Perşembe, Haziran 24, 2010

, ,

Devamı Olmayan Cümleler


sana haksızlık ediyorum farkındayım ve senin beni anlamanı beklemiyorum...

Böyle başlamışım cümleye... Devamı gelmemiş, yarım kalmış, niceleri gibi. Biraz daha geziniyorum, gönderilmemiş, sahibi belli, adresi artık belirsiz maillerime. Neden silmediğimi, niye silemediğimi bilmiyorum. Az sonra bir cümle öbeği ile karşılaşıyorum, biraz kırgın duruşlarında fark ediyorum bir sonbahar sabahı terk edilmişliklerini. Tarihe bakıyorum, eylül diyor ayı, yılının artık ne önemi var ki...

Yaşadığım travmaydı evet tam bir travma...
Uzun upuzun bir hikaye... Anlatmaya bile değmez aslında...

Gerek kendi yaşamımda, gerekse yakın çevremde sıklıkla tekrarlanan, mekanları, şehirleri, kahramanları değişse de, cümleleri değişmeyen bu durumun, nedenleri ve niyeleri üzerine düşündüğüm o geçmiş zamanların üzerine, şimdinin gözlüğü ile bakabilmek istiyorum. Kelimeleri, anları, insanları değil de, sadece bir durumun yarattığı o travmayı, bu denli içselleştirip, içinden çıkılmaz bir sokağa koşar adım gidişime nasıl engel olamadığımı bulmak istiyorum. Gözlerimin artık açık olan o çukurlarında, farkındalık var. Eskiden ne mi vardı? Bir eski sevgilinin dediği gibi, belki aşk, göz çukurlarına dolan boktu! Böyle söylediği için bile terk etmeliydim ben onu. Niye etmedin, derseniz: Belki de çok haklıydı.

Geçmişi düşünür dururken - belli ki bir yıl değil de sanki onlarca yıla sığdırılacak bir yoğunlukta yaşandığından - çok geçmiş gibi geliyor şimdi üstünden. Hani beşle çarpsan her şeyi, yerli yerine oturacak yaşananlar. Dönüp bakıyorum anlara, hatırladıklarım beni hep gülümseten ve yüreğimi aşkla dolduranlar, oysa yazdıklarım ve gönderemediklerimde hep bir hüzün var.
Ben seni geçmişinle hiç yargılamadım,
aksine geçmişine bu denli sahip çıkan bir adama saygı duydum,
hayran oldum
 ve tanışınca da aşık...

Anıların saklı olduğu, o zihnin bilinmez büyüklükteki kütüphanesi, bir kelimeden alıp nerelere götürüyor insanı. Girilmez denen kapıları, şifresi sadece  kendinde olan bir anahtarla açıp da hiç korkmadan ilerliyor, geçmişin; karanlık, kokulu ve silik sokaklarında. Ne gerek varsa...

Ama bir kere çıkınca yola, durmayı bilmeyen bir av köpeği gibi koşuyorum kokusunu aldığım hüznün peşinden, o dönemde av mı, avcı mı olduğumu bilmediğim sonsuz ormanda, ilerliyorum. Gece çökmek üzere, puslu, serin ve sessiz bir havaya büründü bulutlar, rüzgar çalılara çarparak çıkarttığı o hışırtıları, aya çarptırıyor ve yankısı kulağımı deliyor sanki. Ah o rüzgarlar, meltemken bir sevdayı fısıldayan, kasırgayken bir ayrılığı bağıran rüzgarlar.



söylenen ufacık şeylerden yüreği kıpırdayan ben,
kocaman cümleler kurduğunu sanıyor
ve onların bir esinti bile yaratamadığını görünce 
çok üzülüyor biliyor musun

İnsan, sevince, istiyor ki, kendi içindeki kıpırtı büyüyerek gidip ona çarpsın, ve aşkı karşılıklı kılan da herhalde o çarpmanın yankısının gelip gene kendi yüreğini yakması. Böyle düşününce ne tuhaf oldu değil mi aşkın tarifi. Kendine yansımasına mı aşık oluyor insan gerçekte. Rüzgar, belli ki bugün bulutları süpürüp götüremeyecek ve yağan yağmurlar iç sesimi bastıramayacak. Onca işin içine sığdırılmaya çalışılan 'devamı olmayan cümleler' de tamamlanmadan huzura kavuşamayacak.

Uzun bir mektubun satır aralarında dolanırken, takılıp kalıyorum, o an'a. Beni bu uzun mektubu yazmaya itenleri bulup çıkartıyorum hafızamdan, geçmişin, geçmişin üzerine çekilen süngerin ve o süngerin üzerinde şimdi gene geçmiş olan o an'lara takılıp kalıyorum. Bir hesaplaşma peşinde değilim, faturalarımı çoktan kestim; bazen ona, bazen kendime, bazen ve galiba sıklıkla bize. Ben onca kelime arasından, bir veda cümlesine sığdırılan, her şey olmayan ama çok şey anlatan o  kelimelerin altını çizdim. Bir yüreği, hesapsız ve kitapsızca bir yüreğe iliştirivermenin değerini hep bildim. Bugün olduğu gibi.

teşekkür ederim...
en çok da yüreğini yüreğime koyduğun için...

Rüzgarın beni alıp götürdüğü, devamı olmayan cümlelerde dolanıyorum bir süre daha. Sonra yönümü bloglara çeviriyorum. Hasret Senfonilerinin yeşerttiği tesellide alıyorum soluğu. Altına bir not düşüyorum; hızlı ve içimden geldiği gibi:

bazen, yaşarken yani, yani o anda nasılda, anlamlar yüklüyoruz kendimize, ona ve olana.
sonra, mevsimler değişiyor, anlamlar bazen silik, bazen hala altı çizili çıkıveriyor karşımıza.
ya silik olanın üstünden geçip belirgin hale getiriyoruz, ya da altından çizgiyi alıveriyoruz.
hafızanın raflarında saklı nice böyle anlar var değil mi. insan kendi kütüphanesine girmeyiversin, kaldırdığı kitapları okumaya bir kere başlamaya görsün. daha önce bir yazımda da kullanmıştım bu ifadeyi:
kendinin farklı yüzleri ile karşılaşmak.
karşılaştığımız bütün yüzlerimize gülümseyebilecek kadar doğru yaşamış olsak keşke geçmişi...
sevgiler...

Yazdığım yorumun, son satırlarının altını iyice bir çizdiğimiz fark ediyorum. "Karşılaştığımız bütün yüzlerimize gülümseyebilecek kadar doğru yaşamış olsak keşke geçmişi..." Senli benli geçmişimizi düşündükçe fark ediyorum ki; gülen gözlerin ve sessizce bağırdığın seni seviyorumlarınla, benim gülen yüzümsün. Zamanın ve mesafelerin bir aşkı beslemek için, nerden baktığına bağlı olarak aşkı yeşerttiğini öğretensin.


Bundan tam bir yıl önce,
Yüreğini avuçlarıma bıraktığın o ilk gelişin
ilk heyecanıyla sevdim seni. 
Yüreğimi yüreğine iliştirdiğimde yağan o ilk yağmuru çok sevdim,
ama seni daha çok.


Gözlerimi kapadım
gerisi sana kalmış sevgilim.

s.v.a.k.
Fotoğraf 1/ Salvador Sabater
Fotoğraf2/ Ewa Ządło



8 yorum:

Ateş Böceği dedi ki...

her zamnkii gibi aşklaa..

hı bu aradaa ben burda kıskançlık krizlerindeyim haa ona göree :))

neden dersen bir misafin var hafta sonuu ondan ötürü bende isterimmmmmmm yaaaa :((

öptüm :)

Evren dedi ki...

hiç neden demedim valla, daha kıskançlık kelimesini gördüm ve tek tahminle bir sonraki cümleyi bildim. ;)

sen de çık gel ateşim, kaynatırız haftasonu kızkıza :)))

ve her zaman ki gibi aşkla işte!

cem dedi ki...

ben de bir zamanlar ''şimdi olsa bu kadar teslim olmazdım'' diyordum.. şimdi oldu, geçmişten hiçbir farkımın olmadığını anladım...

Evren dedi ki...

insan 7sinde neyse 70inde de odur diye boşuna dememiş değil mi yaşamış ve görmüşlerlerimiz.
biz de yaşadıkça görüyoruz işte cem, genlerimiz teslim olmaya meyilli ise sonuç değişmiyor gibi. :)

hasret senfonileri dedi ki...

Merhaba adı güzel Evren'im tekrar MERHABA..
Yükünü taşımakta zorlanırsın evrenin ağırdır! Aslında yeşertemediğimiz ama hep öyle yaptığımızı zannettiğimiz teselli gerektiren duygular ne kadar aynı.. bu yüzden mi hiç tanımadığımı halde seni, BİZ oluyoruz ikimiz.. Halbuki birlikteliklerinde "biz" olmayı başarabilen ne kadar azdır sevgili Evren!!
Tek kelime ile Muhteşemsin! Satırlarını, yazamadıklarımı, bulup anlatamadıklarımı da bulmanın ezik mutluluğu içinde
okuyorum..

Evren dedi ki...

hep diyorum ya, bzaen bizden olduğu için okuruz bir blogu bazen bizden olmadığı için.
netice önemli olan çoğalmak ve çoğaltmak değil mi...
teşekkür ederim, övgü dolu sözlerin için hasret sebfonileri...
adımı da sizler sayesinde daha çok sever oldum.
sevgiler...

EBRULİ dedi ki...

Bana beni anlatmana bayılıyorum.Rüzgarın alıp götürüyor beni..

Evren dedi ki...

:) sözsüz kalır ya insan, hani durur ne diyeceğini bilemeden, öyle durdum işte ebruli, yüzümde sımsıcak bir gülümseme ile.