Bundan 2 ya da 3 sene önceydi. Yok yok çok daha önce, 10 yılı vardır. Canım H., dedi ki, biz neden babanın köyüne gitmiyoruz. Çıktık yola, ki severiz. Kaybola kaybola vardık köye, köy merkezinde konumlanmış dedemin evinin bir yanı çökmüş, tamir görmüş ama yaşanmayınca kar etmemiş, yıkık dökük evinin önünden geçtik, halamın evinin önünde durduk. İçimde bir kurt, yıkık da olsa git dedi. Ertesi gün gittik, altı dam üstü kerpiç ahşap karışımı iki göz odalı, sahanlığında şimdinin şöminesinde yemek pişen ocağı, hemen sol ahşaplara çakılmış çeşitli çivilerle tutturulmuş, tencere, tava ve gene ahşaptan bir raf üzerinde duran bardakları ile buram buram ebem, dedem ve babam kokan evin ahşap yıkık merdivenlerinden çıktık, ev harabe gibiydi. Onlarca yıl sonra evde sağlam kalan pek de bir şey yoktu. Çocukluğumdan kalan kokunun yerinde ağır bir toprak kokusu hakimdi. Bir sandık, almadığıma sonradan çok pişman olacağım ve ocak içindeki sac ayağına uzun uzun bakıp, çocukluğumun kısacık, kısıtlı ve silinmiş mutluluğunu anlattım. Sandıktan çıkan iki adet keçi yününden dokunan, döşeme altı olarak kullanılan kilimi yanımıza alıp, enişteme sağlamca kalan iki kapıyı ve iki odanın birinde bulunan gömme oyma dolabı bir şekilde bizim için korumasını rica ederek ertesi gün köyden ayrıldık. Sonraki yıllar "enişte ne oldu kapılar, napacan o eski şeyleri sen, yahu sen aldır onları ben gelip alacam, sen gelemen artık buralara" diyalogları ile gelip geçti ve bundan iki yıl önce, ilk gidişimizden 6 yıl sonra yani, biz bir kez daha köye gittik.Kocadağ'a sırtını yaslamış, Melikler Yaylası'nın oksijen depolarından beslenen, Isparta'nın Şarkikarağaç beldesine bağlı, 1150 rakım da bulunan, doğusunda yer alan ve şimdilerde kuraklık ile boğuşan dünyanın sayılı tatlı su göllerinden Beyşehir Gölü ile çevrili, dünya mağaracıları arasında 15 kmlik uzunluğu ile nam salmış Çaydere ormanları içinde yer alan Pınargözü Mağarası ile tanınan Yenişarbademli köyüne, "orada bir köy var uzakta, gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür" şarkıları ile büyümüş çocuklar olarak gittik, üstelik bu sefer babam da bizimleydi. Yolculuk geçmişe uzandı, okuduğu okullar, anılar, çocukluğu, yüzdüğü kanallar, kuş kovaladığı ekin tarlaları ve niceleri...Köy adını, şimdi yerinde yeller esen bademden alıyor aslında, yenişar kelimesi “Yeni şehir” anlamında kullanılmış, bulunduğu alanda orman ağaçlarının çoğunluğunu badem ağaçları oluşturduğu için de burada kurulan köye Bademli (Payamlı) köyü adı verilmiş. Çocukluğumda keçi gibi tırmandığımız dağlarında özgürce badem yediğimiz ağaçlar yok, ne badem, ne gürül gürül akan nehirler, ne göl, ne o domates ve buğday, ne o yufka ekmekleri, hiç biri kalmadı, malum üç harfliler oralara kadar uzandı ve marketten kiraz alıp, beyaz ekmek ile odun kokulu evlerde, anılarla kalakaldık. Umarım Kocadağ ve Melikle Yaylası da aynı kaderi paylaşmaz.
Kısaca köyün tarihçesini de aktarayım; resmi kaynaklardan edindiğim bilgiye göre;
M.Ö. 4000 yıllarında Etiler (Hititler),
M.Ö. 1500 yıllarında Frigyalılar,
M.Ö. 800 yıllarında İyonlar,
M.Ö. 600 yıllarında Lidyalılar,
M.Ö. 446 yıllarında Persler,
M.Ö. 190 yıllarında Romalılar,
M.S. 395 yıllarında Bizanslar yörede egemen olmuşlardır.
1071 Malazgirt zaferinden sonra 1142 yıllarında Selçuklu topraklarına katılmıştır.
1810 yılında Konya vilayetine bağlı bir kaza olmuştur.
1868 yılında Osmanlılar’da yapılan idari değişiklik sonucu, Yenişar Kazası da nahiye merkezi yapılmış ve Beyşehir’e bağlanmıştır.
Bu arada çevre köylerle yaşanan arazi anlaşmazlıkları nedeniyle 1870’de Şarkikaraağaç’a bağlanmıştır. 1920 yılında Isparta’nın Konya’dan ayrılarak yeni bir vilayet merkezi olması ile Şarkikaraağaç da bu vilayete bağlanmıştır. 1954 yılında yörede bulunan Bademli, Yenice, (Pınarbaşı) köyleri birleşerek bir belediye teşkilatı altında toplanmıştır. 1957 yılında nahiyelik tesis edilip, Muma (Gölkonak) Köyü de bu nahiyeye bağlanmıştır.Nihayet Yenişarbademli 20 Mayıs 1990 da Isparta iline bağlı bir ilçe merkezi olmuştur.
Evin ilk gittiğimiz yıl, yıkılmadan önce ve bizim içine girebildiğimiz halinin fotoğrafını buldum ama ne yazık ki, diğer bellek arıza verdiği için kapıları bulup çıkarttığımız yıllara ait fotoğraflara ulaşamadım.
Okura ve kendime bir pişmanlık aktarmak isterim;
Bütün bu süreçte galiba yanarım yanarım dediğim, geçmiş hafızama güvenmediğimden buraya aktaramadığım bir hikaye var. O üç erkek kardeşin, yol hikayeleri ve köyün kuruluşunun anlatıldığı yıla tekrar ışınlanmak, sırt sırta verip yaptıkları o evlerde yaşananların aktarıldığı ve çocuk hafızamdan silinmeyeceğini düşündüğüm ak sakallı dedenin de içinde yer aldığı hikayeyi kaleme alabilmeyi isterdim.
Kazım, namı diğer Maviağaçkakan ahşaba tutkuyla yaklaşıyor, kapıların hikayesini öyle güzel kaleme almış bu nedenle burada da olsun istedim, dayanamadım blog yazıma da başlığı onun yazısından aldım.
* İki kapının hikayesi...
Ahşap ürünlerin, bizim de topraktan gelmemiz
inancımız sebebiyle midir bilinmez, sıcaklıklarıyla
hepimizin içinde farklı duygular oluşturduğu gerçeği
inkâr edilemez.
Hele ki, o ahşap parçasının geçmişten getirdiği bir
hikâyesi varsa, insanın yüreğinde oluşan o duygu
selleri, gene insanın hayal gücüyle yarattığı
senaryolarla birleşip, ortaya izlemesi müthiş filmler
çıkarıyor.
İşte bu iki kapının tam da böyle hikayeleri var.
İsmet Amcamızın, Kafkas’lardan gelen dedesinin
Isparta’nın bir köyünde elleriyle yaptığı ev maalesef
ki artık yok olmuş ama, bu iki kapıyı son anda enkaz
içinden kurtaran Evren Abla ve Halim Ağabey,
onlardan bir orta sehpa ve bir yatak başı yapıp
yapamayacağımı sorduklarında, hiç tereddütsüz
kabul etmiştim.
Çünkü bu neredeyse 200 yıllık olan hikayede, ben
de kendime küçücük de olsa bir rol bulacak, bu iki
kapının yeni hikayelere eşlik etmelerine azıcık da
olsa aracılık edecektim.
Kapıların temizliğinin bitiminde, İsmet Amcamızın
duygu dolu sözleriyle doğru yolda olduğumuzu
anlamış, iş bitiminde o masa üzerinde içilecek ilk
fincan kahvenin hayalini kurmaya başlamıştım bile!
Bu iki kapı, sevgili dostlarımız @yolda2yolcu_e Evren
Abla ve @yolda2yolcu_h Halim Ağabey’in yeni
evlerinde, yeni hikayeler yazmaya başladılar bile.
Kim bilir, sonraki nesillere aktarılacak ne
hikayeler, ne senaryolar barındırıyorlar içlerinde?
Küçük bir dokunuş yapan bir figüran olarak, bu filmi
izlemesi çok zevkli. Fırsat verdiğiniz için çok
teşekkür ediyorum.
Not: Yılların biriken izlerine, aşınmalara ve orijinal parçalarına (videoda görünen kapı kolunun çivisi bile orijinal yerine geri çakıldı) zarar vermeden temizlemeye çalıştığım kapıların ve demir ayaklarının yapım aşaması aslında epeyce uzun sürdü ama, 1,5 dk'ya sığdırmaya çalıştım.
Nasılını bilemediğim bir teşekkür var dilimin ucunda, ağlarsam belki anlatabilirim.




















































