29 Aralık 2025

Kısabir

 



Puslu bir sabaha uyandım

Bedenim hala sıcaktı 

Tuhaf bir sevince kucak açtım

Dağınık gölgesinde umudun 

Uzattım kollarımı geçmişe

Sen vardın, duruyordun bir köşede 

Kalbim miydi sesini duyduğum 

Kulak kabarttım

"Ritmini bulamadığım bir atış benimkisi"

Dinledim


Seçtim bir gölge kendime

Derin bir nefes aldım kuytuda

Bekledim bir süre 

Ses vermedin!

Seslendim!

Sen, ses vermedin!

Bekledim bir sürü süre daha

Bir yokluğun merkezine koydum kendimi

Nice zaman sonra

Şakayık misali açtım, can kırmızı!

Görmedin!

Bir ressamın gönlüne düşsem

Tablo olurdum 

Bilmedin!

Biraz puslu gri, dağınık mat turuncu ve alabildiğine şarap kırmızı

Koklamak için zamanını bekledin

Soldum


Bekledim bir süre 

Derin bir nefes aldım kuytuda

Ola ola bir şaire iki satırlık ilham olurdun dedi iç sesim,

Oralı bile olmadın

Şair değildin ki ben işte bunu bilemedim, anlamadım

Saçıldı tüm kelimeler

Kayboldum


Dağınık gölgesinde geçmişin 

Uzattım yorgun yüreğimi umuda

Yönsüz bir 'iyi ki' çarptı yüzüme

Gülüşün hala sımsıcaktı, 

Fazla uzaklaşmış olamazdın

İçime dönünce gördüm dumanını 

Aldım iki avucumun arasına sıcağını 

Soluksuz kaldım gamzende bilinmez bir zaman diliminde

Hüzün serptim avuçlarıma 

Biraz aşk, bilsinler dedim nasılını

Özlem ektim, tuzu biberi eksik olsun istemedim

Biraz manalı, az fiyakalı, sen gibi bir kelime aradım

Bulamadım 

Bulut ekledim, bir tutam frezya, efkar ve deniz esintisi ve içten gelen samimi bir kahkaha 

İyi gelir uzaklara dalmak diye bir iskele, ahşaptan

Gıcırtısını duysun dost düşman

Sen adım adım kendi gerçeğinden uzaklaşırken 

Dönüp baktın 

Kalakaldım 


Aldım elime kağıdı kalemi

İçimi dökmek istedim

Kısa bir cümle yazabildi parmaklarım

Kısabir

Kalbim çıt dedi

Sen ağladın, 

Gökyüzünü kapladı kara kara bulutlar

Bir damla yağmur düşmedi sabaha kadar

Kuraklığın orta yerinde kalakaldık

Öylesine bir kuraklık ki

Çatladı parmakların özlemekten

 Öylesine derin ve sancılı ki

Geçmişin rüzgarı esmese kurtulamazdın

Ama esti

Ilıktı

Havalandı kelebekler, kuşlar ve tozlar

Kalbinin çıt dediği yerdeyim

Koca evrende bir toz tanesiyim

Sığındım kalbimi alıp kalbine

Bak gördün mü ne oldu

Yarım kaldı hikaye

Çöl oldu aşk

Kurudum








12 Aralık 2025

Bazen Bir Cümle Yazarsın, Hayatın Olur

 


Uzaktaki seslere kulak kabarttım. Anlamak zor belli ki benim bildiğim dillerden biri değil dedim, çok dil biliyormuş gibi. Çıplak ayaklarım çimende, açan çiçeklerde arılar vızır vızır. Bahardan kalan bir 12 Aralık. Sahi mevsimler ne ara bu kadar değişti? Çocukluğumun Aralık ayları karla kaplı sokaklarda, okul çıkışlarında kar topu savaşları yaparak, güle oynaya eve kadar koşturarak geçerdi. Ben sobalı evde büyümedim. Altın değildi ama bir tepside doğmuşum. Şanslılardanım. Şimdi köyümüzde sert esen bir rüzgarda üzerimde diz battaniyem ve elimde kitabımla içimi ısıtan güneşi sırtıma almışım keyif çatıyorum. Uzaktan duyulan deli zeytin ağaçlarını çırparak üzerindeki zeytini düşürmeye çalışan köylülerin konuşma sesine karışan vurma sesleri. Tak tak! Kim o?

Bir kuş hemen yanı başımda hızlıca çıprtı kanatlarını, ne güzel de ötüyorlar. Bir kaç farklı tür var belli. Uzaktan köy otobüsünün teker seslerine karışan tıslama seslerini duydum saat belli ki buçuklu bir şey, az evvel de ikindi okundu, çıkarımım doğruysa 16.30. Emeklilik tuhaf, günün saatin bir önemi kalmıyor. 

Yıllar evvel sosyal hesaplarımdan birine iliştirdiğim Turgut Uyar dizesini yaşıyorum.

"Issız tepelerde güneşe bakıp saati tahmin etsem. Haberim olmasa hiç perşembeden, pazartesiden…"

Gülümsüyorum, gerçekler hayallerden ilham alır yazdığım o günlerden bu günlere... Nereden nereye? Ve kim bilir nereye? 

Kahkaha sesi ile irkiliyorum, mutluluğun çoğalması hoşuma gidiyor, yüzümde belli belirsiz bir gülümseme yakalıyorum. 

Ah "iyi ki" lerim, kapıda sıraya dizilmiş gibi ardı ardına geliyor hafızamdaki saklı odalarından, ne çok oda, ne çok kapı, ne çok pencere, sokak, bulut, çiçek, kuş, böcek... Şaşıyorum. Nerelerdeydiniz deyip buyur ediyorum. Bazısına sarılıyor,  bazısını buruk bir bakışla karşılıyorum.  Yo yo canım artık acımıyor. Onlar büyüttü beni, ben farkındayım onlar da bilsinler istiyorum. 

Yaşlandın mı Evren Hanım, diz battaniyen, büyük boy fincan çayın ve anıların. Kahkaha atıyorum.  Birileri duyup gülümsemiş midir? Ah bir de anlatacak torunların mı olsaydı derken buluyorum kendimi. Bet sesli karga gak diyor, gözünün güzelliğine olan sevgimden onu anlamazdan geliyorum. 

Ben de farkındayım, çocuk istemeyen biri için tuhaf bir keşke! Keşke bile değil belki de?

Kocadağ'ı yan yan kesiyorum. Geçen Haziran yanan ağaçlardan arda kalan ne varsa toplayan kamyonlar yüküyle ağır ağır iniyor, açılan toprak yoldan. Biri kırmızı! Bir süre sonra gözden kaybediyorum.

Al yazmalım geliyor, film gibi akıyor bir kaç sahne. 

Eee sevdaya dair ne varsa durur mu onlar da bir sinema perdesindeymişcesine akıyor usul usul. Ne yalan söyleyeyim tadını çıkarıyorum.  

Sanki yarın yokmuş gibi çıplak ayaklarımı çimene basıp derin bir nefes alıyorum. Evren içime doluyor. Köpeklerin havlaması ile irkilip gözlerimi açıyorum. 

Pürüzsüz masmavi gökyüzü ile selamlaşıp içeri giriyorum. 

Blog yazısı olurdu bence bu an diye düşünüp, klavyeye parmaklarımı koyuyorum. Ne akarsa ne kadar akarsa deyip başlıyorum.