Pazartesi, Ekim 17, 2011

Önce...



Neredeydim...?
Kimdim..?

Oteldeydim.
30lu yaşlarında, bakımlı bir kadın.

Saatler sonra, kendimce çok vurucu olan giriş cümlesine şu yukarıdaki iki üç cümleyi daha ekleyebilmiştim.

Kahvemi tazeledim. Hayatın kendisinin de benzer bir biçimde bazen, anı geldiğinde, aynı çarpıcılıkla bize kapılar açtığını ama o kapıdan geçip de ileriye giderken bazı şeylerin umduğumuz gibi olamayacağının düşüncesi üzerinde yoğunlaşmıştım.

Yaşamak yazmak gibidiydi... Sen istediğin kadar kurgula, yazı kendi yolunda akıyordu. Seni senin istediğine değil de kendi varması gereken yere vardırıyordu. Ve belki de sen, kendi seçtiğin kelimelerle önceden tasarladığını sanarak -ki bu ancak her şey bitip de zaman geçtiği vakit anlaşılacak bir şeydi- yarattığına, geçmişine ve kendine gururla bakıyordun.

Kalemi kağıdı bir kenara bıraktım. Bana ait olamayacak sokağın çığlığını ve kelimelerini perdesi yarı açık pencereden özgürlüğüne bıraktım. Her bir kelimenin bembeyaz bir güvercin gibi havalaşına baktım. Kanat seslerini dinledim, bir karıncanın fısıltısı ile irkildim. Sarı papatyanın üzerindeki arının tutturduğu şarkının mısralarında gezindim. Endişeli bir annenin çocuğunu bulma sevincine uygun bulduğum toz mavi bulutlara baktım... Camı kapatıp, elimde kalemle cama görünmez bir yazı yazdım. 

Günler sonra, kendi iç sesim kulaklarımda yankılandı: Bilmediğim bir dünyada kaybolmak, bildiğim bu dünyada kendimi arayıp bulmaktan daha kolay geliyor.

Kapının kapanma sesi ile kendime geldim. Doktor sizi görmek istiyor dedi bir ses. Günlerdir sanrılar içinde uyanmalarımdan hoşnut olmamış ve belki de başa döndüğümüzü sanmıştı. Hemşireye beni neden ispiyonladığını soran gözlerle baktım. Üzerime bir şal alıp, aynada saçlarımı düzelttim. Oldukça iyi gözüküyordum. Bu bakımevine yerleştiğim günden beri kendimi evimde, salonumda ve yalnız hissediyordum. Yan odamda kalan ve geçkin yaşına rağmen erkeklerle oynaşmayı seven kadının bahçede dolanırken yardımcısına sinirlenip, "pek ala ben bir orospu da olabilirdim" diye bağırışının üzerinden neredeyse bir hafta geçmişti. Yalnızlık duygumun derinliği beni uzaklaştırmıştı. Önce gözlerimi, sonra da ellerimi... Elimi eteğimi çekmiştim hayattan... Bana ait olamayacak sokağın çığlığını ve kelimelerini perdesi yarı açık pencereden özgürlüğüne bıraktığımda, üzerime bir kaç beden dar gelen kabuğumu da attım. Kırıldı... Böylece bilmediğim bir dünyada önce kendimi kaybetmiş sonra da yeniden bulmuştum. Basit iki soruydu sorduğum...

Hayatın içindeydim...
Yaşama tutkuyla bağlı bir kadındım.


Üstelik kazanmak için okeye dönmek gerekmediğini de öğrenmiştim.





Görsel / deviantart

4 yorum:

Sokak Kedisi dedi ki...

Bilmediği bir dünyada kaybolmak daha kolaydır tabii, insan kendi kurallarından da kurtulmuş olur bu şekilde. Kendin olmak, "kendin sandığın" gibi kalabilmek için çabalamak çok yorucu.

Canı cehenneme diyorum bazen tüm sınırların. Geç ötesine işte, hayat kısa.

Yapamıyorum. Bin balyoz bana...

Kocaman öpücüklerim sana :)

Evren dedi ki...

geçmek gerek ötesine kedicik... bin balyozla değil de öpücükle ama. sarılırım sevgiyle.

buraneros dedi ki...

Şimdi otursam uzun uzun anlatsam... desem ki bi gün sen bir roman yazacaksın. Çünkü: Hani benim tavuklar kaz ya, hani ben de hep aynı şeyi diyom ya... İşte bendeki diyom kısmı sende yok. Sen hızlı düşünüp hızlı yazabiliyorsun. Bak şimdi dedim ki sen aynı zamanda zeki bir kadınsın:) Bir de o kadar şey biriktirmiş, onların herbirine sevgi katmış, herbir saniyeyi almış kocaman yüreğinde bir yere koymuşsun ya... İşte öle:)) Seri süperdi zaten, sölemiştim:)

Evren dedi ki...

ben az biraz şımarayım di mi buraneros... ve ekliyeyim, yine de kelimelereine su dökemem ;)

© Evrenin Dünyası | Powered by Blogger | Design by Enny Law - Supported by IDcopy