Çarşamba, Nisan 11, 2012

Kütük Amca, Tuş Bey ve Yörük Kadir Efendi



Aslında bir iş ziyareti bizimki; daha yola çıkarken isteksiz olan bünye, neden isteksiz olduğunu ispat etmek istercesine, "yel alıyor" - ki biz buna buralarda "cereyanda kalmışsın" diyoruz- ve kas ağrısından kıvrım kıvrım kıvranırken bana "istemiyorsam bi sebebi var" diyor. Bünye ile olan münakaşadan galip kalan kendim, gülmeye, karşıma çıkanlardan kendime bir şeyler katmaya ve en önemlisi kabullenerek olanı biteni, akıp giden zamandan keyif almaya bakıyorum ve günün sonunda "evrenden" ödülümü alıyorum. Fotoğraflı bir anlatımla epey eğlenceli olabilecek bu yazı için daha fazla beklemek istemiyorum çünkü kesinlikle kütük amcayı, tuş beyi ve yörük kadir efendiyi hafızamın derinlerine atmak istemiyorum. Gittiğim yerden bana kalanları sizinle paylaşmak istiyorum. Üstelik yaşadığım anlar bana, bazen bünye isteksiz de olsa, "sen akışa bırakırsan kendini alırsın evrenin ödülünü" söylemindeki akış ve ödül meselesini öyle bir anlatıyor ve hafızama kazıyor ki, buna burada yer vermesem olmaz.

İlk sabah biraz telaşlıyız, bir gece öncenin rötarlı ve uzun süren yolculuğu nedeniyle geç varılan otel odasına dar atıyoruz kendimizi. Sabah kahvaltı saatini sekiz olarak kararlaştırıp iyi geceler, iyi uykuları yastığa beş kala alan alsın hesabı havada asılı bırakıyoruz. Karşıdaki Tahtalı dağlara açılıyor göz kapaklarım, denizin uzanıp uzanıp değmeye çalıştığı ve benim baktığım yerden ulaştığı hissine kapılmam boşuna değil. Deniz mi yoksa dağlar mı bilmem ama çağıran sese kulak verip ayaklarıma bırakıyorum her şeyi. Yürümek değil de koşmak gibi bir hızla bir falezin üzerinden bakıyorum; ayağımın hemen altındaki deniz, gözümün ucundaki dağa kadar uzanıyor işte. Yanılmamışım. içimde uyanan his, bir kaç kulaç atıp ferahlamak. Bana nazire yapar gibi sırt üstü uzanmış adamın ahesteliğinde dinleniyor nefesim. Saat sekizi biraz gece varıyorum kahvaltı edilecek salona, aklım, yüreğim, hayalim ve daha ne varsa hepsi kıyıda... dalga dalga huzur yayılan suda. Belki de bardağı elime alıp kana kana içişim de bu yüzden. 

İlk ziyaretimiz Tuş Bey'e... Bize ayırdığı değerli zamanın farkındayız. Dikkatle dinliyor, "benim memurum işini bilir" tavrı ile başarılmış işlerden kendimize dersler çıkarıyoruz. İki gün boyunca o meşhur tuşa basılıp da ulaşılamayan bilgileri ikinci günün sonunda çok da önemsemiyor, bazı insanların kendilerini ne kadar iyi satabildiği kanaatiyle oradan ayrılıyoruz. 

İkinci günün öğle saatleri, kendine münhasır tavırları ile bizi kütük amca karşılıyor. Bağımsız çalışma hayatının ve pervasızlığının ona kazandırdıklarından bahsederken, savaşlar kazanıp topraklarını genişletmiş bir imparatorun muzaffer edasını görüyorum gözlerinde. Eskilerle yaşayan yaşını almış ve hayattan elini eteğini çekmek isteyenler  gibi sürekli geçmişten, geçmişteki "çat kapı" tepkilerinden bahsediyoruz. İşle ilgili beklediğimiz ayrıntılara zaman kalmıyor. Öğleden sonraya sarkan ziyarette, beklediğimiz ayrıntıların olmadığını görmek bizi hiç ama hiç şaşırtmıyor.

Son sabahımızda, iki gece farklı parklarında ve sokaklarında ve hatta meydanlarında gezmemize rağmen ve söylenen oydu ki bu güzergahlar en popüler  olanlarıydı, yerli halka rastlamak mümkün olmadığından -öyle ki, gittiğimiz bir bölgede neredeyse Türkçe konuşana rastlamak imkansızdı- nerede bu insanlar, evlerinden hiç çıkmıyorlar yargısı ile ayrılıyorduk kentten. Yörük Kadir Efendi bizi almaya geldiğinde bu durumun nedenini sorduk, gülmeye başladı, "kış günü" dedi, ki hava 26 dereceyi gösteriyordu, "kim gelir buralara, hem yazın da gülüyorum oralarda oturanlara", "alın mangalınızı gidin dağlara, yapın semaverle çayınızı, yiyin etinizi için çayınızı, oh mis..." buna benzer cümleyi ilk defa duymuyorduk. Anladık ki, yerlisi, turistik olmuş kendi kentine sahip çıkmayı çok zaman önce bırakmıştı. Onlar kendi buldukları gizli sığınaklarında çıkartıyordu o kentin onlara sunduğu güzellikleri.

Dönüş uçağında, "nasıl geçti teknik gezimiz" diye birbirimize sorarken, hepimizin aklında, işten çok, kütük amca, tuş bey ve yörük kadir efendinin kaldığını gördük. öyle çok güldük ki, bir ara gözlerimizden yaş bile geldi. Bol gülmeli, çekirdek çıtlatmalı, piyazlı, kiremitte balıklı, işten ve stresinden uzak 3 gün geçirmek öyle güzel gelmişti ki hepimize, ilk başta isteksiz olan ben bile, iyi kilerle dönüyordum köyüme.

İstanbul'a vardığımızda günlerin acısını çıkartmak için attık kendimizi, İstanbul Modern'e... Bolca sergi, bolca yemek ve keyif içkilerinden sonra, şu manzarada dedi bir arkadaşım, "ne yesen güzel gelir..." Bize çok güzel gelmişti, gördüğümüz, yediğimiz, içtiğimiz... Dönüş yolculuğunun düş ülkelerinden birine varacakmış gibi geçmesinin sebebi belki de, "ne yesen güzel gelir" diyebilen güzel yürekli insanlarla bu yolculuğa çıkmaktı. İyi ki...





görsel/buradan bu görüntü kaldığımız otelden görünen manzaraya en yakın olduğundan bunu seçtim... Kendi çektiğim fotoğraflar belki bir başka yazıya kısmet olur.