17 Ocak 2026

Maziden Gelen - 1

 Mayıs 2016


Yüreğin Kadar Kork Benden 




 

Aslında bir kuş gibi özgürdük, kanadımız incinmeden önce. 

Sonra tutunmayı öğrettiler bize, dikili bir ağaç sanıp kendimizi, saldık köklerimizi toprağa.

Oysa çırpınmak var doğamızda. 

Böyle kırıldı tek kanadımız, yani boşuna! boşu boşuna çırpındıkça. 



Kulağımda kuş sesleri, doğudan batıya...

Düşüncelerim derin, köklerim boyunca.


Kanatlarımda bir sızı

Kanatlarımda bir ağırlık

Kanatlarım

Kanadıkça

Köklerimden kopup

Eğiliyorum toprağa

Şefkatin kadar sev beni

Yüreğin kadar kork benden


Uçuyorum ben sessizliğin girdabında

Uçuyorum ben sensizliğin girdabında




14 Ocak 2026

Fotoğraflar Dile Gelirse: "İkiydik, bir olduk, aynı kökte hayat bulduk"





Üç yıl kadar önce;

çalıştığım üniversitede basın bürosuna gelen genç fotoğrafçının siyah beyaz fotoğraflarına bakarken bunlardan bir ya da ikisini istiyorum dedim. Fotoğraf sohbetlerine, mekanlar, geziler ve tabi ki maviş konu oluyor, o bizim gezilere ben onun fotoğraflara hayran kala kala cümlelerin sonunu zor getiriyorduk. Gidip gelip yenileri eklenen seçkisinde ben her seferinde dağda ve karda çekilmiş ağaç fotoğraflarında takılı kalıyordum. Biraz yalnızlık gibiydiler, biraz ıssızlık. Adını koyamadığım bir şey. Beni çeken neydi bilmiyorum ama her gördüğümde resmen büyüleniyordum. 


İki yıl kadar önce;

yanına gidip, "emekli olacağım ve göçeceğiz buralardan, sözün söz mü, bir duvarımda siyah beyaz ağaçlardan olsun istiyorum" dedim, "Hediyem olsun abla, seç hangilerini istiyorsan" dedi. Bir ödeme yapmamam konusunda altını çize çize cümleler kurdu. Sağ olsun. Araya epeyce bir zaman girdi, aylar ayları kovaladı ve emeklilik tarihim kesinleşti, Orhanlı'daki ev de epeyce belirgin hale geldi. Dikildim başına açtık klasörü dört fotoğraf seçtim. "Sana bunları hediye ediyorum ama baskıları senden" dedi. Baskının çerçevesiz kanvas ve siyah beyaz olmasını da kendisi önerdi. Beni bir fotoğraf stüdyosuna yönlendirdi. Oradaki üstat ile formatları belirledik, taşınmadan bir hafta önce baskıları aldım ama fotoğrafların baskılı hallerini asıl sahibine gösteremedim. Baskıları alınca fark ettim ki seçtiğim üçlünün bir de cümlesi var, dilimin ucuna öylece geldiler, zahmetsizce yani.


"İkiydik, bir olduk, aynı kökte hayat bulduk. "


Dökülüyordu kelimeler avucuma. O fotoğrafları neden bu kadar sevdiğimi ilk kez o gün anladım. O yüzden gönlüm ikisini kare birini de dikey istemişti. Bizdik bu fotoğraflar, iki farklı kişiydik, evlenince, bir süre, birbirimizin gölgesi olduk, bazen o ben, bazen ben o. Oysa gün geçtikçe, kök salıyorduk, harman oluyorduk. İkimizin de farklı zevkleri, dostlukları, lezzetlerle kurduğu bağ, yaşamaktan öğrendiklerimiz, geleneklerimiz, inançlarımız, travmalarımız, yaralarımız ve yaraları iyileştirme biçimlerimiz vardı ve benzersizdi. Neyse ki, tecrübeli birer yolcuyduk, zamana güvendik, birbirimize ve benzeşen tek yönümüze,  yaşama arzumuza, sıkıca tutunduk. Yanılmadık, yollarda birbirimizi tanıdık, kök saldık, saldıkça yeşerdik;


Üçüncü yıl notuna şöyle bir cümle düştüm; "sen benim en güzel aynam oldun, içimdeki "iyinin" yeşermesine, gelişmesine ve ehlileşmesine hep ışık tuttun"


Dördüncü yıl notuna ise, "ışıl ışıl bitti 4 yıl" cümlesi ile başlamışım. 

Sonraki yıllarda düştüğüm notlardan bazılarında ise şu cümlelere yer vermişim. 

"ben seninle geriye dönüp bakmayı değil de bugünü yaşamayı sevdim... ben seninle yaşı kaç olursa olsun, çocuk heyecanıyla yeni şeyler denemek konusunda cesaretli olmayı öğrendim. ben seninle en çok yolda iki yolcu olmayı sevdim. "


Sonra "covid" geldi, evlere kapandık; o dönemin notlarında ise şu cümlelere yer vermişim.


"yollarda olmak kadar evde oturmak da maceralıydı, peş peşe covid olduk, böylece hastalıkta sağlıkta varlıkta yoklukta birbirimize yoldaş olduk."


"bu yıl da çoğaldık üstelik sadeleştik, yine yeniden yollarda olalım."


"Bir film repliğinden* bir hayat öğretisi çıkartmak, bir yolculuktan bazı dersleri tekrar etmek gerektiğini anlamak... Yedi de bitti, nicelerine... Derin, içten, samimi ve sarmalayan ve kucaklayan sevgimizle"

Galiba başarabildiğimiz şeylerden biri de "öğrenmek" oldu, saygı duyarak, alan açarak, destekleyerek, anlamaya çalışarak ve dinleyerek. Kök dediğin beslenmekti, biz farklılıklarımızdan beslenmeyi öğrendik, o farklılıklar bizi geliştirdi, doğanın döngüsü gibiydi hayat. Topraktan göğe, buluttan toprağa. Her biri biricik ve benzersiz kar taneleri, parmak izleri ya da örümcek ağları gibiydi yaşamlarımız; yollarımız, bizi biz yapanlar, yaralarımız, sevilme biçimimiz, sevdiğimiz yemekten aldığımız hazzın farkı, kırılganlıklarımız, inatlarımız, kararlılığımız, hayallerimiz, gülümsememiz, kahkahamız, kavgamız ve sarılışımız... Farklıydı! 

Yolda iki yolcu olma halimiz güçlendikçe; güzel geçiyordu yıllar, notlara bakıyorum da, yüzümde hep gülümseme... Şans kapıyı çalınca kıymeti de bilmek gerek. Sanki yıllar sonrasını görmüş gibi bir not düşmüşüm;


"ne güzel koyuyoruz her bir tuğlayı, taşı toprağı, suyu, güneşi, kumu, çakılı üst üste. İnşası zor bir kuleyi, bir de yetmiyor işliyoruz ince ince, hayaller kuruyoruz, masalları yeniden yazıyoruz, şiirler adıyoruz anlara, şarkıları besteliyoruz sil baştan."


On bir yılı geride bıraktık, biz ayrı dallar olmayı başardık, yolda iki yolcu olmayı sevdik, her ne olursa olsun yola, yüreğimize ve güzel günlere inanmaktan hiç vazgeçmedik. Yorulduğumuz da oldu, pes edip durup beklediğimiz de, bakıştık öyle şaşkın bir süre, gülüştük sonra, hadi dedik, hadi kalkalım bir kez daha, yarınlar daha güzel olacak biliyorduk, hem hayat dediğin nedir ki, inişi ve çıkışı olmayınca.


"senle ben aile olduk, birbirimize yuva olduk, dost olduk, sırdaş olduk"

"ilk görüşte aşk değildi hikayemiz, senle ben yol aldıkça, çok ve derin bir sevgi ile bağlandık."

İkimizin de kendimiz olabilmeyi başardığımız bu yolculukta öyle güçlü ve yaygın bir kök saldık ki, yönlerimiz farklı olsa da, aynı gövdede can bulduk, yolda olmayı da yolcu olmayı da çok sevdik.

Bir gün baş ucumda uzunca bir notla uyandım; içinden bir cümleyi alıp, yüreğimde sakladım; 

"En büyük mutluluk sevdiğini mutlu edebilmektir. Mutluluk, hayalini kurduğun yuvayı, sil baştan inşaa etmektir."

O fotoğrafların uzun hikayesi de bu anlattıklarım işte...

Bir cümle ile özetlemek de ne lütuf ama... 


"İkiydik, bir olduk, aynı kökte hayat bulduk."


Fotoğraflar elimde epeyce bir dolandım evde, en doğru yeri bulmalıydım. Evin girişinde düşündüm önce ama oranın tonları ile uyuşmadı. Yatak odasında hayalini kurduğum bir köşe vardı: kitap okuma köşesi. Sabah gün ağarırken, üzerimde yumuşak dokulu bir diz battaniyesi, abimden aldığım sallanan koltuktayım. Bu tablolar o duvara çok yakışacaklardı. Hissediyordum. Koşarak gittim ama çıplacık kaldılar duvarda. Asamadım. Durdular pofuduk plastikler içinde dolaplar üzerinde. Eve taşınmamızdan nice zaman sonra o köşe tamamlandı. Fotoğraflarını çektim. Tuhaftır ki, gene bir boşluk vardı, bir türlü içime sinmeyen bir şey. Kapı çaldı, komşum elinde büyücek bir saksı ile kapıda belirdi. Oydu, içim kıpır kıpırdı, saksısını bakır bir kazana koydum. İşte şimdi tamamlanmıştı. Aslında bir eksik daha vardı, o cümle de duvarda yerini almalıydı ama nasıl? O da zamanını bekleyecekti. Biliyordum. Gülümsedim.

2025 yılı Aralık ayında, 

İnstagram için bir reels videosu hazırladım. İlk defa bir videoyu seslendirdim, yayınladım ve fotoğrafların sahibi olan Hakan Aydın'a da haber verdim. Bir mesaj atıp teşekkür etmeyi de unutmadım. "BA-YIL-DIM" diye bir mesaj geldi. "Abla ne kadar güzel olmuşlar" 

Cümleyi ona da söyledim.


"İkiydik, bir olduk, aynı kökte hayat bulduk. "






"Birlikteliğin evreleri gibi geldi bana, iki insan karşılaşır, ayrı köklerden gelirler elbet ama zamanla biri yek diğerinin gölgesi olur, ışık gitti mi, asıl olan ayakta kalır, suret olan silinir gider, oysa kıymetli olan birlikte yeniden kök salıp kendi yönünü bulmaktır. "

"Bu üç fotoğraf gören gözden hisseden gönüle bir yolculuk yaptılar, bir hayalin parçasıydılar bir gerçeğin ta kendisi oldular. "

-----


Evimizin ana kapısından girince görünecek şekilde, duvarda şöyle yazıyor; 

bu biziz, bizim hayatımız, bizim hikayemiz, bizim evimiz. 


"bin şükür"


-----

* Kamera geniş açı mutfağı görür, kavga eden bir çift vardır; adam kadına döner,
 "hangimizin haklı olduğu önemli değil, bu kavgadan ne öğrenerek çıkacağız, asıl önemli olan bu"


-----




03 Ocak 2026

İki Kapının Hikayesi*








Bundan 2 ya da 3 sene önceydi. Yok yok çok daha önce, 10 yılı vardır. Canım H., dedi ki, biz neden babanın köyüne gitmiyoruz. Çıktık yola, ki severiz. Kaybola kaybola vardık köye, köy merkezinde konumlanmış dedemin evinin bir yanı çökmüş, tamir görmüş ama yaşanmayınca kar etmemiş, yıkık dökük evinin önünden geçtik, halamın evinin önünde durduk. İçimde bir kurt, yıkık da olsa git dedi. Ertesi gün gittik, altı dam üstü kerpiç ahşap karışımı iki göz odalı, sahanlığında şimdinin şöminesinde yemek pişen ocağı, hemen sol ahşaplara çakılmış çeşitli çivilerle tutturulmuş, tencere, tava ve gene ahşaptan bir raf üzerinde duran bardakları ile buram buram ebem, dedem ve babam kokan evin ahşap yıkık merdivenlerinden çıktık, ev harabe gibiydi. Onlarca yıl sonra evde sağlam kalan pek de bir şey yoktu. Çocukluğumdan kalan kokunun yerinde ağır bir toprak kokusu hakimdi. Bir sandık, almadığıma sonradan çok pişman olacağım ve ocak içindeki sac ayağına uzun uzun bakıp, çocukluğumun kısacık, kısıtlı ve silinmiş mutluluğunu anlattım. Sandıktan çıkan iki adet keçi yününden dokunan, döşeme altı olarak kullanılan kilimi yanımıza alıp, enişteme sağlamca kalan iki kapıyı ve iki odanın birinde bulunan gömme oyma dolabı bir şekilde bizim için korumasını rica ederek ertesi gün köyden ayrıldık. Sonraki yıllar "enişte ne oldu kapılar, napacan o eski şeyleri sen, yahu sen aldır onları ben gelip alacam, sen gelemen artık buralara" diyalogları ile gelip geçti ve bundan iki yıl önce, ilk gidişimizden 6 yıl sonra yani, biz bir kez daha köye gittik. 


Kocadağ'a sırtını yaslamış, Melikler Yaylası'nın oksijen depolarından beslenen, Isparta'nın Şarkikarağaç beldesine bağlı, 1150 rakım da bulunan, doğusunda yer alan ve şimdilerde kuraklık ile boğuşan dünyanın sayılı tatlı su göllerinden Beyşehir Gölü ile çevrili, dünya mağaracıları arasında 15 kmlik uzunluğu ile nam salmış Çaydere ormanları içinde yer alan Pınargözü Mağarası ile tanınan Yenişarbademli köyüne, "orada bir köy var uzakta, gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür" şarkıları ile büyümüş çocuklar olarak gittik, üstelik bu sefer babam da bizimleydi. Yolculuk geçmişe uzandı, okuduğu okullar, anılar, çocukluğu, yüzdüğü kanallar, kuş kovaladığı ekin tarlaları ve niceleri...

Köy adını, şimdi yerinde yeller esen bademden alıyor aslında, yenişar kelimesi “Yeni şehir” anlamında kullanılmış, bulunduğu alanda orman ağaçlarının çoğunluğunu badem ağaçları oluşturduğu için de burada kurulan köye Bademli (Payamlı) köyü adı verilmiş. Çocukluğumda keçi gibi tırmandığımız dağlarında özgürce badem yediğimiz ağaçlar yok, ne badem, ne gürül gürül akan nehirler, ne göl, ne o domates ve buğday, ne o yufka ekmekleri, hiç biri kalmadı, malum üç harfliler oralara kadar uzandı ve marketten kiraz alıp, beyaz ekmek ile odun kokulu evlerde, anılarla kalakaldık. Umarım Kocadağ ve Melikle Yaylası da aynı kaderi paylaşmaz.

 

Kısaca köyün tarihçesini de aktarayım; resmi kaynaklardan edindiğim bilgiye göre;

M.Ö. 4000 yıllarında Etiler (Hititler),
M.Ö. 1500 yıllarında Frigyalılar,
M.Ö. 800 yıllarında İyonlar,
M.Ö. 600 yıllarında Lidyalılar,
M.Ö. 446 yıllarında Persler,
M.Ö. 190 yıllarında Romalılar,
M.S. 395 yıllarında Bizanslar yörede egemen olmuşlardır.
1071 Malazgirt zaferinden sonra 1142 yıllarında Selçuklu topraklarına katılmıştır.
1810 yılında Konya vilayetine bağlı bir kaza olmuştur.
1868 yılında Osmanlılar’da yapılan idari değişiklik sonucu, Yenişar Kazası da nahiye merkezi yapılmış ve Beyşehir’e bağlanmıştır.

Bu arada çevre köylerle yaşanan arazi anlaşmazlıkları nedeniyle 1870’de Şarkikaraağaç’a bağlanmıştır. 1920 yılında Isparta’nın Konya’dan ayrılarak yeni bir vilayet merkezi olması ile Şarkikaraağaç da bu vilayete bağlanmıştır. 1954 yılında yörede bulunan Bademli, Yenice, (Pınarbaşı) köyleri birleşerek bir belediye teşkilatı altında toplanmıştır. 1957 yılında nahiyelik tesis edilip, Muma (Gölkonak) Köyü de bu nahiyeye bağlanmıştır.

 Nihayet Yenişarbademli 20 Mayıs 1990 da Isparta iline bağlı bir ilçe merkezi olmuştur.


Ortanca ve küçük halam hariç, köyde kalan olmamıştı, küçük halamı kalp hastalıkları nedeniyle erkenden kaybetmiştik. Yine de çok sıklıkla da olmasa halamı ve eniştemi ziyarete giderdik.  Zamanla büyükler göçünce kalan tek miras, ihtiyaçlar da baş gösterdiğinden, köy zamanla beldeye ve ilçeye dönüştüğünden, köyün merkezinde, köşe konumda olan evin yeri de kıymetli taliplisi de pek çok olunca, zaman içinde kimse orada yaşamayacağı için ve yaşamayan ev gene kaderine mahkum olacağı için, eninde sonunda satılmıştı. Köye girerken evin o çökük ve toprak yığını hali hepimizi üzdü. Satın alan kişi henüz bir şeyler yapmamıştı. Öylece çökük bir toprak yığını olarak duruyordu. 
Evin ilk gittiğimiz yıl, yıkılmadan önce ve bizim içine girebildiğimiz halinin fotoğrafını buldum ama ne yazık ki, diğer bellek arıza verdiği için kapıları bulup çıkarttığımız yıllara ait fotoğraflara ulaşamadım. 


Evi alan kişiyi aradık, kaldıysa o yığından kapıları çıkartmak istediğimizi söyledik, sağolsun Canım H.,  o yıkıntıdan iki kapıyı yeni sahibinin de izni ile çıkardı. Yaklaşık 150 yılı hatırlanan gerisi tahmin edilemeyen kapının neredeyse 200 yıllık olabileceği de söyleniyordu. Çam özünden yapılan dökme demirli kapılar 3 adetti, 2'si evlerin (oda) biri kilerin kapısı idi. Oda kapılarına ulaştık ama kiler kapısı yoktu. Odalardan birinde bulunan oyma ahşap dolap da ne yazık ki onarılamayacak kadar parçalanmıştı. Fotoğrafta görünün dam kapısı ise muhtemelen göçüğün çok daha altlarında yer alıyordu ve riske daha fazla girmeyi gereksiz kıldı. Kapıları mavişe yükledik ve Birgi'de zeytin, ceviz, ıhlamur, kestane ağaçlarından çeşitli sunum ve kesme tahtaları yapan asıl mesleği öğretmenlik olan Mavi Ağaçkakan'a götürüp, bunları adam et dedik o da seve seve dedi. 


Biz bu arada, geçen zaman içinde, emeklilik sonrası baharımız için bir köy bulduk, hayalimizdeki yuva için bir ev yaptırdık. Türkiye koşullarında evdeki hesap çarşıya uymadı ve kırmızı pancurları olamadı.


Araziyi aldığımız 2023 yılında bir kaç kez köyümüze gidip, kamp bile yaptık. İlk heves işte. Hayalleri olgunlaştırmak için belki de gerekli zamana ve o mekanda vakit geçirmeye gerek vardı, kim bilir? Sonrasında kendi bahçemizde defalarca kamplar yaptık ve hayal ettik, dedim ya kırmızı panjur dışında gayet de iyi kotardık. 



Mavi Ağaçkakan'la gel zaman git zaman arkadaş olduk. Zamanla dostluğa dönüşen ilişkimiz, sımsıcak sohbetlere açıldı. Harika ailesine masal diyar Birgi'de misafir olduk, kaynaşmak hiç zor olmadı, kapılar onun atölye deposunda zamanını bekledi. Temizlendi, tek bir çivisi heba edilmeden aslına uygun tamirleri yapıldı ve hak ettiği saygı ve sevgi ile okşanarak yağlandı, dönüşecekleri şeylere hazır hale getirildi. Biz de Birgi ziyaretleri bir fırsata dönüştürüp, Gölcük Yaylası'nda defalarca kamp yaptık. 


Uzun soluklu araştırmalar, niyetler, bekleyişler, demirciler tarafından tutulmayan sözler sonunda nihayet 2025'in son aylarında Mavi Ağaçkakan'ın da içine sinen istediğimiz gibi bir sonuç aldık ve biri salonun baş tacı diğeri yatağımızın başı olacak iki kapı için gerekli parçaları tamamladık.


Bu arada Kazım 1000 yıllık zeytinin gövdesinden çıkan iki güzel lata gösterdi, öncelik onundu kalana razıydım, o latadan birini de tv altına sehpa yapmaya karar verdik. Onlarca servis, sunum tahtasının yanında ki yerim olsa hepsini alabileceğim güzellikteki ürünlerinden ikisini de yılbaşı ve ev hediyesi olarak getirince yuvamızın eksik parçaları bir araya geldi.

Eşimin annesinin süt güğümü, bakraçkarı, annemin çeyizinden bir kaç parça eşya, teyzemin bünyan halısı, annanemin tabakları, babaannemin dibeği, küçük halamın kiŕmanı, dedemin bastonu, büyük halamın kahve değirmeni derken baya baya eskiler sever eskiler toplar biri oldum çıktım.



Oldum olası severim antikacıları gezmeyi, eski konakları, sarayları keşfetmeye bayılırım. Kimler nasıl yaşamış, kimler gelip geçmiş meraklanırım. Kuşakları aktaran anı-yemek kitapları ise bu aralar en sevdiğim.

1 Ocak 2026 tarihinde yüzümde kocaman sevinç gülümsemesi, gözümde 2 damla yaşla montajı biten kapıların benden sonrasında hikayesi ne olur bilmiyorum. Kuzey diyarlardan (bana hikaye anlatan dedenin yalancısı çocuk hafızam Kafkasya diyor, babam biz Yörüğüz diyor) ama her durumda bir yerlerden göçerek Isparta Yenişarbademli Köyü'nde yerleşen 3 kardeşten 2'sinin kök saldığı, sırt sırta vermiş iki haneden birinin 8. kuşağıyım. Belli ki, o ilk evin ilk kapıları artık benimle yepyeni bir hikayenin kahramanları olarak devam edecekler yollarına. Babaannem ve ortanca halamın kirmanına gelince sizce de harika birer obje olarak yerlerini bulmamışlar mı?


 

Okura ve kendime bir pişmanlık aktarmak isterim; 

Bütün bu süreçte galiba yanarım yanarım dediğim, geçmiş hafızama güvenmediğimden buraya aktaramadığım bir hikaye var. O üç erkek kardeşin, yol hikayeleri ve köyün kuruluşunun anlatıldığı yıla tekrar ışınlanmak, sırt sırta verip yaptıkları o evlerde yaşananların aktarıldığı  ve çocuk hafızamdan silinmeyeceğini düşündüğüm ak sakallı dedenin de içinde yer aldığı hikayeyi kaleme alabilmeyi isterdim. 


Kazım, namı diğer Maviağaçkakan ahşaba tutkuyla yaklaşıyor, kapıların hikayesini öyle güzel kaleme almış bu nedenle burada da olsun istedim, dayanamadım blog yazıma da başlığı onun yazısından aldım. 



* İki kapının hikayesi...

Ahşap ürünlerin, bizim de topraktan gelmemiz
inancımız sebebiyle midir bilinmez, sıcaklıklarıyla
hepimizin içinde farklı duygular oluşturduğu gerçeği
inkâr edilemez.

Hele ki, o ahşap parçasının geçmişten getirdiği bir
hikâyesi varsa, insanın yüreğinde oluşan o duygu
selleri, gene insanın hayal gücüyle yarattığı
senaryolarla birleşip, ortaya izlemesi müthiş filmler
çıkarıyor.

İşte bu iki kapının tam da böyle hikayeleri var.

İsmet Amcamızın, Kafkas’lardan gelen dedesinin
Isparta’nın bir köyünde elleriyle yaptığı ev maalesef
ki artık yok olmuş ama, bu iki kapıyı son anda enkaz
içinden kurtaran Evren Abla ve Halim Ağabey,
onlardan bir orta sehpa ve bir yatak başı yapıp
yapamayacağımı sorduklarında, hiç tereddütsüz
kabul etmiştim.

Çünkü bu neredeyse 200 yıllık olan hikayede, ben
de kendime küçücük de olsa bir rol bulacak, bu iki
kapının yeni hikayelere eşlik etmelerine azıcık da
olsa aracılık edecektim.

Kapıların temizliğinin bitiminde, İsmet Amcamızın
duygu dolu sözleriyle doğru yolda olduğumuzu
anlamış, iş bitiminde o masa üzerinde içilecek ilk
fincan kahvenin hayalini kurmaya başlamıştım bile! 

Bu iki kapı, sevgili dostlarımız @yolda2yolcu_e Evren
Abla ve @yolda2yolcu_h Halim Ağabey’in yeni
evlerinde, yeni hikayeler yazmaya başladılar bile. 
Kim bilir, sonraki nesillere aktarılacak ne
hikayeler, ne senaryolar barındırıyorlar içlerinde?

Küçük bir dokunuş yapan bir figüran olarak, bu filmi
izlemesi çok zevkli. Fırsat verdiğiniz için çok
teşekkür ediyorum.

Not: Yılların biriken izlerine, aşınmalara ve orijinal parçalarına (videoda görünen kapı kolunun çivisi bile orijinal yerine geri çakıldı) zarar vermeden temizlemeye çalıştığım kapıların ve demir ayaklarının yapım aşaması aslında epeyce uzun sürdü ama, 1,5 dk'ya sığdırmaya çalıştım.


Bu kısa filmi izlediğimde şöyle bir yorum yapmıştım; 

Nasılını bilemediğim bir teşekkür var dilimin ucunda, ağlarsam belki anlatabilirim. 

Şimdi izninizle kendime dumanı üstünde bir kahve yapıp, anlatmaya çalışacağım.