Salı, Haziran 22, 2010

, ,

Dünya Giderek Cennetten Uzaklaşıyor

Biliyor musun İlhan Abi, sana hiç anlatma fırsatım olmadı, içinden sen geçen anılarımı. Geç mi kaldım dersin? Ben gene de başlamalıyım bir yerinden anlatmaya. Bu gece saatler 24ü vurmadan, vurmalıyım klavyemin tuşlarına.

Sen bilmezsin; matematik hep sevdiğim bir ders olmuştu. Analitik düşünebiliyorsam bugün, bunun sayesindedir. Matematik bölümünden mezun olmadım. Üstelik iki yıl okumuştum ve başarılıydım da, ama o cübbeli hoca ile yaptığım tartışmadan sonra, okumak istediğim okulun bu olmadığına karar verip, üniversite ve hatta bölüm değiştirmeye niyetlendiğimde aklımda tek bir yer vardı: Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, İletişim Sanatları Bölümü'nde okumak. Adı sonradan, Reklam ve Halkla İlişkiler olarak değiştirilse de, İletişim Sanatları mezunuyum ben. Bunu da bilmiyorsun değil mi? Hakkımda bilmediğin daha ne çok şey var bir bilsen... Ama önce okula giriş sınavımı anlatmalıyım sana.

Sınav üç bölümden oluşuyordu. Dil bilgisi ki; 30 soru için 25 dakika vardı ve kompozisyon; makale yazılacaktı ve en az yedi paragraf ve beş yüz kelime,  ve  son yazılı sınav, yaratıcılığın sınandığı; senaryo, haber ve reklam metinleri yazma. Bütün bunları başarırsan da mülakat.

Evimizin uzun süre tek gazetesi oldu Cumhuriyet, babamın yatılı okuldan Türk Dili öğretmeni ziyarete geldiğinde, senin bir yazını okutmuş ve ana fikrini söyle bana demişti. Bende iş olduğuna karar vermişti sonrasında yaptığımız tartışmada. O zamanlardan beri okurum seni ben. Yedi yaşındaydım galiba, bak Uzay doğmuş muydu hatırlamıyorum, doğmuşsa sekiz yaşındayım demektir. Bunu anneme sorup hatıramı netleştirmeliyim. Ne diyordum; işte o çocuk yaşlarımdan beri, kalemine hayran biriydim ben. Sınava girdiğimde, senden öylesine etkilendiğim bir dönemdi ki, düşün 20li yaşlarımdayım ve senle ve dostlarınla epeyce bir yoğrulmuşum, insana dair bir makale yazmamızı istediklerinde senin gibi yazmayı çok istediğimi hatırlıyorum.

Mülakat başladığında, dört bölümün de hocaları oradaydı. Bölüm başkanları karşısında güvenim tir tir titrese de, rahatlamamı sağlayan ilk soru, sinemadan geldi: Yer Demir Gök Bakır... Zülfü Livaneli... Sonrasında müzikler, kitaplar, yazarlar, şairler ve seçimler üzerine, hoş bir sohbete dönüştü sözlü sınav. Sanırsın, kır kahvesinde, dostlarla koyu bir sohbetin ortasındayım ben, öyle rahat, öyle samimiyim, samimiyim dedimse, ciddiyeti kenara koyan bir cıvıklık hali değil elbet. Neden matematiği bırakıp da iki yılımı heba ettiğimi sorduklarında yirmi yılımı kurtarmaya çalışıyorum demiştim. Sinema bölümü başkanı, Naci Hoca, kuvvetli bir kalemin var, gel halkla ilişkilerden vazgeç, ilk tercihini sinema olarak değiştir, demişti. (O dönemde yetenek sınavı ile öğrenci alınıyor ve 4 bölüm arasından üçünü tercih etmeniz gerekiyordu.) Bu her öğrenciye teklif edilen bir şey değildi. Kararsızlığımı fark edince, önerisini güçlendirecek ikinci bir argümanı daha koyuverdi önüme: üstelik, gözlem gücün çok kuvvetli... Düşünebiliyor musun, onca öğrenci arasından bir ben.

Düşünmem için süre verdiler vermesine de, yirmi dakika kadar sonra içeri tekrar girdiğimde, iletişim sanatlarında kararlıyım dedim. Sonraki yıllarda seçmeli derslerimin tamamını sinema programından alacağımdan henüz habersizdim. Öyle sevdim sinemayı, dilini, alt metinleri okumayı, yönetmenle bağ kurup satır aralarında sıkışıp kalan olası görüntüler üzerine, geceleri sabahlara bağlayan sohbetleri... Hâlâ zaman zaman düşünürüm, yönümü sinemaya dönsem bugün nerede olurdum diye. Bu sorumun cevabını hiçbir zaman veremeyeceğimi bildiğim halde, kendimi o kuyuya illâ atarım. Kuyu derin, tahmin edeceğin gibi. Üstelik tek bilinmeyen o olsa, tek yol ayrımı, tek karar anı, tek bir seçim... Neyse, senin de kafanı şişirdim. Kaldığım yerden devam edeceğim ama yazmak tutkumu sana anlatmasam eksik kalır birşeyler.

Yazmak, o dönemden beri bir tutku içimde. Hep diyorum ya, hoş sen bilmezsin; hiç gelip okudun mu ki blogumu, güncemi, defterlerimi; nereden bileceksin, kendimi bildim bileli severim ben kelimeleri. Severim onlarla arkadaşlık etmeyi. Annem küçükken okuduğu öykülerde bazen kitap çabuk bitsin diye, atladığında sayfaları, kızarmışım okumadın bazı yerlerini diye. Kitaplarla arkadaşlığımı annem sayesinde kazandım ve okuduğum okulu büyük ölçüde senin sayende; o gün o makaleyi, senin gibi yazmaya çabalamasam ve etkinde kalmasam o kadar, belki bugünkü Evren olmazdım.

Matematik bölümünde okumak, analatik düşünce yapımı geliştirdi demiştim ya, iletişim sanatlarında okumak da insan yönümü geliştirdi. Çok şey kattı bana okul. Yirmi kişilik sınıflarda, sonsuz bir tartışma ortamında, kendi doğrusunu savunan ve başka doğrulara pencereler açan, kapılar aralayan bir avuç gençten biriydim ben. Bir Cumhuriyet çocuğuydum. Parlamaya hazır bir yıldız... Neden söndüğümü hiç sorma, uzun bir aşk hikayesiyle kesişir yolun ki, gecenin şu saati hiç çekilmez bilirim. Şimdilerde neler mi yapıyorum, rutin bir işleyişin içinde, kendime penceler açıyorum: şiir tadında, öykü tadında yazılar yazıyorum çokca. Şiir tadında bir yazım vardır adının geçtiği; Kaydımı Sildirdim Ben:

Biliyor musun ben dışarıdan bitirdim ilkokulu
Herkes kitaplardan öğrenirken a-b-c-yi
Ben İlhan Selçuk okurdum mesela
Ablalar ağabeyler oynarlarken birbirdir ve saklambaç
Ben kaybolurdum hayat denen sinemanın ışığında
Sen bir okuldun benim için. Bir ülkeyi düşünmektin. Bir yanlışın altını çizmektin. Bir düşünceyi eyleme dönüştümektin. Bir inancı yaşamaktın. Bir türküyü çığırmaktın ve solumaktın bir yasemini büyürken. Sen, ben büyürken pencerenden baktığım, baktığımda insan gördüğümdün. 

22 Aralık 2008 tarihli yazını şöyle bitirmiştin:

21’inci yüzyıla girdik, dünya bir türlü cennete dönüşemedi, barış bir hayal...
Anılar bu kapsamda bize ne öğretebilir?..
Hem anı Cahit Sıtkı Tarancı’nın vapur iskelesinde “teneffüs ettiği” yasemin kokusu gibidir; anımsayabilirsiniz; ama, soluyamazsınız...
Cennetlik insanlar teker teker aramızdan ayrılıyorlar. Bir çoğunu kendi ellerinle uğurladın... Barış artık çok uzak bir hayal. Üstelik dünya giderek cennetten uzaklaşıyor.  Yaşam, ölüme çok yakın duruyor bugünlerde. Ölüm ad değiştirdi:  şehit düşmek!

Şu fotoğraf karesinde olan bütün iyi adamlar cennete gittiler bir dünya vakti. Gencecik umutlar da şehit düşüp geliyorlar cennete. Seninle aynı masada oturur da, sorarlar mı, neden bir tek biz öldük diye. Sorarlar mı, onların çocukları değerli de, biz değersiz miyiz diye. Sormasınlar be abi; ölmesin çocuklar, şairin dediği gibi kapıları çalsınlar bir gece vakti: Barışı müjdelesinler. Çocuklar barışı müjdelesinler, ölüm uzak olsun onlardan bari!

Daha fazla yazamayacağım...
Güle güle İlhan Abi...
Cennetteki iyi adamlara benden de selam  götürmeyi unutma!


21.06.2010
Saat 23:43

8 yorum:

aysema dedi ki...

Evren'im gözlerim dolu dolu okudum, ne güzel yazmışsın. İlhan Selçuk hepimize çok şey kattı. O, bu toplumun öğretmeniydi.
Unutamadığım bir cümlesini yazayım ben de:
"İnsanın en büyük devrimi iki ayak üzerinde durmasıdır. Bebeğin iki ayak üzerinde dikilmesiyle başlıyor insanlık."
Aklımda kaldığınca yazdım. Çok üzgünüm.
Ankara'dan selam ve sevgi gönderiyorum...

buraneros dedi ki...

Kadın ne diim ben sana...

Söylemeyi, klişe halini hiç sevmem ama, başkaca da cümle kuramıyorum an itibariyle...(yani) sözün bittiği yerdeyim. Benim için, benim kelimlerimde bir başka yerde olan birini senin kelimelerinden okurken, gördüğüm bir tek şey vardı: kocaman yüreğin.

Yüreğinden ...

Sippersin (herzaman:))

sufi dedi ki...

Seni neden sevdiğimi şimdi daha iyi anladım.A-b-c yi sana da benim sevgili öğretmenim öğretmiş demek ki.Işığa koşan pervaneler, kanatlarından vazgeçip cesaretle attı mı ateşe kendini ışık kaynağının ta kendisi olurlar.O da kaynaktan bizi aydınlatmaya devam edecek dilerim.Sevgilerimle.

Elif Gizem dedi ki...

Cennetten bakıp selam vermiştir ve onu anmana karşılık gülücükler dağıtmıştır sana, uzaktan da olsa... Yine sevdim cümlelerini, ucu ölüme çıksa da çok sevdim...

Evren dedi ki...

yaşam bazen ne kadar acımasız değil mi, 80 küsür yıl yaşamış birinin ölümüne üzülüyorken, nasıl da hayat vuruveriyor insanı, daha 20li yaşlarını bile görememiş bir genci cennete uğurlayarak.

yaşam giderek mi acımasızlaşıyor, yoksa onubu hale biz mi getirdik.
sevgiler hepinize...

Tijen dedi ki...

Evren'ciğim,
İki gündür zihnimde bir düşünce: "Bu ne savaşı?" Neden savaşıyor insanlar diye düşünüyorum. Hep savaşların ortasındayız ve gittikçe daha acımasızlaşıyor insan. İyiler erken ölüyor hep, kötülere bir şey olmuyor demişti bir büyüğüm...

Evren dedi ki...

zaman asıl da haklı çıkartıyor değil mi büyükleri tijen...

kamikaze dedi ki...

Evren duygularını çok güzel anlatmışsın.Ben de çok duygulandım.İlhan Selçuk bizlere açtığı penceresinden yine bizleri aydınlatmaya devam edecek inanıyorum.Ruhu şad olsun.