04 Eylül 2009

KURULMUŞ CÜMLELER / 6




Yüreğin zihnin bilmediği kendi nedenleri vardır.

Blaise Pascal

__________________________________________________




Fotoğraf / devianART

SAMİMİYET

Samimiyetle söylemem gerekirse diye başladı sözlerine...
Samimiyet...

Bir konuyu aktarırken, anlatırken, yaşarken, dönüp de geriye muhasebesini yaparken; sahi, ne kadar samimiyetle çıkar sözcükler ağzımızdan?

Samimiyet...
Samimiyetle dile gelen kelimelerden kaç tanesini samimiyetle kendimize saklarız?
Ben diyim 100 kelimeden 5'i, sen de 10...
Bu durumda dürüst olur muyuz, karşımızdakine ve tabi en çok da kendimize...
Samimiyet ve dürüstlük harmanlanmış gibi gelir bana çoğu zaman...
Hani samimiyetle söylememiz gerekirse, çoğu zaman dürüst değilizdir kendimize bile...


_________________________________________________________________________________

Ertuğrul Özkök'ün dünkü yazısını okuyunca, aklıma üşüştü bu düşünceler...

BUGÜN DE BUDUR...


Aslı Gökyokuş - Sevdalı Başım
________________________________________________

İlk kez burada dinlemiştim ve çok sevmiştim.
Bazen bir şarkı dinlersiniz ve budur dersiniz ya...
Bu ses, bu yorum, bu sözler, bu ritm...
Bugün budur...

Ah benim sevdalı başım
Ah benim şair telaşım
Ah benim sarhoşluğum
Ah çılgın yüreğim
Sus artık uslandır beni

Kaç okyanus geçtim böyle
Kaç denizde yitip gittim
Kırılmış direkler yırtık yelkenlerle
Kaç seferden yorgun döndüm

Ah benim yaralı ruhum
Ah benim insan kusurum
Ah benim isyanlarım, ah yalnızlıklarım
Gel artık uslandır beni

Ah benim iyimser yanım
Ah benim aldanışlarım
Ah benim kavgalarım
Ah pişmanlıklarım
Sus artık uslandır beni

Söz - Müzik: Zülfü Livaneli

03 Eylül 2009

YÜREK ALIP GİDER BAŞINI

Söyleyemediğin yalanların ağzında büyüyüşünü seyrediyorum kaç zamandır
Perde arkasındaki silüetini görmesem,
Bilmeyecektim çalan kapılara pencerenden baktığını...

Şimdi bu yürek alıp gidiyor başını,
Neden diye sorma...
Bazen yürek alıp gider başını, dönmemecesine...
Üzülme, şaşırma sakın...
Düşün üzerine...
Bazen bir kapıyı sıkıca kapatmak gerekir içeriye bir karanlık sinsice sızmaya çalışmasın diye...

Gidiyorum haberin ola, sonu ya baharın, topladım hamağımı usulca.
Mürdümlerde kalmadı artık dallarda, bir kısmını börtü böcekler yedi bir kısmını göçebe kuşlar...
Zaten ne kalıcı ki şu hayatta...

Şimdi bir iz kaldıysa
Anlayana anladığı kadar...
Anlamayana;
Evet, bu bir veda...


___________________________________

bazen gitmek gerek, bazen kalmak...
şimdi gitme zamanı seni sana bırakarak
başka benli zamanların olacak, senli halini tamamlayan
gelip geçici desende
gelip geçen de bir iz bırakır anda
ve her an önemlidir
unutma!
kısacık bir andır tüm günü hayaliyle kuşatan
ve bir hayaldir tutunduğumuz, hayatta bizi dimdik ayakta tutan...

Şimdi bu yürek alıp gidiyor başını,
Neden diye sorma...
Bazen yürek alıp gider başını...

Güzeldim ya ben o gece, o masada, o mum alevinde...
Mum söndü biliyor musun...
Üstelik henüz üflememiştim...

02 Eylül 2009

KARANLIK KORİDOR - 5

ÖNCESİ



Kısa kısa notlar alıp, atıyordum bir kenara, roman olur benim hayatım yaşlarına ve hallerine düşünce, belki bir gün bir araya gelirler de işe yararlar diye. Hayatımı bir düzene koymak konusunda bolca vaktim olan bir zamanda, açtım anlar kutusunu. Lise yıllarına ait yıllıklar ve arasından çıkan mektuplar, üniversite yılları ve entellektüel olma çabaları kokan buram buram öykünen karalamalar, gazetecilik yıllarından kalma çalışmalar ve kurdele ile bağlanmış, üzerine KARANLIK KORİDOR yazdığım bir tomar kağıt... Kağıtları aldım elime... Daha ilk satırda tanıdık geldi herşey... O zamanlarda kayboluşum. O zamanlarla yeniden doğuşum...


Elime aldığım her bir kağıt, hayatın içinde karşıma bir şekilde çıkmış insanlara ilişkin düştüğüm notlardan oluşuyordu. Yerler, mekanlar, şehirler, yıllar değiştirilmişti. Kendimce anlayacağım bir kodlama yaratmıştım, özellikle de karakterlere verdiğim isimlerde...


Sonra, sarı çizgili sayfalara yeşil kalemle yazdığım 2004-2005 yıllarını kapsayan yazılar geçti elime. Aynı tomar içinde saklanmış olmalarına şaştım önce. Okudukça; o dönemin kendi içinde özenle gerçeklik halinden saklanmış kelimelerini görünce, çaresizliğin yarattığı, yaşayamazsan yazarsın hallerim geldi gözümün önüne, yepyeni bir dünya kurmuştum geçmişin izlerinden kendime.


O kağıtlar arasından bir kağıt parçası, gerçeğin sınırlarını zorladığım o akşam üstüne götürdü beni. Beyaz, çizgisiz bir kağıt parçasının arkasında, yapılan harcalamar vardı. Kenarında bir çiçek karalanmıştı, kurşun kalemle... Kalan boşlukların tamamında neden yazıyordu irili ufaklı...


Kağıdı çevirdim;


______________________________



2004, Cezayir



Karanlık bir koridorda hiç iz yok çıkış yolunu bulmaya...


Yürüyordum yüreğimdeki tüm korkularla, nereye gittiğimi bilmiyordum. Sürekli, bacakların sendeyse onlar yürümek için, yüreğin çıkmadıysa yerinden cesaretle ilerlemen için diyordum ama korkuyordum. Bazen, çatısından gökyüzü gözüken, 12 metrekarelik yaşam alanımın üzerine oturup ağlıyordum içten içe. Aklımın yollarından yüreğimin sızılarını geçiriyordum birer birer. Avucumda bir sürü hap adını bilmediğim, oturuyordum saatlerce, penceremden gözüme kaçan kum fırtınalarını umursamaz bir halde. Zaten kuma ihtiyacım yoktu ki fırtınalarla boğuşmak için, ben fırtınanın kendisiydim. Sahi ne biliyordum ki ben bu ülkede. Ne dilini, ne insanını, ne de coğrafyasını bilirdim. Gelenek göreneklerinden bir haberdim. İçimdeki gazetecilik aşkı da değildi ki beni uzak diyarlara sürükleyen. Sendin... Sen... En büyük yanılgım...


Şimdi bana sunulan bu şaşalı hayatın orta yerinde çığlık çığlığa bağırıyorum. Neden... Sahi bir cevabın var mı neden? Hiç bilmedim ben o cevabı ve hiç sormadım sana. Şimdi bu çift kişilik yer yatağını bir dünya yapıp kendime bekliyorum ya elimdeki çaresizlikle, yazıklar olsun bana...


Aklımdan sadece sen mi geçiyorsun sanıyorsun. Sadece seni mi hayat sanıyorum ben... Sadece kendime mi ağlıyorum bu duvarların karşısında... Sevtap geliyor aklıma yeşil gözleri ile; bir kadeh içkinin kokusuna karışıyor Aysel'in pahalı parfüm kokusu; o aileye ne oldu, Ayşe'ye, Cem'e, Ahmet'e, Mert'e, Gönül'e, Gül'e diye meraklanıyorum sokakta gördüğüm her çocukta; Burak geliyor gözümün önüne en makyajlı haliyle ve Memet hala ibne beceriyorum ben sadece diye erkek erkek dolaşıyor mudur caddelerde; adını söylemekten çekinen uyuşturucu tedavisini yarım bırakıp kaçan o delikanlı yitip gitmiş midir bir 3. sayfa haberinde...


Hayat dediğin ince bir ipe dizilmiş anılar silsilesi ve ben avucumdaki her bir hapı atarken ağzıma, bir anının kahramanı olup tekrar karışıyorum hayata...


Senden tek isteyim var, bu gece gelme eve...
Bari bunu yap benim için...
Çok kere öldüm senin için, sen sevmedin diye bir bir bıraktım bir benimi geride...
Sen bilir misin parça parça olunca bütün kalmaz geriye...
Gelme bu gece eve...
Bari bu gece kendi istediğim gibi bir parça bırakayım geride...
Gelme bu gece...


Hemen alt katta genç bir delikanlı; belli kafası dumanlı, laf atıyor bana bir iki, başımı eğip uzaklaşıyorum yanından. Takip ediyor beni bir süre merdivenlerde; içime korkular salarak... Kapıya uzattığımda elimi, yaklaşıyor bir iyice: Ne oldu yakıştıramadın mı kendini bu koridorlara diyor. Dönmeden yüzümü ona ve sönmeden otomatın ışığı: Ondan değil de diyorum, ağır geldi hayatın kokusu buralarda bana, çıkıp sokaklara oksijeni çekeceğim ciğerlerime, kendime gelebilmek için bir süre... Burası diyor kaybedenler oteli, konukları hep geçici... Kapıyı açıyor bana, dikkat et sokaklara diyor, en çok da darsa ve çıkmazsa zordur işin, anlamazsın bile yönünün buraya döndüğünü. Bir sabah uyandığında kuşluk vakti bakmışsın ki bu otelin konuğu olmuşsun. Ama korkma, dedim ya burası kaybedenler oteli, konukları hep geçici...



- SON -
___________________________________________________________





31 Ağustos 2009

KARANLIK KORİDOR - 4

ÖNCESİ


1999, İstanbul

Alt katın merdivenlerine geldiğimde, kırmızı straplez elbisesi, siyah topuklu ayakkabıları, ağzında bir sigara ile bir kadın, makyajlı yüzü sanki bir maske. Açıyor evinin kapısını, içerisi zifir karanlık... Elindeki çakmakla aydınlatıyor adımını attığı yerleri. Oysa ne şaşalı, ne ışıltılı görüntüsü... Dalıyor kendi karanlığına, kayboluyor kapısının ardındaki benliğine...


O gece Emreyle dışarıya çıkmak için sözleştiğimizde nereye gideceğimizi bilmiyordum. Sadece bana; "içinden nasıl giyinmek geliyorsa öyle giyin" dedi. Bir bara gittik. Köhne bir binanın son katında, asansörle çıkılan, karanlık bir yerdi. Kapısından içeri girdiğimizde, başka bir dünyaya geldiğimizi anlamıştım: Kalabalık gruplar, bol kahkaha vardı... Bizim masamızda 3 erkek, bir kız oturuyordu. Emre beni tanıştırdı: Hayat Dediğin dergisi yazarlarından Müge... Emre'nin ayağına vurdum ayağımla, böyle mesleki kimlikleri ile tanıştırılan ve tanışan insanlara ne kadar sinir olduğumu bildiği halde beni bu şekilde tanıştırmasına kızacağımı tahmin ettiğinden; kahkahalar attı en şuh haliyle... Rahat davranışlarından anladığım kadarıyla masadakiler onun gay olduğunu biliyorlardı. Yoksa gittiğimiz yerlerde kendini(!) ele verecek davranışlar sergilemezdi. Boğaz manzaralı bir masadaydık ve ben gözümü alamıyordum yakamozlardan. Bir ara yanımda oturan Burakla gözgöze geldik. Tanrım öyle yakışıklıydı ki, haksızlık bu diyordum kendi kendime. Haksızlık bu... Beklediğimiz ortak arkadaşımız Feza göründü kapıdan. Sarmaş dolaş, hoş beşten sonra; kalabalığın içinde kulağıma eğilip, "bu herif benim" dedi. Güldüm. "İyi de o seni ister mi bilmem" dedim. "Neden senin mi..." dedi. "Yok başka birinin, bu gece gelecekmiş, onu bekliyoruz." dedim. Az sonra kapıdan uzun boylu, geniş omuzlu, deri ceketli, keçi sakallı, kara gözlü, derin bakışlı bir adam girdi. Feza ve ben, küçük dilimizi yutmuş, yutkunmaktan nefessiz kalmıştık. Az sonra Burak koşarak "Aşkım nerede kaldın" diye adamın boynuna atladığında, yüzümüzü yakın çekimle ölümsüzleştirecek bir kamerası olmadığına sonradan çok pişman olan Emre'nin o şımarık kahkahası ile kendimize gelecektik.



O gece, o barda hayatımın ilkleri yaşanıyordu. Burak dört dil bilen, 28 yaşında, yeşil ela gözleri, siyah saçları ve buğday teniyle her kadını kendine kolaylıkla aşık edebilecek; babası tarafından dışlanmış, zengin bir ailenin çocuğu olmasına rağmen beş parasızdı. Sevgilisi Memet ise, üniversite mezunuydu ve İstanbul'un orta halli semtlerinden birinde emlakçılık yapıyordu. Kaba saba biriydi.



Gecenin ilerleyen saatlerinde, alkolün de etkisi ile masadaki kahkahalar sokaklara taşacak kadar çoşkuluydu ve hepimiz kopmuştuk adeta... Bir ara Burak'la gözgöze geldik. Gecenin başında yaptığımız sohbet sırasında; "ameliyat olmak istiyorum, ama korkuyorum, o zaman iş bulamam bu ülkede, oysa şimdi bir umudum var... Eğer kadın olursam, yapabileceğim tek iş kendimi sunmak olur değer bilmeyenlere" demişti. Kadın olarak hayal etmeye çalıştım onu. Gelmedi gözümün önüne bir yüz nedense...


Tam o sırada, Memetin kaba saba hareketleri kontrolden çıkmaya başladı. Burak sakin ol anlatacağım dese de, Memet masayı elinin tersi ile aşağıya indirdi. Herkes bize bakıyordu. Ama nedense kimse bir şey yapmıyordu. Korku dolu gözlerle Emre'ye baktım. O sırada Memedin güçlü tokadı Burağın suratında patladı. Burak yere savruldu. "Ulan ibne, demedim mi ulan ben sana... Demedim mi koli yok diye"

Hepimiz şoka girmiştik, dilini bilmediğim bir ülkede, garip bir kavganın ortasında ne yapacağımı bilmez bir halde kalmış gibiydim. Emre'nin elini öylesine sıkı tutuyordum ki, tırnaklarımı geçirmiştim adeta...

"Soğuk bir orospu ibneyi kimse istemez yatağında diye o kahkahaları atıp duruyorsun, bilmiyor muyum, bilmiyor muyum, yavşak... Tuvalete gidiyorum bahanesi ile kaçıp hangi balamoza düzdürecen kendini... Keserim seni allahıma imanıma..."

Kimse bir şey yapmıyordu. Kimse karışmıyordu. Sanki yaşananlar sinema perdesindeydi de bizler de elimizde patlamış mısır ve soğuk içeçekleri ile filmi izlemeye gelenlerdik.

O sırada burnu kanayan Burak zorla ayağa kalktı ve sesinin en tizinde, tuttu kolundan kenara itti Memedi... "Naciye mi alıktın sen..., ulan kimin beldesi ile alıkıyorsun o naciyeleri..." Memet Burağın üzerine yürüyecek gibi olunca, daha da yüksek bir sesle "erkek olmaya mı karar verdin lan..." Kendilerine doğru yaklaşan, az önce barda oturup kendisini kesen adama dönen Burak, bol küfürlü bir cümle ile adamı itekledi. "Git kendini becert lan godoş..."



Az sonra nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde sakinleşmişti ortam, Burak ağlarken, Memet'in onu sakinleştiren sözleri ve hüzünlü yüzünün bende yarattığı tek his: Erkek Memetin naciye almak için Burağa ve Burağın koli kesmesine ihtiyacı olduğuydu...



________________________________Devam Etti...


Fotoğraf / deviantART