Çarşamba, Mart 05, 2014

, ,

Ekmeğini Gölden Çıkaranlar


Sabah uyandığımda huysuzdum. Böyle zamanlarda kendimi bir an önce atarım yataktan, üzerime bir eşofman ya da rahatça bir kıyafet geçirir ve düşerim yollara... Fotoğraf makinem mutlaka yanımda olur. Bu kez yol beni, uzun zamandır geçmediğim sokaklarını özlediğim; Uluabat gölü kıyısında bir yarımada üzerine kurulu, Roma döneminden kalan yapıların evlere temel olduğu, Apollon Krallığına merkez olmuş, şimdinin mahallesi, eskinin köyü Gölyazı'ya çıkardı.

Sabahın erkeni, binaların üzeri bu köye özgü garip bir sinek ile kaplı. Görüntü insanı ürkütüyor. İlaçlama sınırlı ve kontrollü yapılıyor. Burası aynı zamanda leyleklerin göç yolu. Hemen hemen her sokak başında bir leylek yuvası görmek mümkün. Henüz leylekler yok mart sonu, nisan başı gelecekler. O zaman köy adım atılamayacak kadar kalabalık olur zaten. Oysa bugün yağdı yağacak bir hava var. Bulutla güneş kovalamaca oynayan çocuklar gibi. Az sonra saklambaca dönecek oyun. Güneşi bulmak bir mesele olacak o zaman. Bulutlar her yeri kolaçan edecek nafile bir arayışla. Seviyorum böyle havaları. İnsanlar evlerine kapanıyor. Tenhalaşıyor ortalık. İçimin kalabalığı bile... 


Köprünün üzerinde, hemen önümde yürüyen kalabalık belli ki fotoğraf meraklısı bir grup. Herkes birbirine bir şeyler anlatıyor, öğretiyor, çektikleri fotoğraflara bakıyor, kah duruyor, kah çekiyor, kah yürüyorlar. Uzunca bir süre onları seyrediyorum. Aklımdan geçen onların bu hallerini fotoğraflamak...

Bir kadın sesi ile irkiliyorum "sandalla gezmek ister misin?" Gülümsüyorum, sessizce gökyüzünü gösteriyorum, havayı işaret ediyorum. Patladı patlayacak. Balıkçı barakalarının olduğu yere caminin hemen yanındaki alana doğru yürüyorum. İlk defa yolun ilerisi göl ile kaplı değil. Gölün hemen yanında yer alan bu yoldan ilk defa yürüyorum. Elinde tepsi ile gelen teyzeye laf atıyorum. Tepside patatesli tavuk var; ilerideki işçilere götürüyormuş, fotoğrafını çekiyorum. Kendini pek beğeniyor. İleride kızlar bir ağacın altına tezgah açmış, kendi dizdikleri boncukları satıyorlar, bir iki onlarla laflıyoruz, onların da fotoğrafını çekiyorum. 


Ağzından sigarası eksik olmayan balıkçıyı görüyorum. Bir el arabasına doldurduğu balıkları suya geri bırakıyor, canlı canlı satabilmek için. Her yer kerevit, bereketi boldu gölün diyor kimle konuşsam. Kerevitlerin de fotoğrafını çekiyorum. Hava iyiden iyiye kapatıyor kendini artık, bir sis bulutu çöküyor gözün üzerine. Nereye baksan artık sadece gri. Bütün renkler soluyor, insanlar koşuşturmaya başlıyor. Bir amca ile ilerideki adada bulunan kiliseyi konuşuyoruz, havanın güzel olduğu bir gün oraya gitmek üzere anlaşıp tokalaşıyoruz. Amcadan ayrılır ayrılmaz gölün kıyısından içerilere uzanan sokaklardan birinden sapıyorum. Herkes koşuşturuyor. Gökyüzü tüm öfkesini kusmak üzere olan bir düşman gibi, kapkara, ürkütüyor kuşları. Karabataklar ve martılar... Kah suyun yüzünde, kah havada çığlık çığlık. 



Garip bir sakinlikle yürüyorum sokaklarda, fotoğraf makinemi çantama kaldırıp, yağmurluğu geçiriyorum üzerime. Çiselemeye başlayan yağmur ile yüzümde bir gülümseme oluşuyor. Islanmayı seviyorum. Islana ıslana arabaya kadar yürüyorum. Benim dışımda herkes koşuyor, çocuklar, babalar, kadınlar, dedeler, köpekler ve kuşlar... Dönüşte yeniden o köprüden geçiyorum, teyze sandalına aldığı beş kişiyi karaya sağ salim ulaştırmak için var gücüyle kürekleri çekiyor, sandalda herkes ayakta, kadının sesi duyuluyor uzaktan, "oturun, devriliriz".

Arabaya yaklaştığımda yağmur bardaktan boşanırcasına yağmaya başlıyor. Arabanın içine girip, arabayı çalıştırıyorum. Sonra kapatıp kontağı, gölü seyrediyorum en azından bir süre. Köyün girişine bıraktığım arabam terk edilmiş benzinlikle tezatlık oluşturuyor. Az ilerde köye gelenleri tüm ihtişamı ile karşılayan, restorasyonu tamamlanmış Rum Ortodoks kilisesi artık bir kültür evi. O dönemde yaşayan insanları düşlüyorum. Köy o zamanda bu kadar bakımsız ve pis miydi acaba diye geçiyor aklımdan. Köylü kadınların "hükümet geldi, temizlenir inşallah" demesi geliyor aklıma, gülümsüyorum. Yağmur şiddetini arttırdıkça gölün suyu dalgalanıyor, bir deniz gibi boyu aşan dalgalar kim bilir kıyıya hangi anıları taşıyacaklar. 

Cama vuran her damlada bir "iyi ki" çıkıyor dilimin ucundan. Nefes alışıma, uyanışıma, ıslanıp da sımsıcak evime dönecek oluşuma, karnımın tokluğuna, sağlığıma, sevdiklerime ve beni sevenlere... Aklıma gelen ne varsa mutluluğa dair, hepsine bir teşekkür ediyorum. Ama en çok kendime... Öğrendim artık, kendine ettiğim her teşekkür, benim ben olmanı sağlayan herkese ulaşıyor bir parça. 

Eve döndüğümde sıcak bir çay yapıyorum kendime. Saçlarımı kendi halinde kurumaya bırakıyorum. Gazete okumak için koltuğa uzandığımda az sonra olacakları bildiğimden müziği açıyor, battaniyeyi üzerime çekiyorum. Sıkıcı ve artık şaşırtmayan gündeme şöyle bir göz atıp, Roma dönemine gidip, köyü bir kere de o zaman diliminde gezebilmeyi düşleyerek gözlerimin kapanmasına izin veriyorum. 









4 yorum:

buraneros dedi ki...

Bahsi geçmiş ama hayalimize kalmış fotoğrafları da görmek isterdik bayan:)) Bi de küçükken şahsıma söylenmiş bir cümlenin nesnesini değiştirerek söylersem: Güzel ve hikayesi olan fotğrafın sebebi makina değildir, çekendir:))

Sokratesin Yeğeni dedi ki...

Çok güzel anlatmışsınız. Gökova canlandı gözümde. İçim gitti. Gençliğimi anımsadım. :) Selamlar.

Evren dedi ki...

seni buralarda görmek ne güzel buraneros. bir arkadaşım da şöyle demişti fotoğraf için; fotoğraf makine değil yürek işidir. teşekkür ederim ince dokunuşun için.

Evren dedi ki...

dilerim bir gün yolum düşsün gökovaya Sokratesin Yeğeni...