27 Ocak 2010

DEĞİŞEN NEYDİ?





Aklıma;
Koşarak eve geldiğim akşam üstleri geldi.
Sabırsızlıkla uyandığım sabahlar...
              Uykusuz gecelerin melodileri takıldı dudağıma...
Öyle boşluğa bakarken bir akşamüstü,
Beklerken yağmurun yağmasını;
Düşündüm:
           Değişen neydi?

________________________________________________
Fotoğraf / Blue © Bogdan Panait

26 Ocak 2010

HESAP/ LAŞMA LÜTFENNNNNNNNN

İçindeki garip öfkeyi söküp atmayı başarsan diyorum, hani olur olmaz yerlerde birden çıkıyor ve sonra da neden çıktı ki diye hayıflanıyorsun ya, işte o öfkenden söz ediyorum. Sonrasındaki kendinle yaptığın konuşmaları mevzu bahis bile etmiyorum. Hatta bazen iç sesin zannettiğin ve birden öylece ortaya dökülen sesini ise burada bir detay olarak vermek istemiyorum.
Ben sadece seni uyarıyorum: Ya öfkeni kontrol et, ya da aptal insanlara tahammül et.
Ha bir de herkes senin kadar pratik bir zekaya sahip olamayabilir bunu da bi zahmet hesap et.

Bitti mi kendine söylenmen.
O zaman yaşamdan tat almaya devam et.

Aferin kendim...
Söz dinleyen beni severim.
Uysal atın tekmesi gibi olmasın suskunluğun, yoksa sabaha kadar seni derbeder ederim.
Şimdilik kırmızı bir şarabı hak ettin...
Keyfini çıkart derim...


Hadi şerefe kendim...

















Fotoğraf / Alıntı - Kaynağı Bilinmiyor

BİR SES İLE O SES ARASINDA SIKIŞIP KALIRSA YÜREK





Bir sabah uyanıyorsunuz, hoş zaten uyuduğunuza da uyku denmez ya, siz gene de uyudum uyandım diyorsunuz. Yüreğiniz üşüyor, kışa inat baharı yaşasanız da, yüreğinizde bir yer an geliyor donuyor.  Biliyorsunuz, bir sese muhtaç yürek üşüyor ve duysa bütün buzları eriyecek ama ses susuyor. Sonra bir sabah bildik ve beklenen sesin yerine bildik ama uzakta bir başka ses, yüreğinizi kocaman kucaklıyor... Yanağınızda bir damla yaşla bir yanı hala donuk yüreğinizin kıyısına bir sıcaklık yayıldığını hissediyorsunuz...

Aşk; mevsim normallerinde seyrediyor. Derin bir nefes alıp, iyi ki kocaman bir yüreğim var diyorsunuz. Her vedanın aşka dair olmadığnı, dostluğun resmedildiği bir vedada da aşka sığınıldığını öğreniyorsunuz.


___________________________________________________
Fotoğraf / 1x.com

25 Ocak 2010

UYUMADAN ÖNCE NOKTASINA VİRGÜLÜNE HATASINA YANLIŞINA DOKUNMADAN AKANLAR DURDURULAMAYANLAR VE DÜŞLERE DÜŞÜNCE HEM DE YANINDA BİR LİTRE GÖZYAŞI BEDAVA KAPANIN ELİNDE KALIYOOOOO KOŞ AHALİ KOŞŞŞŞ




Hayat sana da komik geliyor mu düşününce...


Düşlere düşünce...
Bebelere balon gibi birşey olmasa gerek...

Okyanus kıyısında bir ev... Beyaz verandada, beyaza boyanmış bambu bir koltuk...
Uyumadan önce neden bu düşü görür ki insan...

Kafam allak bullak...

Kelimeler zamansız, yersiz ve kafiyesiz... Doğal olarak da keyifsiz... Öylece akıp gitmiyorlar...
Gitmek isteyen kelimelerimde var elbet ama hepsinden her birinden bu gece kan damlıyor... Beyazlığa yakışmıyor. Tutuyorum onları avuçlarımda. Avuçlarımda buz mavisi kesikler kızarıyor...
Utanıyorum aklımın girdaplarında gezinmekten... Korkuyorum belki karşıma çıkacak kör kuyulardan...  Eski bir avrupa kentinin kanalizayonlarında gezinen sidikli bir kontesim... Söküp atmak istiyorum üstüme sinen kokuyu...
Beyazlığa yakışmıyor...


Okyanus kıyısında bir ev...
Beyaz verandada, beyaza boyanmış bambu bir koltuk...
Uyumadan önce neden bu düşü görür ki insan...

Düşlere düşünce...

Kesinlikle, bebelere balon gibi birşey olmasa gerek...

Katlanırsan patlarsın... Patlarsın, zamansız, yersiz, kafiyesiz... Ve de üstelik keyifsiz...
Oysa kabul etmek öyle midir? Zamanda akmak, kabullenmektir.
Duraksız gidişlerin, soluksuz bekleyişleri olurmuş... Güldürme beni...
Saçma bir cümle, yazmaya bile değmez... Silmeye bile hatta.
Bırak, aktığı gibi kalsın kelimeler...
Siyahsa siyah beyazsa beyaz...
Beyaz...

Eski bir şehrin penceresinde asılı kalmış bir nefes... Duydun mu?

Yazdıklarımı göremediğim bir karanlığın orta yerinde, beyaz bir kumsalın okyanusun sularında ıslanışına tanıklık ediyor düşüm...
Beyaz bir verandada beyaz bir bambu koltuk üzerinde, salınıyor yüreğim
Bir o yana bir bu yana...
Yeter!

Öyle beyazsın ki...
Düş gibisin aşk...
Düşmek gibisin...
Ama asla bebelere balon değilsin...

Düşlere düşüncesin...
Derinsin...
düşünce boğulacak kadar derin
ve yücesin
göklere kanat açtıracak kadar yüce

Yerde misini gökte misin?
in misin cin misin...
Portakalı soysam
baş ucumda belirir misin

deliriyorum galiba aşk...
yine de biliyorum


Düşlere düşünce...
Kesinlikle, bebelere balon gibi birşey değil...

AĞLAYAN KIŞ




Ne garipsin aşk
Zamansız bir gidişin ardından
Karda kalmış yapraklar gibisin
Bilirim;
Üzerine düşen kara değil üşümen
Sen en çok
Yüreğine düşen kederlerde titrersin
ince
    ince

Yaprak yaprak damlar senin acın
Kendi ağırlığınca düşüp
Sessizce toprağa karışırsın
ince
    ince

Güneş vurunca kahveliğe
Buhar olup ulaşırsın sen maviliğe

Ne garipsin aşk
Zamansız bir gidişin ardından
Sağnak sağnak
Yağarsın
ince
    ince

Kimse bilmez rengini
Bazen çelik bir mavi olursun
Bazen solgun bir menekşe pembesi
 Ağlarsın
   yüreğine
        yüreğine

ağlayan bir kış gibisin aşk
eriyorsun
ince
    ince


24 Ocak 2010

ŞU FELEĞİN İŞİNE BAK!



Bir pazar sabahıydı 20'li yaşlarımın başında, başımda kavak yelleri...
Bir pazar sabahıydı, uzun upuzun bir mektubun orta yerine düştü bir bomba.
İngilteredeki arkadaşıma televizyondan seyrettiklerimi yazıyordum satır satır gözyaşlarımla, sayfalar dolusuydu duygum, sayfalardan taşıyordu acım. Tüm kanallarda, radyolarda türküler eşlik ediyordu gözyaşlarına. Nasıl anlatılırdı bir türkü bir mektupta...


Ruhi Su sesleniyordu bir yanda;

Ankara'nın taşına bak
Gözlerimin yaşına
Uyan uyan Gazi Kemal
Şu feleğin işine bak!
Kılıcını vurdum taşa
Taş yarıldı baştan başa
Uyan da bak Gazi Kemal
Başımıza gelen işe.

Ankara'nın dardır yolu
Düşman aldı sağı, solu.
Sen gösterdin Paşam bize
Böyle günde doğru yolu.


Diğer yanda Selda Bağcan;

Bir Pazar Sabahıydı Ankara Kar Altında
Zemheri Ayazıydı Yaz Güneşi Koynunda
Ucuz Can Pazarıydı Kalemim Düştü Kana
Zalımlar Pusudaydı Bedenim Paramparça
Ucuz Can Pazarıydı Kalemim Düştü Kana

Uğurlar Olsun Uğurlar Olsun
Hüzünlü Bulutlar Yoldaşın Olsun
Bir Keskin Kalem Bir Kırık Gözlük
Yürekli Yiğitlere Hatıran Olsun


Çevirdim Anahtarı Apansız Bir Ölüme
Şarapnel Parçaları Saplandı Ciğerime
Ucuz Can Pazarıydı Kan Doldu Gözlerime
İsimsiz Korkuları Katmadım Yüreğime
Bembeyaz Doğruları Yaşadım Ölümüne


Uğurlar Olsun Uğurlar Olsun
Hüzünlü Bulutlar Yoldaşın Olsun
Bir Keskin Kalem Bir Kırık Gözlük
Yürekli Yiğitlere Hatıran Olsun



Annem ağlıyordu koltukta. Babam suspus uzanmıştı yatağına.
Evde bir yürek acısı, evde bir öfke vardı hayata; 17 yıldır dinmedi, dinmeyecek...


____________________________________________________________________________













23 Ocak 2010

BEYAZ HÜZÜN

Top sahasının çocukları tek tük döküldüler meydana; kardan adam yapacak kadar kar vardı ama onlar bir iki tekmeledi karı ve bir iki de kar topu yapıp birbirine attılar o kadar. Bir süre sonra geldikleri gibi hızla gözden kayboldular. Bir kız çocuğu, ellerinde eldiveni, karları yuvarladı tek başına. Kocaman bir top yaptı; daha küçükçe olanı ilk yaptığının üzerine koydu ve daha küçüğünü en üste. Kardan adamı tamamladı; kendi atkısını çıkarıp kardan adamın boynuna doladı. Bir öpücük kondurdu kardan adamın yanağına ve oradan uzaklaştı. Ben bütün bunları seyredebilmek için, tek kişilik koltuğumu cam kenarına getirdim. Camın kenarına koltuğu getirmek için eşyaların neredeyse tamamı yerinden oynamış oldu. Kız çocuğu karı yuvarlarken ben  eşyaları yuvarladım sağa sola.Şimdi tek kişilik koltuğuma oturmuş, elimde sıcak çikolatam, karın bir o yana bir bu yana flörtöz yağışını seyrederken, sıcak peteğime ayaklarımı uzatmış, yağan karın yumuşaklığında usul düşler kuruyorum. Bir şöminem olsaydı fikrinin ucundan yol alıp düşün kucağına düşmek üzereyken, kardan adamın kaşkoluna takılıyorum.  Onu bile bulamayan onca kardan çocuğun, adamın, kadının, bebeğin hüznünde, perdemi kapatıyorum. Göz görmeyince gönül üzülmez mi deniyorum.


22 Ocak 2010

YOLUN YÜREĞİNCE OLSUN...

____________________________________________________________

Aylar sonra;  7. Hafta / 1 saat

- Öyle hemen kabullenmedi bünyem olup biteni. Bataklığı görmeye devam ettim bir süre. Daha az suluydu. Etrafta kurtulmak için kuru dallar vardı. Tutup da geri düştüğüm çok oldu. Umutsuzca çırpınmaya devam ettiğim de... Kuruyan toprakları gözyaşlarımla ıslatıp yeniden bataklığa dönüştürmeyi bile başardığım zamanlar oldu biliyor musun? Yaptım yani, övünecek birşey olmadığını biliyorum. Sonra o kuru dallar toprağa karıştı. Ve belki de gözyaşlarımla yeniden yeşerip, filizlendi, bir süre sonra köklü ağaçlara dönüştü. Gövdesi kalın, kolları güçlü, bol yapraklı ağaçlara... O ağaçlar dallarınını uzattı bana. Gökyüzünde tatlı maviliğe büründüler; sonra turuncular, sarılar ve kırmızılarla dans ettiler...
- Daha rahat hissediyordun yani kendini… Fizilksel olarak da daha hareketli ve canlı… Daha dışa dönük ve yapıcı… Güven hissi ve cesaretle birlikte gelen; olumsuzluğu karşı ezici olma ve üstün gelme isteği… Umut doğdu desene... (Yüzünde nasıl da güzel bir gülümseme... Güveniyorum ben bu adama)
- Evet; hayata yarım bıraktığım yerden devam etmek isteği doğdu içimde. Giderek daha gerçekçi davranıyor ve ayrılığı kabulleniyordum.  An ve an bataklığa saplansam da... Artık kurtulmanın yolunu bulmuştum. Tek başıma başardım demek yanlış olur elbet. Böyle zamanlarda dostun ne demek olduğuınun daha bir farkına varıyor insan. Dostlarının onu sıkı sıkıya tutup da bırakmama haline sığınıyor, sarılıyor ve ayağa kalkıyor. Tıpkı yürümeyi öğrenen bir bebek gibi; düşe kalka... Tekrar sevebileceğini, sevilebileceğini öğreniyor. Hayat insana öğretiyor, öğrettiriyor, kafasına vura vura; yürek seninse, sevmeyi biliyorsa, içinde gizli bir umut varsa, yarına dönüp baktırıyor hayat... İnsan gömse de kendini yedi fersah denizlerde; bir dalgıç değerini bilip, seni su yüzüne çıkartıyor. Sen öğreniyorsun, geçmesi gerekenin zaman olmadığını; bir kağıda not düşüyorsun;



15 gün
geçmesi gereken zaman değilmiş
Arafta kalmak
acıtırmış
Kalmak
acıtırmış

Dostluk baktığın yerdeymiş
Baktığın yerde gördüklerin
İçindeki yalnızlıktan daha güçlüymüş


Güç içindeymiş
İçin
dışındaymış
Yara alman bundanmış



- Zamandan değil senden geçmesi gerekmiyor mu acıtmaması için...(*) demişti bir arkadaşın değil mi?
- Benden geçti biliyor musun? Delip geçti... Acıtmadı mı sanıyorsun... Hem zamandan hem benden geçip giderken bir iz bırakmadı mı? Acıtmayan ama gözüme batan bir iz kaldı yüreğimde... Kalacak biliyorum... Ama sonsuzluk bitti. O rüyayı görmüyorum artık. O binadan düşmüyorum...  O bataklığın orta yerinde tüm çıplaklığımla kendimi boğmuyorum.......................... Artık bitti mi dersin... Bitti mi yani...
- Bitti.
- Söylesene şimdi ne yapacağım ben...
- Yeni bir yolculuğa çıkacaksın. Sorunların çözümü günlük deneyimlerden doğar, nesnelere gerçekte oldukları gibi bakmaktan geçer. Onların olmaları gerektiği şekli düşünmekten değil. (**) demiştim sana hatırlıyor musun? Sen bunu öğrendin. Oldukları gibi görebilmek, kabullenmektir. Hepimizin olmasını istediği çoğunlukla bir düştür. Bazı düşler, en yüksek yerlerden en hızlı düşüşlerle sonuçlanır. Oysa hayat, olması gerekenlerle değil, olanlarla resmeder kendini. Ve sen bu yeni yolculuğa, yüreğinin en mantıklı yerinde bile hala aşk varken ve artık olgunlaşmışken, son olmayacağını bilerek çıkacaksın biliyorum. Sen; yüreğinin götürdüğü yere gideceksin... (**) Yolun yüreğince olsun...


__________________________________________________________________SON__________

- Terminal dönemdeki hastalara ilişkin bilgiler için bu  Makale  den yararlanılmıştır.
- Bu yazıda değinilen; renklerin psikoloji üzerindeki etkileri internet kaynaklarından derlemedir.
- Bu yazı kendi yaşamımın bir anından kurgulanmıştır. Yerler, isimler ve diyaloglar hayalidir ve  beenmaya'nın 15 Fırça Darbesi  isimli yazıma yorumundan (*) sonra yazılmaya başlanmıştır. 
(**) Yüreğinin Götürdüğü Yere Git - Susanna Tamaro'nun kitabının adıdır ve cümle o kitaptan alınmıştır.  
- Fotoğraf / 1x.com

DERİN KAYIP DUYGUSU


___________________________________________________________


- Midemde aşırı yanmalar oluyordu, uykumda sürekli yüksek bir binanın tepesinden düştüğümü gördüğümden, uyuma problemleri yaşıyordum. Yapmak istediklerim ve yapabileceklerimi düşünmek bir sanrıya dönüşmüştü. Ne yaptığımız pazarlık, ne verilen sözler hiçbiri sakinleştirmiyor aksine onların nasıl olsa tutulamayacak halleri aklıma geldikçe; kapana sıkışmış bir farenin çırpınışlarını sergiliyordum. Babamın o herşeyi bırakıp giderken ki son bakışının üzerime yüklediği suçluluk duygusu ve hemen sonrasında hayatın beni değil de onu haklı çıkarmasına duyduğum öfkeyle birleşiyor, kendi kendimin kapanı oluyordum. İnsanın en zoruna giden, ne yapacağını bilip de yapacak gücü kendinde bulamaması olduğunu o dönemlerde öğrendim. Yalnızlık sadece bir durum değil, içinde giderek kaybolduğum bir denizdi. Sonsuzdu... Masmaviydi. Buza kesmişti... Yüreğimin yangınları devam ederken, topladım valizlerimi...
- Gitmek miydi bulduğun çözüm... Gidersen geçer mi sandın...
- Zamana ihtiyacım vardı, düşünmeye... Yüreğimin en mantıklı yerinde bile hala aşk vardı. Ama aklım... Tutarsızdım. Farkındaydım... İşin acı yanı ne biliyor musun? Her anını fark ederek yaşamak. Hani şarhoş olsan, uyansan sabah ve birşey hatırlamasan... Ama değildi, bu bir sarhoşluk değildi, bu tam da farkında olmaktı, neler olduğunun, ne zaman olduğunun, niyesinin, niçinlerinin cevapları olduğu bir durumdu.  Kabullenmek sanki en doğrusuydu ama nasıl? Herşeye göğüs germek, nedenler ve niçinlerle örülü sorulara cevap vermek, anlatmak istemedikçe karşına çıkan hayat, off... Uçakta dönerken bunlar vardı kafamda... Bir ara uyuya kalmışım... Gene o rüyayı gördüğümü fark ettim, hostes bir şey içecek misiniz diye sorduğunda... Tek fark, ayaklarım bataklıkta olsa da bakışlarım ilerideki tan vaktine odaklanmıştı. Duvarlarını kendi ördüğüm hapisanenin tek mahkumuydum. Tek gardiyanı. Tek hapisane müdürü... Aklımda yüreğim arasında sıkışıp kalan aşk, tutarsızdı biliyordum. O dönemde şunu yazmıştım bir köşeye;



Tutarlı olmamı bekleme benden. Yüreğimin ve beynimin aynı anlaşmaya imza atması mümkün değil. Sen konusunda anlaşamazlar anlasana. Yüreğim senin iyi bir insan olduğunu sanıyor. Beynim olmadığına ilişkin onlarca kanıt sunuyor. Yüreğim sana acıyor. Beynim kendime acımam konusunda geçmişi hatırlatıyor.

Tutarlı olmamı bekleme benden. Bedenim seni çağırıyor Aklım kendine gel diyor.

Aklım sonunda bir sınır çiziyor. Akılla yürek anlaşacakmış gibi geliyor. Hiç beklenmedik bir anda beni kendime getiren cümle karşıma çıkıyor :

“Sınırlar başkasını dışarıda tutmaz, sizi içeri hapseder” (*)



_______________________________________________________ Devamını Oku...
(*) Grey's Anatomy 1. sezon, 2. bölümden bir alıntı.
Fotoğraf / Prison by ~groby

GÜNAHKAR ve 3. PAZAR/LIK

___________________________________________________________




- Öyle bir andı ki, çaresiz ve umutsuzdum. Ama o pazar, çocukça olduğunu sonradan anlayacağım bir güçlülük duygusu sardı ruhumu. Karşı koymak, baş etmek ve geri kazanmak tek isteyimdi. Tamam, bunlar yaşanmıştı ama ben gerçeği düşüme dönüştürebilecek kadar güçlüydüm ve istersem pek ala da inatçı biri olabilirdim. Bunu yapabilirdim. Ayrılık sürecini; yeniden başlamak, sıfırlamak, unutmak, kaldığı yerden devam etmek hallerine dönüştürebilirdim. Öylesine seviyordum ki, bunu yapabileceğime inandırdım kendimi. Takdir edersin ki benim gibi ikna gücü kuvvetli biri için hiç de zor olmadı kendimi ikna etmek.

O pazar, Tanrı'ya ellerimi kaldırmış dua ederken buldum kendimi. Yatağın kenarında kendi inanışımda olmayan bir tavır içinde, Tanrıyla pazarlığa oturmuştum. Tanrı ile görüşmemin sonucunu çabucak alamayacağımı biliyordum. Çocukluktan kalma bir soğukluk vardır aramızda kendisi ile...

Ama O, onunla hep konuşabildik, orta yol bulabildik. O pazar gecesi, iki kişilik masanın üzerinde mumlar ve bir şişe şarap ile tatlandırılacak olan pazarlığın ilk adımını ben attım. Onunla bu içinden çıkılamaz durumun pazarlığını yaptık. Anlaşma kısa sürede sağlandı. Sözler alındı, sözler verildi. İçim rahat değildi ama olacaktı. Yazılı olmayan bu anlaşma bir nebze de olsa öfkemi öteledi, gizledi, gömdü... Her neyse işte...

Kimseyle konuşmuyordum kendimden başka, sanki başkalarına anlatırsam, ayrılık güçlenecekti. Ben zayıflayıp yok olsun istiyordum. Korkularım ve kendimle konuşmalarım o pazardan sonra iyiden iyiye su yüzüne çıktı. Kendimi daha fazla kendimle bulur oldum. Sürekli eğer varsa günahın kimde olduğunu bulmaya çalışıyordum. Bir dedektif titizliğinde, günahkarı arıyordum. Bulacak mıydım?


__________________________________________________________ Devamını Oku...
Fotoğraf  / 1x.com

21 Ocak 2010

SONSUZLUKTA KAYIP BİR HAYKIRIŞTIR GÜLÜMSEMEK


__________________________________________________________



Yüzümde kalan bir parça gülümseme
Yanılgılar yaşatıyor bana
İçimdeki devamına ulaşılamıyor olmak
Düşündürüyor beni son zamanlarda

Gülüşümü kaybettim dostlar
Bulursanız tez elden haber gönderin bana
İçimde bir yerlerde daha fazla büyümeden umutsuzluğun karalığı
Yerine koymam gerek gülümsemelerimin parlaklığını


Ve gözlerim ışıl ışıl olmalı yine ve yeniden
Aşık oldum zannetmeli bakan bir daha bakarken
Umut en yüce aşktan bile daha anlamlı kılarken bakışları

Bilir misiniz ey dostlar
Ölüme yakın durur umudu olmayanın haykırışları




_____

- Ne çok düşünmüşsün ölümü...
- Becerebilecek kadar cesaretli değilim. Hem seviyorum ki ben yaşamayı. (pencerenin önünde durmuş seyre dalmışım, gelip geçeni) Fark ettin mi, bugün gene gök mavi... Olmasa da bilirim; gün gelir güneş yeniden doğar, gene sonsuzca mavi olur gökyüzü...
- Mavi..
- Evet, mavi... Rüyamda da gök maviydi... Başımı kaldırıp bakmasam da görüyordum, biliyordum maviydi.
- Koyu mavi; yalnızlığı, üzüntüyü, depresyonu temsil ettiği gibi aynı zamanda; bilgeliği, güveni ve sadakati de  simgeler. Açık mavi;  huzur, mutluluk, dinginlik ve rahatlık verdiğinden, sonsuzluğu getirir akla. Mavi bir anlamda okyanussaldır ki Sigmund Freud da okyanussal terimini sakinliği belirtmek için kullanırmış. Gözlerimizle gökyüzüne, denizlere veya okyanusa baktığımızda, farklı bir düşünce dünyasına dalarız ya bu anlarda sonsuzlukla özdeşleşmek arzusu duyar ve rahatlarız aslında. İşte bu rahatlama duygusu, bilinç altımıza mavi renk ile birlikte kodlanmaktadır ve mavi renk rahatlama duygusunu hep bilinç seviyesine çeken bir durum arz etmektedir. Her öfke nöbeti, her üzüntü; dinginlik isteğini su yüzüne çıkartır. Ve her mutsuzluk, mutluluğu çağırır.
- Yin ve Yang gibi...
- Sana daha önce de söyledim, her rengin olumlu çağrışımları olduğu gibi olumsuz çağrışımları da vardır. Olumsuzluğu, sürekli arayış içinde olmak şeklinde görünür... ki bu durum aslında tam da senin içinde bulunduğun durum. Ruhsal durumların, derin tutkuların da rengidir mavi. Bazen hayalperestliği ve aşırı duygusallığı da tanımlar. Biliyor musun, mavi rengi diğer renklere göre öncelikli olarak tercih edenler; coşkularını çevresinde bulunanlarla paylaşmak, bulunduğu ortamlarda yumuşak ve yakın ilişkiler kurmak arzusunda olanlardır. Tanıdık geldi mi sana da...
- Evet. (galiba seviyorum ben bu adamı)
- İlişkilerinde insanlara çabuk yaklaşırlar ve onlara aşırı derecede özden davranırlar. Haksızlığa gelemezler ve  sağlam bir adalet duygusu taşırlar. Düşünmeyi, düşler kurmayı ve zaman zaman da yalnız kalmayı sevdikleri de bilinmektedir.
- Kim sevmez ki sadece kendi istediğinde yalnız kalabilmeyi...
- Maviyi de koydun mu yerli yerine...

________________________________________________________ Devamını Oku...

Fotoğraf / effervescent perspective © Jennifer Short