmuştur.


Ortanca ve küçük halam hariç, köyde kalan olmamıştı, küçük halamı kalp hastalıkları nedeniyle erkenden kaybetmiştik. Yine de çok sıklıkla da olmasa halamı ve eniştemi ziyarete giderdik.  Zamanla büyükler göçünce kalan tek miras, ihtiyaçlar da baş gösterdiğinden, köy zamanla beldeye ve ilçeye dönüştüğünden, köyün merkezinde, köşe konumda olan evin yeri de kıymetli taliplisi de pek çok olunca, zaman içinde kimse orada yaşamayacağı için ve yaşamayan ev gene kaderine mahkum olacağı için, eninde sonunda satılmıştı. Köye girerken evin o çökük ve toprak yığını hali hepimizi üzdü. Satın alan kişi henüz bir şeyler yapmamıştı. Öylece çökük bir toprak yığını olarak duruyordu. 
Evin ilk gittiğimiz yıl, yıkılmadan önce ve bizim içine girebildiğimiz halinin fotoğrafını buldum ama ne yazık ki, diğer bellek arıza verdiği için kapıları bulup çıkarttığımız yıllara ait fotoğraflara ulaşamadım. 


Evi alan kişiyi aradık, kaldıysa o yığından kapıları çıkartmak istediğimizi söyledik, sağolsun Canım H.,  o yıkıntıdan iki kapıyı yeni sahibinin de izni ile çıkardı. Yaklaşık 150 yılı hatırlanan gerisi tahmin edilemeyen kapının neredeyse 200 yıllık olabileceği de söyleniyordu. Çam özünden yapılan dökme demirli kapılar 3 adetti, 2'si evlerin (oda) biri kilerin kapısı idi. Oda kapılarına ulaştık ama kiler kapısı yoktu. Odalardan birinde bulunan oyma ahşap dolap da ne yazık ki onarılamayacak kadar parçalanmıştı. Fotoğrafta görünün dam kapısı ise muhtemelen göçüğün çok daha altlarında yer alıyordu ve riske daha fazla girmeyi gereksiz kıldı. Kapıları mavişe yükledik ve Birgi'de zeytin, ceviz, ıhlamur, kestane ağaçlarından çeşitli sunum ve kesme tahtaları yapan asıl mesleği öğretmenlik olan Mavi Ağaçkakan'a götürüp, bunları adam et dedik o da seve seve dedi. 


Biz bu arada, geçen zaman içinde, emeklilik sonrası baharımız için bir köy bulduk, hayalimizdeki yuva için bir ev yaptırdık. Türkiye koşullarında evdeki hesap çarşıya uymadı ve kırmızı pancurları olamadı.


Araziyi aldığımız 2023 yılında bir kaç kez köyümüze gidip, kamp bile yaptık. İlk heves işte. Hayalleri olgunlaştırmak için belki de gerekli zamana ve o mekanda vakit geçirmeye gerek vardı, kim bilir? Sonrasında kendi bahçemizde defalarca kamplar yaptık ve hayal ettik, dedim ya kırmızı panjur dışında gayet de iyi kotardık. 



Mavi Ağaçkakan'la gel zaman git zaman arkadaş olduk. Zamanla dostluğa dönüşen ilişkimiz, sımsıcak sohbetlere açıldı. Harika ailesine masal diyar Birgi'de misafir olduk, kaynaşmak hiç zor olmadı, kapılar onun atölye deposunda zamanını bekledi. Temizlendi, tek bir çivisi heba edilmeden aslına uygun tamirleri yapıldı ve hak ettiği saygı ve sevgi ile okşanarak yağlandı, dönüşecekleri şeylere hazır hale getirildi. Biz de Birgi ziyaretleri bir fırsata dönüştürüp, Gölcük Yaylası'nda defalarca kamp yaptık. 


Uzun soluklu araştırmalar, niyetler, bekleyişler, demirciler tarafından tutulmayan sözler sonunda nihayet 2025'in son aylarında Mavi Ağaçkakan'ın da içine sinen istediğimiz gibi bir sonuç aldık ve biri salonun baş tacı diğeri yatağımızın başı olacak iki kapı için gerekli parçaları tamamladık.


Bu arada Kazım 1000 yıllık zeytinin gövdesinden çıkan iki güzel lata gösterdi, öncelik onundu kalana razıydım, o latadan birini de tv altına sehpa yapmaya karar verdik. Onlarca servis, sunum tahtasının yanında ki yerim olsa hepsini alabileceğim güzellikteki ürünlerinden ikisini de yılbaşı ve ev hediyesi olarak getirince yuvamızın eksik parçaları bir araya geldi.

Eşimin annesinin süt güğümü, bakraçkarı, annemin çeyizinden bir kaç parça eşya, teyzemin bünyan halısı, annanemin tabakları, babaannemin dibeği, küçük halamın kiŕmanı, dedemin bastonu, büyük halamın kahve değirmeni derken baya baya eskiler sever eskiler toplar biri oldum çıktım.



Oldum olası severim antikacıları gezmeyi, eski konakları, sarayları keşfetmeye bayılırım. Kimler nasıl yaşamış, kimler gelip geçmiş meraklanırım. Kuşakları aktaran anı-yemek kitapları ise bu aralar en sevdiğim.

1 Ocak 2026 tarihinde yüzümde kocaman sevinç gülümsemesi, gözümde 2 damla yaşla montajı biten kapıların benden sonrasında hikayesi ne olur bilmiyorum. Kuzey diyarlardan (bana hikaye anlatan dedenin yalancısı çocuk hafızam Kafkasya diyor, babam biz Yörüğüz diyor) ama her durumda bir yerlerden göçerek Isparta Yenişarbademli Köyü'nde yerleşen 3 kardeşten 2'sinin kök saldığı, sırt sırta vermiş iki haneden birinin 8. kuşağıyım. Belli ki, o ilk evin ilk kapıları artık benimle yepyeni bir hikayenin kahramanları olarak devam edecekler yollarına. Babaannem ve ortanca halamın kirmanına gelince sizce de harika birer obje olarak yerlerini bulmamışlar mı?


 

Okura ve kendime bir pişmanlık aktarmak isterim; 

Bütün bu süreçte galiba yanarım yanarım dediğim, geçmiş hafızama güvenmediğimden buraya aktaramadığım bir hikaye var. O üç erkek kardeşin, yol hikayeleri ve köyün kuruluşunun anlatıldığı yıla tekrar ışınlanmak, sırt sırta verip yaptıkları o evlerde yaşananların aktarıldığı  ve çocuk hafızamdan silinmeyeceğini düşündüğüm ak sakallı dedenin de içinde yer aldığı hikayeyi kaleme alabilmeyi isterdim. 


Kazım, namı diğer Maviağaçkakan ahşaba tutkuyla yaklaşıyor, kapıların hikayesini öyle güzel kaleme almış bu nedenle burada da olsun istedim, dayanamadım blog yazıma da başlığı onun yazısından aldım. 



* İki kapının hikayesi...

Ahşap ürünlerin, bizim de topraktan gelmemiz
inancımız sebebiyle midir bilinmez, sıcaklıklarıyla
hepimizin içinde farklı duygular oluşturduğu gerçeği
inkâr edilemez.

Hele ki, o ahşap parçasının geçmişten getirdiği bir
hikâyesi varsa, insanın yüreğinde oluşan o duygu
selleri, gene insanın hayal gücüyle yarattığı
senaryolarla birleşip, ortaya izlemesi müthiş filmler
çıkarıyor.

İşte bu iki kapının tam da böyle hikayeleri var.

İsmet Amcamızın, Kafkas’lardan gelen dedesinin
Isparta’nın bir köyünde elleriyle yaptığı ev maalesef
ki artık yok olmuş ama, bu iki kapıyı son anda enkaz
içinden kurtaran Evren Abla ve Halim Ağabey,
onlardan bir orta sehpa ve bir yatak başı yapıp
yapamayacağımı sorduklarında, hiç tereddütsüz
kabul etmiştim.

Çünkü bu neredeyse 200 yıllık olan hikayede, ben
de kendime küçücük de olsa bir rol bulacak, bu iki
kapının yeni hikayelere eşlik etmelerine azıcık da
olsa aracılık edecektim.

Kapıların temizliğinin bitiminde, İsmet Amcamızın
duygu dolu sözleriyle doğru yolda olduğumuzu
anlamış, iş bitiminde o masa üzerinde içilecek ilk
fincan kahvenin hayalini kurmaya başlamıştım bile! 

Bu iki kapı, sevgili dostlarımız @yolda2yolcu_e Evren
Abla ve @yolda2yolcu_h Halim Ağabey’in yeni
evlerinde, yeni hikayeler yazmaya başladılar bile. 
Kim bilir, sonraki nesillere aktarılacak ne
hikayeler, ne senaryolar barındırıyorlar içlerinde?

Küçük bir dokunuş yapan bir figüran olarak, bu filmi
izlemesi çok zevkli. Fırsat verdiğiniz için çok
teşekkür ediyorum.

Not: Yılların biriken izlerine, aşınmalara ve orijinal parçalarına (videoda görünen kapı kolunun çivisi bile orijinal yerine geri çakıldı) zarar vermeden temizlemeye çalıştığım kapıların ve demir ayaklarının yapım aşaması aslında epeyce uzun sürdü ama, 1,5 dk'ya sığdırmaya çalıştım.


Bu kısa filmi izlediğimde şöyle bir yorum yapmıştım; 

Nasılını bilemediğim bir teşekkür var dilimin ucunda, ağlarsam belki anlatabilirim. 

Şimdi izninizle kendime dumanı üstünde bir kahve yapıp, anlatmaya çalışacağım. 

16 Kasım 2025

Kimin Suçu?


Erkendi, emeklilik zamanını göreceğim ben seni diyenlere inat, sabah 6.30'da açtım gözlerimi. Karanlığa... Ne kadar da ışıksız oluyor günler, doğumu ile batımı arasında 10 saat var yok...

Haftalık gazetemi aldım elime, hala kağıt olsun istiyorum okuduğum gazete, kitap. Evet, köyde günlük gazete takip etmek zor, yaşasın haftalık gazetem.

Gün ağarmaya başlayınca açtım perdeleri, seyreyledim hayatın bana bahşettiği güzellikleri, koca dağ ile selamlaştım göz ucuyla, pembe beyaz toz  bulutlara, uçuk mavi gökyüzüne, tepeden doğmak üzere olan güneşe teşekkür ettim. Isıttım bedenimi o güneşin kollarında, yüreğime su gibi serptim kapı aralığından giren çiy taneciklerinin nemini.

Elimi yüzümü yıkadım, yatağımı havalandırıp topladım ve günlük kıyafetlerimi giyerken düşündüm, sallanan koltuğumun keyfini ne zamandır sürmedim diye.

Sallandım bir iki, çocuk misali uçuverdi kelebeklerim, gazetemi okudum bir süre, ayağa kalkıp bahçeyi süzdüm, çimlerimiz, otlarımız, narenciye bahçemiz, narsız nar ağacı olur mu desem de o henüz bir bebe, çiçek verdi boyuna posuna bakmadan sadece bir tane,  pampaslar ve yalancı ada çayı ile selamlaştım, kadim zeytin ağacına sordum gecesini, üşümemiş sevindim, ne de olsa 8 dereceleri görür olduk buralarda, gündüzleri hayra alamet olamayacak 25'ler insanı sevindirse de, düşündürücü tabi, lavantalara seslendim, sardunyalar ve mercanlar derken, kaktüsler aldı sazı eline, neymiş onları yeterince sevip okşamıyormuş ellerim. Onlarınki de laf! Küstüm ağacı ve mine ağacı laflarken girdim aralarına, susuverdiler, benden ne gizlileri varsa... 

Bu sabah içimdeki çiçekleri sayayım dedim, yetişemedim hızlarına, bir bir çoğaldılar saydıkça. Yüzümde açan gülleri görmeliydiniz, gözümdeki yıldız çiçeklerini ve acem halıları serilmiş yüreğimi, ellerim papatya öbekleri... Vallahi de billahi de kıskanırdınız. 

Birden, ansızın bir acı geldi oturdu yüreğime... Bu topraklarda onca acı varken neyeydi benim sevinmem, çiçek açmam, kuşlar gibi şakımam, hiç mi utanmıyordum. Utandım halimden... Soldu çiçeklerim bir bir, kapandı lavantalar, döktü adaçayı çiçeklerini, naneler bile kokmuyordu. Kuşlar! Ah o bülbül gibi şakıyan kuşlar! Onlar bile sus pus oldu. 

Kimin suçuydu bu? Kim renklerimizi soldurdu? Ya gelmezse bir daha baharlar, ya maviliklere süremezsek gemileri, güneşin zaptı yakındı hani... Ah şair kandırdın bizi... Hem de fena kandırdın. Umut yükledin yüreklere su serper gibi... 

İstikbal göklerde dedik, işimiz gücümüz yokmuş gibi her sabah uyanıp maviye boyadık iyi mi? Yaşarız bir orman gibi kardeşçesine dedik, ne gök bıraktılar ne deniz ne orman... Sardı akrepler dört bir yanımızı. Yeter artık dedim, barış olsun diye, zeytinin dalını aradım durdum, şelaleye düşmüştür diye, vardım dağın başına, ne şelale kalmış, ne ağaç, ne kuş, ne ellerin, durular mı onlar bile gitmişler dedim... Aşk ! Sen nerelerdeydin? Geldi oturdu karşıma, gözlerin durur mu durmadılar, onlar da gittiler... Ben şimdi bir çift gelinciğe yükledim sevdamı, umudumu, özlemimi... Oysa bu topraklarda nice analar, eşler, çocuklar bir gelinciğe bile hasret kaldı. İçlerini hep karalar bağladı. 

İndim dağdan öylece, sessizce, çaresizce, ellerim bomboş, yüreğimde sancılar... Bir duru sözle gönül alana, bir kuru dalla, çiçekle gelene gülerdi gözlerim... Yaralı yüreğim... Git git git gitmeeee kal! Kaldım öylece, sessizce, çaresizce, ellerim bomboş yüreğimde sancılar... Oysa bu sabah yeşermiştim ben, küllerimden... İçerim ben bu akşam, ah bir de rakı şişesinde balık olsam, daha ne isterim bu hayattan. Kederi de sevinci de içinde, içince. Bak alkol demiyorum, yaşamak hali diyorum... Farkında olarak, iyisiyle, kötüsüyle, çok severek diyorum. İçimde bir kelebek kalmış sabahtan... kanatlarını mı çırptı o... Utanma, sıkılma, bırak uçsun... Uçsun ki, umut olsun. 

Peki ya içimdeki utanmaz diye haykıran o ses... O sesi ne yapacağız... Kimin suçu? Söyle bana... Duydun mu uzak diyarlarda "benim" diye haykıran bir ses. Varsa bile, çocukluğumuzun köyü misali... Orada, uzakta, gidemediğimiz, göremediğimiz aydınlıklarda. 

Uç uç kelebek... 
Annen sana terlik pabuç alacak... 
Peki, artık buna hangi çocuk kanacak?








* Yaşamıma değen, Atama, şaire, söz yazarına, şarkıcıya, yüreği yüreğime değenlere, elimden tutanlara, elimi bırakanlara... Beni ben yapan her kim varsa, doğaya, havaya, suya, anama, babama, kardeşime, eşime, dostuma... Bin şükür, bin bir teşekkür... 

09 Ekim 2025

Yapabilirdim!


Hayatımızın yönünü değiştirmeye karar verdiğimiz 2 yıl öncesinde gözümde bir kare canlanmıştı.  Cam önü, sallanan sandalyede, kitabımı okuyacağım bir köşe,  gözün alabildiği bir manzara...





*

Bugün oradayım. 

*

Camın önünde, sallanan sandalyemde,  Buldan işi kareli diz battaniyem, elimde kahvem ve kitabım, fonda fado, yağmura eşlikçi adeta. 

*

Ah hayat,  hayallerden ilham alıyorsun ve kalbimi ısıtıyorsun. Şanslıyım. Bin şükür. 

*

Ercan Kesal'in Yenal Bilgici ile söyleşisinin kitabı okuyorum.  Nostalji kısmında bir kelimeye takılıyorum: "yapabilirdim" 

*

Duygusu güçlü,  pişmanlığı barındıran, keşkesi keskin bu kelime üzerinden geçmişe bir yolculuk yapıyorum.  Yapabilirdimler sıralanıyor, birini seçip peşine takılıyorum.  Vardığım yerde dakikayı bile bulamayacak zaman diliminde soluklanıp, hızla geriye dönüyorum, bu güne!

*

Yapabilirdim yapmadım ve bugün o pencerenin ardından bana bahşedilen hayatı yaşıyorum. 

*

Artık yeni bir kelimeye tutunuyorum. 

"Yaşıyorum"

*

Bin şükür 🧿🙏🍀

07 Eylül 2025

Neler Oldu Neler


Yediemin Canıma Yettin
04.08.2025

Takip etmiyorsanız mutlaka radara almanız gereken bir blog Momentos. Her yazı ve müzik ayrı güzel olsa da benim favorim "bir kelime" günleri. Geçenlerde "yediemin" kelimesi vardı ve benim aklıma bir anım geldi. Ne gündü ve hatta geceydi ama!
Yoruma yazdım, yazarken dedim kendi blogumda da olsun.

İstanbul'un yeri "aşk"tır bende.
Heyecanım doruk olur, on yıl yaşadım, fena da ayrılmadık ama deseler ki bir 10 yıl aklının alamayacağı da para verelim; dönmem dönemem, ama anmaktan ve onu anarken yüzümde oluşan tebessümden de vazgeçmem, geçemem. Tesadüfün böylesi deyip bir müzik arası vereyim. Tüm aşklara selam edeyim. Yüzümdeki gülümsemeyi uzaktayım, şükür edeyim. "İyi ki"leri sıralayayım. Şimdime sarılıp hayatın bahşettiği tüm güzelliklerin keyfini süreyim.
Yazıyı yazmaya başladım ve fondaki şarkı...

LOVERS in Paris
Yakup Gurevitsch




***

Tarihte bir gün... 

Çok istediğimiz arabayı alıp İstanbul'a gidiyoruz, kutlayacağız. Elmadağ'da bir yere park ettik. Sıfır araba dikkatini çekerim. Kıyamadık paralı otoparklara o kadar para vermeye. Gece, İstiklal senin, Beşiktaş benim gezdik durduk. Cumhuriyet meyhanesii ile geceyi sonlandıracaktık ki, çıkınca dedik Mercan'ds çeyrek kokoreç yakışır geceye. Onu da yedik içtik, şen şakrak dönüyoruz eski Amerikan Konsolosluğu sokağından karşıya geçeceğiz ama ben arabayı göremiyorum bir an. Diyorum hayırdır? Kaç tane içtim de görmez oldu gözlerim. Meğerse araba çekilmiş. Gecenin bir yarısı o yediemin senin bu yediemin benim gezgiydik. 10 otopark parası ödeyerek arabaya sabaha karşı neyse ki sağ salim ulaştık. Böyle oldu benim de kelimeyi tecrübem...



Yazarken Sevgili Buraneros'un kelimeye istinaden kim bilir ne anıları vardır diye geçirdim aklımdan ki, yorumu gecikmemiş,


"Çooookkkk iyi bilir yakından tanırım kelimeyi, özellikle otomobil dünyası tarafını, karakterlerini yazsam roman olur:))"


Şimdi bekleme zamanı romanı... Öyle ya da böyle bir gün olacak. Biliyorum. 

Yüzyılın Emektarı*
18.08.2025

Sonunda ben de oldum bim bam bommmmm... 

Emekliyim. EYT ile 58 olan emeklilik yaşım, istersem yarın olurum yaşıma inince, hayaller de başladı 2 yıl önce... Önce yaşamın yeni perdesi için yeni bir sahne arayışı, ardından barınma çözümleri ve yuvaya dönüş için emeklilik tarihine karar verme. Ofis arkadaşlarım sağ olsun, mütevazi bir tören talebimi kabul edip, sessiz sedasız gidişimi bir şölene çevirdiler ki, kurumdan mutlu ayrılan azınlıktan olmama vesile oldular. Ne çok ve ne güzel izler bırakmışım. Kendi adıma pek mutlu oldum doğrusu, eşim bey de "senle gurur duydum" dedi ki, iki gün önce onun için yapılan veda töreninde benzer duygularla donanmıştım. 

El ele, gönül gönüle... Yeni bir döneme "MERHABA" dedik. 

Sağlıkla, huzurla, mutlulukla geçsin diliyoruz, elbet "yolda2yolcu" olmaya devam... 



* Bu ifade SGK'dan gelen sms mesajın "Türkiye Yüzyılı Emektarı" ifadesi ve malum zatın imzası ile geldi... Ah ki ah! Ne yüzyıl ama değil mi?


Hırsız Tilki, Haberci Baykuş, Göbekçi Ethem
23.08.2025

Yaklaşık 5 aydır köydeyiz. Bahçeli evimiz taş duvarlar ve çitle çevrili olsa da, sincaplar, kediler, kapıyı açık unutunca koyunlar ve hatta tilkiler ile karşılaşma olasılığına engel olamıyor. Yeni düzen yeni alışkanlıklarla birlikte geliyor. Mesela, bahçede sandalye üzerinde minderleri bırakırsak kediler için beş yıldızlı otel konforu yaratıyoruz ki, pireleri olmasa dert değil... Araç giriş kapısı açık kalınca koyunlar eski alışkanlığı ile otlaklarına davetsiz giriveriyorlar... 

Gelelim ayakkabılara... Köpekler bahçeye girmediğinden ayakkabılar, terlikler konusundaki tek tedbirimiz, olası böcek, akrep, örümcek girmişse diye silkelemek üzerineydi, ta ki... Bir gece deniz dönüşü misafirlerle aç bilaç eve gelindiğinde unutulan 5-6 çift terlik ve ayakkabıya kadar... 

Vakti zamanında gittiğim ilk Amerika seyahatindan 11 çift ayakkabı ile dönmüş ve kaçakçılıktan beni sınırda alırlar mı diye endişe duymuştum, bir şey olmayınca 2 yıl önce bir kez daha gidince, ekonomik olarak sınırları zorlamamak için ancak 8 çift ile döndüm ki, hepsi buradan alınabilecek fiyatın 10da biri idi, biri hariç. 

Geldik mi asıl konuya ve kahramana... 

O biri hariç ayakkabıyı kardeşim ben çok sevdim diye kıydı paraya ve bugünkü maaşımın yarı ederi tutan o sandaletleri aldı bana. Ben onları pamuklara sarıp sarmalayıp, giymelere kıyamazken, ve kapıda onca bahçe terliği, tarlada yeniden hayat bulmuş eskimiş spor ayakkabıları, misafirlerin Allah'tan çok da pahalı olmayan plaj terlikleri dururken, sen tilki - hırsız olan, benim yumurtalarla beslediğim, sabahları gelecek diye yollarını gözlediğim tilki - hırsız olan olduğunu anladık değil mi?, benim en bi kıymetli sandaletleri, hem de çift olarak al ve git... 

Bunu yaklaşık iki gün sonra, sol yanda hafriyatı yapılmış araziye bakarken, eşim beyin, "aaaa bu senin sandaletin mi" demesi ile boş arazide kuzu gibi yatan sol teki görmemle hüzünlere yolculuğumun başlaması bir oldu. İşi gücü bırakıp sağ teki için dağları taşları aşsak da nafile... Hayır çaldı çift neden geride bırakıyorsun tek. Tüm yollar tükenince, mecbur "Ethem Dede"yi devreye sokacağız dedim.  Normalde Etme Dede, 3 ila 9 göbeğe tav oluyor, gel gör, ben öyle derin hüzünlerdeyim ki, 10'dan açtım kapıyı, "Ethem dede, Ethem dede... Gömleği keten dede, bul benim kaybımı, atam sana helalinden 10 göbek canım Ethem dede" diye diye 2 gün süren arayışlarım, 5 gün süren ağlanmalarım sonunda oldu mu benim borç 70 göbek... Arada bir iki göbek atıp Ethem dedeye vaadimin boş olmadığını da ispatlamaya çalışıyorum ama nerdeeeeee... 

Bodrummmm Bodrummm
25.08.2025

 Ben sandaletimden kaynaklı hüznümü yüklenince sırtıma, eşim bey dedi, kalk gidelim Bodrum'a. Görümce görmeyeyim ömrümce ile güle oynaya gittik Bodruma... Galiba atacağım göbek sayısı o yolcukta buldu 70'i. Neyse ki, göbek 70 ama iş bitmemiş bendeniz, Bodrumdaki arkadaşım kilo alması sebebi ve Ethem dededen gelecek hayır da buymuş demek ki duygumla tarafıma hediye edilen 5 elbise, 3 şort ve onlarca tişört ile mutlu mesut sandaletime veda ettim ve yasımı bir kaç gün daha yaşayıp, uzun zaman sonra karavanımız Maviş ile kamp yapacak olmanın heyecanı ile hayatımın olağan akışına dönüverdim. 

Nerede Kalmıştık...
28.08.2025

Hırsız tilkinin yarattığı şoku eve geri dönünce hatırladım, kuzu gibi yatan sol tek kapıda çaresiz ve umutsuzca bekliyordu beni. Gece derin uykularda rüyamda sayıkladığım sandaletlerle ve Ethem Dedeye sitemim ile fosur fosur uyurken, sabaha karşı bir baykuşun çığlığı ile uyandım. Ön bahçedeki 300 yaşındaki zeytinimizin tepesinde attığı çığlık sonrası ne yapacağını şaşıran tilki - bildiniz değil mi, hırsız olan, bahçenin sağ tarafından, boş arazinin kayalık kısmına doğru koşturunca, dedim "evraka". Haberci baykuşa teşekkür edecektim ki, o telaşede, uçtuğunu fark etmediğimden gıyabında bir tebessüm edip, sabah günün ışımasını beklemek üzere yatağa döndüm. Sabahın ilk ışıklarında kayalıklardaki yerimi aldım ve şarlok halt etsin benim yanımda bakışlarım" ile iz sürmeye başladım... Kayaların arasında kuzu gibi yatan sandaletimin sağ eşini görünce gözlerim doldu, hasretinden günlerin yıllar gibi geldiği zamanları ona anlattım, avucumda sandaletimin sağ teki, Ethem dedeye borçlarımı ödemek üzere ıslıkla çaldığım sekiz dokuzluk ile göbek ata ata, denize gitmek üzere yolda beni bekleyen eşin beyin yanına vardım. O gün geri kalan borçlarımı denizde, sahilde, belediye işletmesinin kantin önünde ve hatta manav Ayşe Teyze ile birlikte atıp, göbekçi Ethem dedeye borçlarımı ödedim. Bir sandaletin insan bünyesinde yarattığı mutluluğa alışık olmayan ve anlam veremeyen fanilere üzülüp, son 10 göbeğimi akşam rakı masasında "sendeki kaşlar bende de olaydı yarrrrrr" diye diye tamamladım. Galiba herkesin sen zayıfladın mı diye sormasındaki büyük sır da buydu: üzüntü sonrası gelen mutluluğun sonucunda atılan 100 göbek, bir kiloluk bir kayıp yarattı bedende. 











Ne çok sofra kurduk dostlarla birlikte, gün doğumlarına ve batımlarına şahitlik ettik. Dolu dolu geçti Ağustos... İki yıl aradan sonra kamp yaptık Mavişle. Gürçamlar'da... Ne orman ama! Ve sabahın ilk saatlerinde dümdüz bir deniz...

Darısı Eylül'ün başına deyip, bana ayrılan zamanın sonuna da geldim işte. Eylül süprizini yaptı bile... Haftaya bugün başka diyarlardayız. Ah! Yazabilsem keşke. 

Yahu aylık bari yazsam değil mi? Elbet başlayacağım bir yerden, hissediyorum, artık iyice yaklaştım. 

Okudunuz mu sahiden bunca birikmiş yazıyı... 
Nasıl teşekkür edeceğimi az çok tahmin edersiniz bence: )
Her yoruma 10 göbek atarım, emoji de koyarsanız üzerine 5 daha koyar, varsa kayıplarınız Ethem dedeye "yap bi güzellik" der, bi 10 tane daha kutlamak için atarım :))

*** 

Bu gece ne gece... Ay tutuldu! Nutkum tutuldu!

*** 

Eylül sonunda görüşmek dileği ile... 

18 Temmuz 2025

Düğün Bahane Kibrya Antik Kenti Şahane

Baba tarafının en küçük erkek kardeşinin biricik kızı evleniyor. Küçük amcam heyecanla davet ediyor, Hollanda'da yaşayacak olan olan yeğen 12 Temmuz'da, Antalya'da dünya evine girecek. Zamanlama Antalya için sıcak ve nemli, bizim için zamansız ve karmaşık.  Taşınma telaşı, kardeşin son dakika Türkiye’ye geliyoruz telefonu, resmi iş ve işlemlerin devam eden süreçleri, Bursa ile bağın tam kopmaması kaynaklı gidiş gelişler, nasıl yaparız nasıl ederiz derken her şeye rağmen tüm planlama yapılıyor. 40 saatlik İzmir Antalya yolculuğu için tercih, Maviş oluyor. Annem ve babamla dört Avrupa turu yapmışız,  Maviş yıllar içinde karavan unvanını alıp, 2 yolculu konforlu karavan halini, "değiş tonton"* komutu ile 4 yolculu mutfaklı buzdolaplı istenirse uzanmalı konforlu yolculuk minibüsüne dönüşebiliyor. Bu yeni düzende ön gösterim gibi bir şey olacak bu yolculuk.  Eve yerleştik ya, bizim pireler rahat durur mu, gezelim de gezelim. Antalya'da yakın yol değil, hazır gidilecek var bir iki nokta atışlı mini gezi  hayali. Ama asıl gezi için kısmet Eylül sonu Ekim başı. 

Cuma günü sabah yola revan oluyoruz,  aklımda iki yer var,  dedim ya fırsat bu fırsat; Buldan ve Kibyra Antik Kenti rotaya eklendi. Vakit biraz bol olsa sıcak falan demeyeceğiz, Düğme Evleri falan da göreceğiz ama ne yazık ki pazar dönmek zorundayız.  Bizim ailenin en küçüğü Honk Kong'tan gelecek.  Dilinde "grama didi abi"* türküsü ile 2 haftalığına eve neşe katacak. 

Büyük hala önemli bir operasyon geçirdi, her şey yolunda çok şükür, onu ziyaret ediyor ve eve varıyoruz. Her odada klimalı kuzen evi, bizi serin serin karşılıyor. Yapılan birbirinden lezzetli yemekler yeniliyor ve beklenen oluyor, herkes yorgunluktan bayılıyor. 




Isparta kökenli baba ocağının önemli bir kısmı zamanla Antalya yerlisi olmuş durumda, ziyaretler peşi sıra ve hızlıca yapılıyor. Akşama düğüncü olanlarla zaten kız evinde buluşulacak. Öğle sıcağının bastırması ile kendimizi eve zor atıyoruz. Neyse ki bir iki saatlik bir zaman var, herkes yine baygın. 


Gelin alma eğlenceli geçiyor. Hollanda'da yaşayan damat tüm TL'ler bitince Avro'ya geçiyor. Gelinin yakın arkadaşları kızı vermek bilmiyor. Neyse ki kapı sonunda açılıyor, göz yaşları alkışlar birbirine karışıyor, çalgılı çengili halaylarla kızı veriyoruz. Düğünün yapılacağı mekan falezlerin hemen üstünde. Eşsiz bir gün batımında, nispeten esen bir lokasyondayız. Kapıda verilen yelpaze günü kurtaracak. Kim düşünmüşse bin yaşasın. Hoş gecenin ilerleyen saatlerinde nemin iyice çökmesi ile yelpaze falan kar etmeyecek ama henüz haberimiz yok. Gelinle damat ilk dansını yapıyor. Geceyi tamamen ıslanmış kıyafetler, şişmiş ayak tabanları ve bitap düşmüş bedenler ile sonlandırıyoruz. Herkes pek mutlu. 

Sabahın erkeni yola çıkacağız. Sevgili Esin, İzler ve Yansımalar blogunda "Gladyatörler Kenti Kibyra" başlığı ile yayınladığı yazı sonrasında aklımda olan, o kadar da gidip geldik şu Antalya'ya hiç mi dikkatimizi çekmemiş diye hayıflandığım antik kenti nihayet gezeceğiz. Yol üstü oluşuna seviniyorum. Sabahın erkeni olmasına rağmen varışımız 10'u geçiyor ve hava sıcaklığını ciddi bir şekilde hissettiriyor. 1 saatte toparlarız biz bu işi diyoruz, öyle olmuyor :) 

Gene de akıllıca davranıp, antik kenti en tepe noktadan gezmeye başlıyoruz. Çeşme sonrası eşim ve annem araba ile stadyumun olduğu noktaya ilerlerken biz babamla yürüyerek yokuş aşağıya iniyoruz, stadyumun oradan yürüyerek çıkmak isteyenlere bu bölgeyi gezdikten sonra araba ile çıkmalarını ve tiyatro, çeşme ve agorayı oradan başlayarak gezmelerini öğütlüyoruz. 


Antik kenti mutlaka ama mutlaka Esin'den okuyun derim. Ben oradan edindiğim bilgiler ile bir rehber edası ile bizimkilere pek hava attım doğrusu. Gölhisar şirin bir yerleşim bölgesi, ovası ise uçsuz bucaksız. Fotoğraf makinesinin yanımda olmayışına biraz burkuluyor yüreğim. Şu akıllı telefonlar bana hiç aynı tadı vermiyor. Çekiyoruz başka platformlara uygun bir kaç kare fotoğraf ama yine diyeceğim siz Esin'in yazısına gidin de antik kent ve elbette ova görün, manzara görün, göl görün fotoğraf görün, bilgi ile donanın. Bir bilgi de Medusa ile ile ilgili gelsin. 

"KİBYRA’NIN MEDUSASI

Yunan mitolojisinde yeryüzünü simgeleyen ana tanrıça ve doğa ana olarak bilinen Gaia (Gaea) ile yine ilk tanrılardan denizleri simgeleyen Pontus’un birleşmesinden meydana gelen Keto ve Forkis’den de içlerinde Medusa’nın da olduğu üç kız kardeş Gorgonlar doğar.

Kâinatın kurulduğu zamanlarda, güzelliğiyle herkesi kıskandıran, aynı zamanda bütün tanrıları kendisine aşık eden bir kız yaşarmış. Yılan Saçlı Kadın aslında o kadar güzel bir kızmış ki yeryüzünde güzelliğiyle ona rakip olabilecek başka bir kadın bulmak mümkün değilmiş."

Hikayenin tamamını okumak için Erol Özdayı'nın  yazısına vakit ayırın. Kibrya'yı gezerken dünyada eşi benzeri olmayan bu mozaiğin sizi alıp götürmesine izin verin. Büyüleyici bir manzaraya karşı en tepe noktaya çıkıp saatlerce oturmak için bir kez daha geleceğime söz vererek ayrılıyorum Kibrya'dan. Bence bu antik kent ona tüm günü ayırmanızı hak ediyor. 

Biz öğlen sıcağı iyice bastırınca hızlandırılmış turumuzu sonlandırıp yollara düşüyoruz. Hedef Buldan. Kendime "müslin" bir şort alacağım, biraz duş havlusu belki bir kaç elbise. Bir de merak ediyorum o renkli evlerin olduğu sokağı. Ekip neyse ki tüm huysuzluğuma katlanıyor ve kabul ediyor yolu uzatmayı. Buldan da buldun mu? derseniz, aradığımdan fazlasını derim.  











Denizli'nin bu şirin ilçesi, dokuması ile ünlü, "Buldan Bezi" bu yöreye özgü ve dünyaca tanınıyor.  İlçe oldukça kalabalık, pazar gününün de etkisi var tabi. Neyse ki arabaya bir yer buluyoruz. Koruma altına alınan renkli cumbalı Buldan evlerini, birbirinden renkli ve zevkli dokumaların yer aldığı çarşısını geziyoruz.  Buldan simidini ise ne yazık ki tadamıyoruz.  İlçe 2024 yılında "Cittaslow" için başvurusunu yapmış, Umarım sonu Türkiye'nin ilk sakin şehri, Seferihisar'a benzemez. 















*70'li yılların TRT'sinde en sevdiğim çizgi filmdi. Ton Ton, bizim yıllar için bir çeşit süper kahramandı aslında. Nereye ne lazımsa değişir ve olur, köprü olur, deniz otobüsü olur, simit olur, kendini ifade etmesi gerektiğinde neyse derdi onu anlatan şekle bürünüverirdi. Hayat biz çocukken daha mı güzeldi?








12 Haziran 2024

Belli Ki Bu Ülke Hızla Sürükleniyor: Ekokırım


Dünya var olduğundan beri, canlılar, medeniyetler, ülkeler değişiyor, yok oluyor, yok ediliyor. Yaşarken olan biten tuhaf geliyor, geçmişe bakınca nasıl olmuş ki diyorsun. Nasıl izin verilmiş. Oluyor, olmaya devam ediyor, bitecek gibi değil. Verilen tepkiler, atılan çığlıklar değişime elbet yön veriyor ama belli ki yeterli olmuyor. Dünyanın düzeni teslim olmuş bir güce, ne din, ne iman, ne ahlak, ne hak tanıyor... Talan ya da savaş bitmeyen bir hırsın ürünü... Şakşakçısı da hiç bitmiyor. 

Katliamlar durdurulamıyor, yoksulluk, açlık, kadına şiddet, çocuğa şiddet, kediye, köpeğe şiddet.. Gıdaya, sağlığa, eğitime ulaşım zorlukları, adaletsizlik, hukuksuzluk, yağmacılık, fırsatçılık... Aklıma gelmeyen daha bin bir türlü bela ve karanlık. 

İnstagram üzerinden yapılan paylaşımlara denk geldikçe, ben de paylaşıyorum. Neye yarıyor bilmiyorum, imza kampanyalarına katılıyorum neye yarar bilmiyorum. 

İkizköy Direniyor: Madenin Akbelen'de yaptığı yıkım ve gasp korkunç boyutta...Kaçıncı dava, kaçıncı boykot. 

Aydın Çavdar Köyü, Latmos - Beşparmak dağları madene açıldı. Fotoğraflar korkunç... Çam fıstığı, zeytin olan her yer şimdi dağ, taş. kaynak suları, kültürel miras yok oluyor. Düşünsenize 8000 yıllık kaya resimleri, antik kentler ve manastırlar ve daha pek çok şey yok oluyor. 

Burdur, Isparta, Akçay Havzası, Madran Dağı, Kaz Dağları, Seferihisar, Ankara Güdül, Ardan, Kars, Göle Havzası, Gümüşhane, Gökdere, Nazlıçayır Köyü, Alakır, Fırtına Vadisi, Likya Bölgesi, Gökçe Ada, Alpu Ovası, Yenişehir Ovası, Yenice Ormanları, Toroslar, Gediz Deltası, İliç, Fırat Nehri... daha çokkkkk uzayıp gidiyor liste... Göller kuruyor, göller... Akşehir, Eber, Marmara Gölü, Van Gölü kuruyor, inanabiliyor musunuz? Bunlar aklıma hemen geliverenler. Göllerdeki su miktarı son 30 yılda %53 azalmış diye bir haber okumuştum. 

Turizm adı altında yapılan kıyı talanına insanın aklı ermiyor, Finike, Demre, Kaş, Kalkan duble yol olacakmış... Gazipaşa kıyılarına tesis kurulacakmış, Marmaris yangını sonrası her yer talan... Çok mu lazım diye soruyor insan. Nasıl bir doymazlık, nasıl bir talan iştahı, nasıl bir körlük, duyarsızlık...  Her yer kan ağlıyor, insanlar köylerini, toprağını, ormanını, nehrini savunuyor, hükümetler taş üstünde taş bırakmayan kararlara imza atmaya devam ediyor. 

Tarım arazileri "tiny house" adı altında talan edilmeye, dereler, nehirler enerji üretimi için kurutulmaya, ormanlar, zeytinler maden uğruna yok edilmeye, yangın sonrası betonlaşma ile kıyılar talan edilmeye  hızla devam ediyor. 

Son dönemin sıklıkla karşılaşılan kelimelerinden "ekokırım". Bazı ülkeler EKOKIRIM'ı suç olarak tanımlıyor, belli ki bizim ülkemizde güç olarak tanımlanıyor, güce tapanlar bu ülkenin sonunu bir felakete sürüklüyor. 




24 Mayıs 2024

Bir Karavan Hikayesi

 



Ömrümün ikinci baharına denk gelen en güzel hikayedir: MAVİŞ

Az süsleyeyim, biraz da pullayayım da, nesilden nesile bir aşk hikayesi gibi anlatılabilsin.

***

5-6 sene önceydi, dünyayı dolaşmak isteğimin üzerinden epeyce zamanlar su olup akmış, serde gençlik vardan bir ayağı çukurdaya mey etmeye yüz tutmuş fani ömrümde, elde avuçta tutulabilen niyetler heba olmasın diye, niyetine girdiğim yollarda Avrupa'dan da bir kaç ülke görmüştüm. 

Gel zaman git zaman hayat arkadaşım; yol arkadaşım, dostum, sırdaşım olunca... Hayalim gerçeğim olsun istedim ki ne denk geliştir o hayal... 

Hayal dediğin içte bir kurt, konu konuyu açınca gelip baş köşeye gözünü dikiyor, dikiyor da, konuşmanın seyri hep "emekli" olma gerçeği ile sonlanıyor, beyhude geçen ömrümdeki bu caanımm hayal, ülkenin ekonomik gerçekleri ile yüzleşmekten yorgun düşüyor, kurt dediğin durduğu gibi durmuyor, kemiriyor da kemiriyor. 

***

İşte o 5-6 sene önce günlerin günleri kovaladığı günlerden bir gün, hayal, koşa koşa geldi konunun en can alıcı yerinde sahnesini aldı, ama ne alış! 

Allah denk getirdi derler ya, bence o an o andır, dedik neden olmasın... 

İki aracı  topladık, eldeki avuçtaki bilgiye böldük, sonuç oldu mu sana bir araç... Ama ne araç? Nasıl bir araç?

Soru salonun orta yerindeki avizeye asıldı kaldı, uzun bir süre denmeyecek kadar ama asla kısacık bir zaman da değil. 

Geliyoruz gidiyoruz soru ile kafa kafaya veriyoruz. Binek olacak, ekonomik olacak ama dağa taşa vurdun mu da ağlayıp sızlamayacak, ya Rab! nidaları ile geçen günlerden birinde, bir de ülke ekonomisi vermez mi sinyali ucundan.

Sinyale gözü kapayıp girdik yola... 

Kısa sürede tesadüfün taşları kaderin ağlarına denk düştü... 


Yılların emeği ile taranmış, "google sağ olsun" sonsuz kaynağındaki bilgiler ışında temeli atılmış karavancılık hikayesi kısa sürede, üstelik emekliliği beklemeden ilk meyvesini verdi: Rengi, modeli, yaşı, boyu, huyu bizden, yakışıklı bir arkadaş evimizin "aile" arabası oluverdi. 


Mavi gri renkli, Caravelle "Team" model aracımızın arka üçlüsü yerine konan bir kamp mutfağı dolabı, "Alamanyalardan" getirtilmiş bir arka kuyruk çadırı ile serüvenden serüvene, yollardan yollara karavancıyız edasıyla dolanacaktık ki, adı olmayan bir karavanın camiada kabul görmeme ihtimalleri üzerinden, adını tekerine üfleyip yollara revan olduk: "Maviş, Maviş, Maviş"

***

Aradan geçen 4 yılın sonunda, evrilen hayaller ve deneyimler sonucunda geçen yıl biriktirdiğimiz avrolar duman olmadan önce Mavişi "pop up" çatısı ve iç mobilyaları ile mini bir campera dönüştürdük.  O değişimden beri Maviş mutlu biz daha mutlu yollardayız anlayacağınız. 


Cuma oldu mu "nereye" soruları, perşembeden belli olur kampçının kaderi zeytinyağlıları ile rakılar, balıklar, etler, peynirler ile kurulan dost sofraları ile şenlenen hayatımız, bir çokları için "hayat size güzel" iç çekişlerine sebebiyet verse de, "hayatı bize güzel kılan" yüreğimize, bakış açımıza, tercihlerimize zeval gelmesin dileriz. Herkese de hayallerini gerçekleştirme fırsatı bulacağı bir ömür. 

***

Kimi zaman bir göletin kenarında, kimi zaman bir dağın başında, kimi zaman antik bir kentin kıyısında, kimi zaman denize nazır, bazen bir gün doğumunda, bazen bir ay ışında, zaman zaman ıssızlığın ortasında, nadiren kalabalığın orta yerinde, her şeye rağmen, Maviş denince, dilimizde hep  bir "iyi ki..." 

***

Şimdi dönüp baktığımda, ertelemedik, idealleştirmedik, mükemmeli arayış değildi bizimkisi ki zaten ne ekonomik olarak ne de bilgi olarak o noktada değildik. Denemek istedik, sınırlarımızı, kısıtlarımızı, yapabileceklerimizi ve yapamayacaklarımızı görmek istedik. Geriye sayıma başladığımız bu günlerde, emeklilik için kurduğumuz hayaller bambaşka bir noktada. Maviş tabi ki yol arkadaşımız ama artık, sınırlarımızı biliyoruz, yolda olmanın hazzını ve bize sunduklarını da!

Bir arkadaşım her yola çıktığında "hazırım, bana hazırladığın sürprizlere hazırım, senden dileğim, iyiye, hayra, gelişimime ve yoluma katkı koysunlar" de demişti. Diliyorum ve artık biliyorum ki, "yol insanı insana çıkarır"

İnstagramda;

#y2ymaviş ile binlerce kilometre yol yaptık, sayısız manzaraya uyandık. 25ten fazla ülke gördük, sayısız şehir ve kasabadan geçtik.

*

Hayatımıza girdiğinden beri bize öyle iyi geldi ki... Dostlar edindik. Güldük, eğlendik, öğrendik, dinlendik.

*

Yapar mıyız ki diye çıktığımız yolda, yapabildiğimizi ve elbet yapamadığımızı gördük. Mesela, kurbağa sesleri ile bir geceyi sabaha bağlamak epeyce zorken, manzaraya kanıp kurbağaları unutmak kolay.

yazmıştım. 

"Issız bir yerde korkarım ben"den, "ıssız bir yer bulsak keşke"ye varan yolculuğumuzda kurbağalar önemli bir detaydır bize hayatı anlatan. 

Demem o ki, hayali ertelemek size bir şey katmaz, kaçırma olasılığını yükseltmek dışında, ama denemek, bir yerinden başlamak çok yol almanıza sebep olur. Belki yolun başında anlarsınız o sizin gerçeğiniz olamayacak kadar sizden ötededir, belki daha ilk başta anlarsınız, aslında nereye baksanız oradadır. 

Bir yazı okumuştum, bazıları başarının hayalini kurar, diğerleri erken kalkıp o başarı için çaba harcar minvalinde bir şeydi. 

Hayal kurmak güzeldir, hayalin yoluna revan olmak daha güzel. 














14 Şubat 2024

Sevmek Üzerine

Çok laf edilir belki, hele de günlerden bir gün ilan edilmişse... Farklı rivayetler var elbette. Bir kaç klavye marifeti ve google yardımı ile; buyurun çıkış noktasına... 


14 Şubat ile romantizm akımını ilk defa birleştiren isim, İngiliz şair Chaucer'dir. Şair 14. yüzyılda yaşamış, kuşların eşlerini seçtiği tarih olarak 14 Şubat'ı gözlemlemiştir. Bu nedenle o günlerden günümüze 14 Şubat Sevgililer günü hikayesi olarak Chaucer'in romantik bakış açısı anlatılır.

*** 

Aziz Valentine, insanları evlendirmeye devam ettiği için tutuklandı ve yaptıklarının cezası olarak sopa ile dövülerek öldürüldü. Valentina Milattan sonra 270 yılının 14 Şubat'ında da Hıristiyan şehitliğine gömüldü. O gün itibariyle Sevgililer Günü'nün kutlandığı ifade edilmektedir.


***

Bizim kuşak aşk ile sevgi karşılaştırmasında, sevgiden yana tavrını bir filmle ortaya koymuştur. 1977 yılında usta yönetmen Atıf Yılmaz tarafından çekilen film herhalde coğrafyası ve kültürü ile harmanlanan en başarılı "aşk" filmlerinden biridir. Cengiz Aytmatov'un "Kırmızı Eşarp" adlı eserinden uyarlanan efsane Yeşilçam filmi ile büyüyen bizler için "Sevgi neydi? Sevgi emekti" repliği kıymetlidir. Cahit Berkay'ın tınısı kesinlikle neredeyse kusursuz bir uyumla fondadır ve belki de derin derin her bir sahnenin hafızamıza mıh gibi kazınmasında en az oyuncular ve replikler kadar payı vardır. Türkan Şoray, Kadir İnanır ve Ahmet Mekin... Diğer adıyla Asya, İlyas ve Cemşit... 





Yüreğinin sesine kulak vermek bir el mesafesindedir. Filmin bir sahnesinde İlyas'ın bakışlarından süzülen tek bir replik ile aşkla aşka koşar Asya... Ne kural tanır, ne engel. Uzatılan ele koyar yüreğini... 

Final sahnesi vurucudur! Kıymetini bilenin de hem fikir olacağı kesin olan, sevmek ve elbet güvenmek galip gelir. 


***

Yeğenle oturmuş, erken yaşta yaptığı ve yıllar sonra henüz çocuk olmadan ve çok geçmeden boşanma ile sonuçlanan evliliği üzerinden konuşurken... "güvenmek öyle kıymetli ki, sevmek kadar, ve biliyor musun yüreğin aşkla çarpıyorsa yaşamaya, aşık da olursun sonunda" derken buldum kendimi. Gözleri pırıl pırıl baktı eşim bana... "yüce gönüllüm" dedi. Ne çok seviyorum bu "etiketi" bilemezsiniz. İlk defa duymuyordum ve ilk duyduğum zamanlara kıyasla daha çok benimsiyordum. İnsan 50 yılı geride bırakınca, kendine ait olan ve olmayan tüm "etiketleri" ayıklamayı, onu huzurlu kılan, mutlu eden, sevgiyle, coşkuyla uyanmasına sebep hallerine sarılıyor. Okşuyor, takdir ediyor ve elbet sabahları aynada kendinden bir makas alıp "aferin" de çekiyor ki, bunun ne kadar kıymetli olduğunu ancak yaş kemale erince fark ediyorsunuz. Çocukluğun anne baba onayı, arkadaş, dost, kanka onayı, okulda öğretmenin takdiri, işte patronun takdiri falan solda sıfır o kadar diyeyim size... İnsanın kendi değerlerinin farkına varıp, kendini sevmesi kadar anlamlı bir şey yok hayatta. Beğenmişlik değil sözünü ettiğim, kendini işleme, kendindeki iyiyi ve elbette eksiği, kötüyü, fazlayı fark etme. İnsan kendi kıymetinin farkında olursa, karşısındakinin de hakkını veriyor. "Ayna ayna söyle bana" daki en güzel ayna da insanın sevme biçimi oluyor.

***

Hayatı sevince bence o da seni seviyor. Yaşadığın anların kıymeti senin kıymetini parlatıyor. Sen bazen ve çoğunlukla günlük rutinin içinde koştururken biri çıkıp "değdiğin her şeyi güzelleştiren arkadaşım" diyor, sen gülümsüyorsun, bu etiketi de alıp bir kenara koyuyorsun. Sonra biri çıkıp "bu ne öfke yakışıyor mu" diyor.  Öfkeni alıp haklı taraflarını elde tutup, fazlasını törpülüyorsun. Öfkeni de zamanla seviyorsun. Oysa  "inatçı" etiketini yıllarca taşımışsın, üstelik derdin inat değilken. Şimdi seviyorsun, fazlasını bıraktın çünkü yolda. Zamanla gözyaşını, umutsuzluğunu, kahkahanı, sesini, kelimelerini... Seviyorsun sen olmayı ve olduğun gibi sevmeyi kendini. Tozunu ala ala ilerliyorsun, yaşının verdiği olgunluğa, içindeki muzip, seksi, oyunbaz ve cilveli'den dozunda ve yerinde eklemeler ile her güne, o gün ilk sabahınmış gibi uyanıyorsun... Seviyorsun yaşamayı, ne sevmesi canım, düpedüz YAŞAMAYA AŞIKSIN!

***

Ezcümle demem o ki, 


Yaşamak şakaya gelmez, 
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın 
                       bir sincap gibi mesela, 
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, 
                       yani bütün işin gücün yaşamak olacak. 
Yaşamayı ciddiye alacaksın, 
yani o derecede, öylesine ki, 
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, 
yahut kocaman gözlüklerin, 
                        beyaz gömleğinle bir laboratuvarda 
                                    insanlar için ölebileceksin, 
                        hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, 
                        hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, 
                        hem de en güzel en gerçek şeyin 
                                      yaşamak olduğunu bildiğin halde. 
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, 
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, 
           hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, 
           ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, 
                                      yaşamak yanı ağır bastığından. 

***

Nazım'a ve tüm yaşam ustalarına SAYGIYLA...