17 Ocak 2010

BABALAR, ÇOCUKLARI VE PAZARLARI


Her zaman gittiğimiz kahvaltı mekanındayız... Zeynep az sonra kapıdan babasının elinden tutmuş giriyor içeri, bir elinde okuması gereken kitabı. Babası gülümseyerek "bak Evren abla'da buradaymış" diyor. Hemen yanımızdaki masaya oturmak üzere yönünü bana doğru çeviriyor Zeynep. Ta ki garsonun "üzgünüm o masa rezerve" dediği ana kadar da yüzünde o kocaman gülümseme; donup kalıyor bir anda. "Olsun kahvaltın bitince okuma saatinde görüşürüz"  diyorum. İşte yüzünde gene o kocaman gülümseme...

Tanışıklığımız; aynı mekana gitmek ve benim onun yüzündeki hüznü fark etmemden kaynaklı sadece. Babası ile ilk geldiğinde masada keyifsizce oturan, huysuz, kahvaltı etmek istemeyen ve en sonunda da kitap okuma konusunda ağlayan bir çocuktu. Tesadüf diye bir şey yoktur! Hemen yan masamızdaydılar, oldum olası çocuklara karşı şişkin duyarlılığım harekete geçmese masadaki herkes şaşıp kalırdı zaten. Nitekim o günde öyle oldu. Gülümseyen gözlerle laf attım ona... 3-5 dakika sonra birlikte kitap okuyup kahvaltıda neler yiyebileceğimiz hakkında fikir alışverişinde bulunur hale gelmiştik bile...

Aradan çok zaman geçti, defalarca karşılaştık o mekanda. Babası, kızı ve her seferinde değişen babanın arkadaşlarıyla... Bu sabah sadece üç kişiydiler. Babası, kızı ve babasının bir erkek arkadaşı... Biraz ilerideki köşe masaya oturdular. Az sonra alışkanlığın verdiği dayanılmaz ısrara karşı koyamayan baba ve arkadaşı sigara içmeye çıkınca yalnız kalan Zeyneple gözgöze geldik. Ben de o anda yalnız olduğumdan, gülümseyip yanına gittim. Öncelikle masaya ulaşmasını zorlaştıran koltuktan daha yüksekçe olan diğer koltuğa geçmesininin kahvaltısını keyifle yapabilmesi için daha uygun olabileceğini söyledim. Hiç tereddütsüz geçti, yüzünde o hep bildik gülümseme. Öyle keyifle kahvaltı ediyordu ki, büyüyorsun dedim. Anladı ne demek istediğimi daha da coşkundu artık gülümsemesi. Kahvaltısı bittiğinde sohbeti de epeyce koyulaştırmıştık. Arkadaşımın sigarası bittiğinde ve masaya geri döndüğünde, Zeynep'in babası hala gelmemişti. "Arkadaşımı yalnız bırakmamalıyım ama seni de yalnız bırakmak istemiyorum" dedim. Tam kalkmak üzereydim ki, babası, arkadaşı ve iki kadın arkadaşı daha masaya doğru yaklaştı. Birden Zeynep deminki gülen çocuk hallerinden, somurtan hüzünlü çocuğa dönüştü. "Okuma saatini istersen bizim masada yapabilirsin" teklifim; yüzünde kocaman bir gülümseme oluştururdu ki; babası da bundan daha fazla mutlu olamazdı sanırım, çünkü benzer bir gülümseme kendisinde de vardı. Yaklaşık bir saati kitap okuyup, bilmece çözerek ve çok gülerek geçirdik.

Bilmecelerden biri; taze günlük sütü nereden alırsındı. Ben marketten dedim, güldü ve hayır inekten dedi. İnek derken arkadaşıma bakıyordu. Neden ona baktın ki inek derken, inekler erkek olmaz dedim. Şaşırdı. İnekler dişidir dedim, boğalar ineklerin erkekleridir... Bir de öküzler var, onlar ne oluyor diye yüksek sesle sorunca, zihnime yetişemeyen dilim; bütün erkekler kelimelerini bir çırpıda kusuverdi. Hemen yan masamızda oturan kadınlar bastılar kahkahayı, ve o masanın tek erkeği, teesüf ederim deyince, sadece büyüklerin hayata dair güldükleri bir noktaya gelmiş olduk. Ben durumu kurtarmak adına ve daha önce de bu konuda gelen sese kulak kabartıp, bazılarını ayırmak gerek kuşkusuz diyerek durumu kendimce toparlamaya çabalasam da, kahkahaların ardı arkası kesilmedi tabi ki bir süre daha... 

Kadınlar - erkekler... Neyse bu konuya şimdi girmeyelim. Ben babalar, kızları ve onların pazarları üzerine ahkam kesmek üzereyim... Sabırla okumaya devam edin az sonra...

Kalkma vaktimiz geldiğinde, Zeynep geçirdiği en güzel pazarlardan biri olduğunu söyledi. Teşekkür etti ve bize sımsıcak öpücükler verdi. Bir sonraki karşılaşmamızda oyun oynamak üzere sözleştik. Ayrılmadan hemen önce, "yüzünü asma" dedim, "hep gül olur mu, sana çok yakışıyor...." Babasının oturduğu masaya şöyle bir baktı. Yüzünde gene o hüzün... "Bazen" dedim, "babaların arkadaşlarını sevmeyiz, bu doğaldır kafanı o kadar da takma, ama ne olursa olsun yüzünü bir daha da öyle asma..." Yüzünden eksik etmeden gülümsemesini, ayrıldı yanımızdan.

Yol boyu düşündüm. (İşte tam da burada ahkam kesmeye hazırlanıyorum.) Şart mıdır, bir babanın kızı ile geçireceği bir güne, uçkurunun uzantılarını da davet etmesi. (Tamam, burada biraz öfkeli ve kızgın gözükebilrim ama bazı köyler kılavuz istemezler.)

Bir çocuğun, hele de bir kız çocuğunun babasıyla ilişkisini çok önemserim. İleriki yaşlarda erkeklerle ilişkisine yön verir, sadece erkeklerle olana değil elbette, kendi ile, eşi ile, çocukları ile, iş arkadaşları ile... Bir aile olma halini tanımlar. Sevilmek, dinlenmek ve anlatabilmek, onunla geçirilen zamanın içerisine sığdırılanlar, birlikte geçirilen zamanın içtenliği; bir çocuğun en değerli hazineleridir. Bir çocuğun büyürken en çok ihtiyaç duyduğu şey; değerdir. Kendi değerini ancak ona gösterilen değerle tanımlar bir çocuk... Kendi artılarını ve eksilerini de... Günümüzde yarı zamanlı babalar ve anneler çoğaldı... Ve ne yazık ki yine de o değerli ve kısıtlı zamanlara bile sahip çıkamıyorlar. O zamanlarını bile, çocuklarına ve kendilerine ayırma telaşında değiller...

Şöyle bir dönüp bakın çevrenize, yüzlerinde çocuk hüzünleri ile; bir sıcak gülümsemeye, ilgiye hasret çocukları göreceksiniz. İçten bir gülümsemenin onlarda açtırdığı çiçekler bence en güzelleri... Kokularını içinize çekin... Saf hüznün, saf mutluluğa dönüşümünü bir mucize gibi adım adım gözlemleyin. Bence yaşamın en değerli tecrübelerinden biridir, bir çocuğun gülümsemesinde bir iz olabilmek...

_____________________________________________
Fotoğraf

PIT PIT BİR PAZAR

Gelişinin heyecanı sardı beni, günlerdir kendini eve kapatan ben, yarın seni almaya geliyorum derken ki sesinin heyecanında sürüklendim ordan oraya bütün gece. Ne düşleri bilerek ve isteyerek rüya yaptım kendime bir bilsen... Sabahın karanlığına ışıldak gibi açtım gözlerimi. Pırıl pırıl aydınlıktı evin içi. Dışarının kör karanllığı bulaşsın istemedim tenime, bulandırmasın zihnimi... Işığımı söndürmesin diye açmadım o yüzden perdeleri.
Seni bekliyorum...
Yüreğim boğazımda atıyor; pıt pıt...
Ne giysem telaşını çoktan geride bıraktım.
Hazırım.
Bekliyorum;
Gel al beni...
Gel al, beni...
Gel, al beni...







Dany Brillant / Histoire dun amour

Kim demiş sabahları dans edilmez diye...


16 Ocak 2010

İKİBİNBEŞ REKOLTESİ


Şömineye bir kaç odun attı, bir de alevlensin ve gecenin sessizliğinde çıtırtıları duyulsun diye kozalak... Evin ısısı öyle güzeldiki üzerine yeni aldığı altı kumaş, belinde saten kemeri olan pijamasını giydi. Bir o saten kemere bir de incecik askılı üstünün göğüs çatalında biten danteline kapılmıştı.  Haftasonununu yalnız geçireceğini öğrendiğinden beri kaplayan hüznü dağıtmaının bir yolu da elinde kırmızı şarabı ile düşlere dalmaktı. Köye bakan büyük camın önündeki büyükçe mumlardan birini ve yan bahçeye bakan camın önündeki sehpanın üzerindeki iki küçük mumu yakarak gecesini aydınlattı. Sallanan koltuğunu; hemen şömine önünde duran büyükçe; siyah lekeleri olan postun üzerine ve şömine ile büyük pencereyi göreceği bir açı ile yerleştirdi.

Mutfakla salondan oluşan alt kat toplam elli mertekareydi ve şömine bu alanı haydi haydi ısıtıyordu. Mutfakla salonun hemen hemen orta kısmında kalan merdiven altını kendilerine mahsen yapmışlardı. Oraya koydukları bir şarap dolabına her geldiklerinde mutlaka özellikli bir kaç şarabı eklerlerdi. O dolaba koydukları her şarap; dostlarla, baş başa  ya da  işte böylesine yalnız gecelerde illa ki kendine uygun bir an yaratırdı.  Şarap dolabını açtı ve şaraplara göz gezdirdi. Eline aldığı ilk şarap, sevgilisinin son gelişinde özenerek aldıkları ama içmeye fırsat bulamadıkları şarap oldu. Yüzünde bir gülümseme ile şarabı yerine bıraktı. Bir kaç şişeye daha göz gezdirdikten sonra sonunda Turasan Kalecik Karası 2005 rekoltesinde karar kıldı. Ahşap üçgen içinde çukurları ve yanında bıcağı bulunan peynir tabağına bir kaç çeşit peyiniri gelişi güzel koyup, gösterişsiz bir peynir tabağı hazırladı. Kuru bir kaç üzüm, fındık ve füme hindi eklemeyi de ihmal etmedi. Uzun ayaklı el yapımı degüstasyon bardağını seçti. Beraber aldıkları keyif anlarının vazgeçilmez parçalarından biriydi o bardaklar. Hasır görünümlü büyükçe bir tepsiye şarabı koydu, bardağı ve peynir tabağını. Bir peçete aldı, tam ışığı söndürüp çıkacaktı ki, şarabın tamamını içerim diye düşünüp, şarabı karafa koydu. Keyfi gitgide yerine geliyordu.

Annesinden kalan yüksekçe sehpaya tepsisindekileri özenle yerleştirdi. Az önceki peynir tabağını hazırlayışındaki özensizlikle çelişen bu hali de belli ediyordu ki, keyfi yerine gelmişti. Şöminenin karşısına kurulmadan önce Cassandra Wilson'un Blue Light 'Til Dawn albümünü koydu. 2005 yılının tesadüfüne bir selam çaktı. Polar şalını omuzlarına alıp, şöminenin sıcağına göz kırpan sallanan koltuğunda düşlere daldı...



Tupelo Honey



_______________________________________

DİLİMİN UCUNDAKİ

Elindeki mektubu defalarca okumuştu biliyorum, biliyorum çünkü kelimeleri ezberinden diziyordu ardı ardına, yine de elinden bırakmıyordu o mektubu. Bazen bir kelimeden sonra aniden duruyor, derin derin nefes alıyor tekrar başlıyordu kaldığı yerden okumaya. Kelimeler bitti sonunda. Derin bir nefes aldı. Gözünden tek bir damla yaş yanağının kenarından boynuna kadar aktı. Uzun kahverengi saçları kapasa da boynunu, damla tel tel ayırıyordu geçtiği yerleri... Değdiği her bir noktada derin bir iz kalıyordu. O, farkında bile değildi gözyaşının aktığının. O, ağlamıyorum sanıyordu. Ama o damla, o tek bir damla akıyordu gözümün içine bata bata... Uzaktan öptüm boynuna değen yaşını; dilimin ucu yandı. Acıydı.
Anladım; o, ağlamıyordu, yüreğindeki acı dışına sızıyordu.

YÜZLERCE






Herkes kendine bir yüz bulmuştu, arkasına saklanmış o yüzden rahat rahat konuşuyordu. Olur da bilinir, bulunursa hemen gibip başka bir yüze sığınıyordu. Ben de kendime yüzler aradım yüzlercesinin içinde; bir yüz, nasıl ince; yakışmadı tenimin rengine... Sonra başka bir yüze denk geldim; bakışları derin değildi, beğenmedim. Dolaştım nicelerinin arasında: Yüzler... Yüzlerce... Kendi yüzüne sahip çıkmalı insan, kendi yüzünden düşse de bir gaflete dedi yürek sesim bana.

Ben hep yüreğinin aklına güvenenlerden oldum galiba...
_____________________________________________________________

Fotoğraf  / deviantART

ŞU AN


GEÇMİŞTE ŞU AN
Bak ben şu an, evet tam 22:22 itibarıyla sana söylemek istiyorum ki sevebilirim ben seni. Öyle içimden geldi diye falan söylemiyorum bunu. Düşündüm ben üzerine, bir kadeh şarap içerken, senin de içtiğini düşleyerek... Sonra uyudum düş gördüm, dağ köyündeki evimizin bahçesindeki mürdüm eriklerini topluyorduk ve hatmigüller boyumuz kadar olmuştu... Sen elinde bir baston dalga geçiyordun benimle, yukarı köye böğürtlen toplamaya giderken ceviz düştü kafama diye... Bu da başka bir rüyam, bakma olmuş gibi anlatışıma. Hoşuma gidiyor varlığını düşlemek. Değmedi tenin tenime ve belki hiç değmeyecek ama ayıp saymazsan bir şey daha söylemek istedim sana: Düşündüm biliyor musun seni ve beni... Nefesini, sabah uyanıncaki halini. Gece nasıl uyumayı sevdiğini. Yatağın ne tarafında yattığını, sarılıp sarılmadığını... Düşündüm...

Aşkın bu hallerini seviyorum ben... Olgunlaşmadan önceki halini, ilk evresini... Sorularla boğuşmayı, tanımaya çalışmayı, tanıdıkça daha çok sevmeyi, gün geçtikçe yanındayken bile özlemeyi... Yeşertmeyi, çiçek açtırmayı, koklamayı, büyütmeyi... İlk dokunuşu, ilk öpüşü... İlk kendinden geçişi... Seviyorum aşkın bu hallerini...
Düşününce yüzünde oluşan anlamsız tebessümü, gün içinde gözlerinin parlamasını, cildinin bile yenilenip ışıldamasını... Yürüyüşü bile bir başka olur sevdalananın... Seviyorum aşkın bu hallerini...
Müzik fonda çalarken ve bir kadeh şarabı yudumlarken edilen doyumsuz sohbetleri... Rakı masalarında racon kesmeyi, bira patatesli akşamüstülerinden sabırsızlıkla eve gelmeyi... Bir film seyretmek üzere koltuğa uzanınca dayanamayıp sevişmeyi... Seviyorum aşkın en çok bu hallerini...
Çocuksu bir muzurlukla, tutkulu bir sevdanın ortasında saklambaç oynamayı, dudağa bir parmak bal çalıp kaçmayı ve sonra yastık savaşı yapmayı... Uyku tutmadı diye balkona çıkıp birer kahve içerken sigarayı tellendirmeyi, şarkıları dillendirmeyi... Seviyorum ben aşkın bu hallerini...
Yaşamak isteyene, yüreğinde hissedene, bulup da yitirmeyene aşkın halleri çeşit çeşit...
Tesadüflere bayılıyorum ben; Natalie Cole çalıyor son ses When I Fall In Love ve ben aşkın en saf halini yaşamak üzere balkona çıkıp gecenin serinliğini üzerime alıyorum, belli mi olur belki ay dede ile gönderirsin cevabını... Ya da yıldızlar söyler yüreğindekini...

__________________________________________________________________

BUGÜN ŞU AN
Küçük su perisinin kanatları çırpıyor akdenizin rüzgarında bir o yana bir bu yana... Fark ediyorum, yeni yepyeni bir tatlı telaş sarıyor yüreğini... Belki şu andır onun da göç mevsimi... Eski şehrin hüzne bulanmış ormanlarını bırakıp, umudun yeşerdiği vadilere süzüle süzüle uçmasının belki de tam zamanıdır. Sabırla, usul usul uç perim... Kırılgan kanatlarını rüzgara teslim etmeden, kendi hızında uç... Hayatta önemli olan nereye varacağın kadar varacağın yere giderken görebildiklerindir de sakın unutma... Bir gün dilediğin yere varamasan da uçup giderken ne kadar büyüdüğünün farkında varmak ve kanatlarıın daha da güçlendiğini bilmek daha uzağa uçmana yardımcı olacak... Kocaman sarılırım kanatlarına ki bilirim onlar aslında sımsıcak güleç yüzlü bir yürektir.

__________________________________________________________________
Fotoğraf / 1x.com
İlk Yayın / Mayıs2009

15 Ocak 2010

NİYE? ÇÜNKÜ .... .........




Haziran 2009

belki hoşçakal kısmında eksik bırakıyorum...
ve belki senin tarafında eksik kalıyor bir şey vedalaşırken...
ve belki de üzüyorum...

seni düşündüm...
en çok da duygularının onları ifade edişinin cesareti ve samimiyeti üzerine...
yani içinde herşey olan bir sürü şey düşündüm...
bir gün yüz yüzeyken anlatırım içinde herşey olan bir sürü şeyi...

eksik kalan şeyler var biliyorum...
ama onlar için kızma bana...
niye? çünkü:
.... .........

______________________________________________________________________________




Ocak 2010

içinde herşey olan bir sürü şeyi...
hiç anlatmadın...
yaşattın.
hala eksik kalan şeyler var biliyorum...
ama onlar için kızmıyorum sana...
niye? çünkü:
.... .........





__________________________________________
Fotoğraf / Fingers by ~bambuse
Fotoğraf / uhmmm o-o hug XD by
~Dan777

SESSİZCE







dudağıma fısılda
sessizce


sen bekle 
düşler düşsün gözkapaklarıma
sen sız
gözbebeklerime


ben  sana
uyanayım
sabahın ıssızlığı
bölünsün teninle
sen
 fısılda sessizce
gözlerime
gözlerin düşsün
sessizce
uzanıp öp
öp saatlerce
sessizce


 



____________________________
Fotoğraf  / Touch 3 by ~allysonriggs




14 Ocak 2010

YILGI SEN NE MENEM ÇOK ŞEYSİN...

Ayakta kalabilmenin, yılgılardan kurtulmanın son imkânı buradan geçiyordu. (*)


Türk Dil Kurumu Derleme Sözlüğü diyor ki, eğer olurda İzmir - Seyrek'e yolunuz düşerse, yılgının; Harman yerini çiğneyip düzeltmekte kullanılan taş merdane olduğunu bilmeliniz...


Yok yolunuz eğer,
Sivrihisar,
Tokat,
Bozan -Eskişehir
Bolu
Sinop
Çarşamba -Samsun
Merzifon -Amasya
Ünye -Ordu
Seyit, Piraziz -Giresun
Kelkit -Gümüşhane...

(bu liste uzayıp gidiyor)

 
Evet, yolunuz buralara düşerse, o zaman da yılgının at sürüsü için kullanıldığını bilmelisiniz... 
 
Oysa, Selim İleri fobilerden bahsediyordu... (Tesadüf yoktur!)

Bilenler bilir ki; yalnızlık, bir sıralama yapılsa herhalde listemin ilk sırasında ve büyük ihtimalle de tek başına yer alırdı, eğer soru; hayatta fobileriniz var mı olsaydı. Hiç yalnız kalmadığım halde, hep çevremde beni seven, sayan, sarılan, sarmalayanlarım olduğu halde neden yalnızlık kabusum ki... Soru neden olmayacaktı değil mi, niye diye sorulmalıydı. Sahi neydi, niye ile nedeni birbirinden ayıran. Neden olmakla sebep olmak arasındaki nüans geldi aklıma... Hemen sonrasında sayende ve yüzünden... Kelimeler... Ah, kelimeler, bazen ne çok bazen ne yoksunuz... Kelimelere takılmayacaksın derdi bir arkadaşım, sevmek davranışta belli eder kendini. Bakacağın ilk şey de şu olmalı; imkanı varken ve yapılacak belliyken eğer yapma niyetinde bile değilse bir kişi arkadaş etmeyeceksin onu kendine, samimi değildir.

Kafam mı karışık ne... Bıraktım akıp gidiyor, kelimeler yolunu buluyor. Bakalım vardığı yer neresi olacak. Burasıymış. Tam burada tükenmiş kelimeler.

Şimdi; imkanı varken ve yapılacak belliyken, yapmaya gidiyor bu kadın. Yalnızlığı dost edindiğinden beri sanrıları azalsa da, ayakta kalabilmenin, yılgılardan kurtulmanın son imkanı yazmaktan geçiyor, tanıyor kendini, biliyor tedavisinin yöntemini.
Evet, şimdi gidiyor; içini dışına yazıp, yazdığını kendine ayna yapmaya... Aynadaki her bir görüntüsünü dondurup, çerçeveleyip duvara asmaya gidiyor.

O da ne!  
Duvarları dolmuş. Taşmış hatta.
Bazen duvarları yıkmak gerek biliyor.
Bazen yeni yüzlere, yeni yüreklere, yeni anlara yer açmak için;
önce duvarı yıkmak, sonra yeniden örmek gerek biliyor.

Gün, bu gündür !!!
 

_______________________________________________
 
Fotoğraf 1 / Horses by ~gimbulate
Fotoğraf 2 / Mirror by ~Royalshake

13 Ocak 2010

AŞKKUŞAĞI

Dün bu saatler; parlak bir gökyüzü, güneşe sevdasını yüklemiş bir ben:
Bir kasabanın tezek kokulu yeşilliği sardı beni...
Vurdum kendimi yollara, nereye varacağını bilmediğim bir yolcuyum.

Bugün dünkü saatler; kapkara bir gökyüzü, yağmura gözyaşını vermiş bir ben:

Düşünceler;
Oysa ne kadar da ne istediğini bilendim senden önce. Ne beklediğini hatta... Karşıma dikilip hız mı kestin... Yoksa arkamdan  esip yol mu verdin... Söylesene aşk, sana doğru yola çıkan bir yolcunun, rüzgarı kesilmişse ya da bir ağaç devrilip de kapatmışsa yolunu, bir patikadan geçmek şart mı?

Beklemek çözüm değil midir aşka,  rutubetli bir kuytuda. Nefes almak mümkün olmasa ve karanlık çöküp de korku sarsa her bir yanını, aşk değil mi bu, vız gelmez mi bütün olanlar ona...


Karşı Duruş;
Ey hayat, inadına bilmediğim yerlerden çıkıyorsun karşıma, inadına ezberleyip de unutmak istediğim yerlerden. Aşk kadar güçlü değil miyim sanıyorsun, aşk kadar cesur, aşk kadar korkusuz... Yanılıyorsun; hep dönüp dolaşıp sana tutunuyorsam, bil ki adım aşk olmasa da yüreğimde sadece aşk olduğu içindir. Rüzgar olup esmesini de bilirim, kuş olup göçmesini de, ama bana aşktan vazgeç deme...

Teslimiyet;
Şimdi izninle, bir kasabanın tezek kokulu yeşilliğinde kaybeceğim bütün renklerini aşkkuşağımın, yeniden aşk yeşersin diye kasabanın topraklarında gömeceğim tohumlarımı... Biliyorum yüreğim verimlidir, biliyorum tohumlarım yediverendir... Sen sadece yağdır hayat yağmurlarını üstüme üstüme. Essin meltemin, çıksın fırtınan, kavursun sıcağın... Aşk ana bildiği gibi işlesin yüreğimi, sanma ki senden istediğim bir mucize, bilirim aşk yeşerdiğindedir en büyük mucize...

O yüzden ister karşıma dikilip hızımı kes...
İster  arkamdan esip yol ver...
Ben bu aşkın yolcusuyum bir kere; yolum çıkar elbet kendimden bile büyük bir yüreğe...

_______________________________________

Fotoğraf / RainbowHeart by ~Tamra89

SABAH SABAH




Sabah sabah acıyla uyandım güne… Oysa ne güzeldi gecemiz. Sen hiç olmadığın kadar anlayışlıydın bana. Hatta bir ara kalkıp masayı toplamama bile yardım ettin. Bir tuzluk taşıdın ama olsun… Dışarıda yağmur yağıyordu. Loş bir ışık eve huzur veriyordu her zamanki gibi. Evdeki mumlar titrek ışıklarıyla eşlik diyordu gecemize, garip bir tedirginlik vardı mumların ışığında. Fonda o hep tanıdık tını… Mutluydum ben ve sen hiç olmadığın kadar yakındın bana. Yüzümü okşadın önce, elimi tuttun sonra ve ayağa kaldırdın beni. Sıkıca belimi kavradın ve başladık dans etmeye.

Teninin kokusunu çektim içime. Sen baktın gözlerime. Şarkıyı mırıldanıyordun belli belirsiz. Sonra döndürüyordun beni defalarca. Bir şey söylemek istiyordun da sanki sözcükler çıkmak istemiyordu. Müzik bittiğinde beni şöyle bir döndürdün etrafımda. Kendine çektin sonra. Hiç öpmediğin gibi öptün beni. Bir şey olacaktı o gece ben hissediyordum, sen biliyordun. Ama geciktiriyorduk her ikimizde…

Oturduk koltuğun köşesine. Sen sarmaladın beni kollarınla sanki son kez sarılıyormuşçasına. Öptün öptün öptün saçımın her telini. Parmaklarımı, tenimi. Bakışlarını kaçırıyordun hissettim. Sırtımı sana yaslamıştım. Güven duymadığın anlar vardır ya… Hani derdin sen bana “Bir şey söylemene gerek yok, sen gel yaslan bana. Ben senin limanınım bunu hiçbir zaman unutma” Yok bu sefer öyle güçlü durmuyordun arkamda. Hatta kendi bedenimi taşıyabileyim diye geriye atıyordun bedenini usulca. Hem anlaşılmasın istiyordun hem de fark edilsin. Nasıl olacaktı ki bu söylesene bana.

Sonra sen yüzümü yüzüne çevirdin. Baktın gözlerinle söylediğini ben anlatayım diye yalvardın bana. Bildik bir cümle döküldü dudaklarından belli belirsiz. “Sen çok iyisin… Sen bana karşı her zaman sabırlı, her zaman anlayışlıydın” Sustum sadece ve susmanı diledim sessizce. Sen sustun. Bir şey söylemeyecek misin dedin. Hiçbir şey söylemeyecektim. Ama içim haykırıyordu avazım çıktığı kadar; bağır bağır bağırıyordum ben sana. Ama kıyamazdım ki sana. Sesimi yükseltip incitemezdim ki erkeğimi. Sustum. Bir an önce o kapıdan çıkman için yalvarıyordu gözlerim.

Sen fark etmedin ama o son bakışında: Elimi tuttun, avucuma bir şey bıraktın. Al bunu koy yüreğine dedin. Unutma beni. Öyle parlaktı ki o anda ne olduğunu anlayamadım. Aldım yüreğime koydum. Bir ağrı saplandı anlayamadım. Ben acının nerden kaynaklandığını bulmaya çabalarken… Çıktın. Sen gidince mutfağa attım kendimi, bulaşık yıkadım önce, sonra mumları söndürdüm ve ışığı açtım en parlak haliyle. Etrafı topladım. İçimdeki sesi duymamak için müziği en sonuna kadar açtım. Geceydi, geç olmuştu ama umursamadım. Neden sonra anladım, avucuma bıraktığın her neyse yara açtı içime. İçimde açılan yaranın çapı küçük olsun, yüzeysel olsun bir de çok acıtmasın diliyordum sadece.

Öyle olmadı… Günler geçtikçe derinleşti yaram. Acısı oturdu yüreğime. Yüreğim atmadı sonra bir ara. Kanım çekildi. Günlerce yatağımdan çıkmadan bekledim sessizce. O günden sonra… Sesin sesime değmedi… Yüreğin yüreğime… Tenin tenime…

Günler sonra bir sabah uyandım ben içimde tarifsiz bir acıyla...
Ne oldu, bu da nereden çıktı derken...
Bir şiir geldi aklıma;

“Eski bir aşk, yeni bir ayrılıktır her zaman.
Bunu kuşlar sorar, yıldızlar da anlatır;
kimse bilmez be canım
bir yara bir ömrü nasıl kanatır” (*)





__________________________________________________________
Fotoğraf
(*) Yılmaz Odabaşı – Bir Aşk Yara
İlk Yayın / Ocak 2009