Salı, Ekim 06, 2009

KARŞI KIYI / V2

her durumda bir araya gelemeyen iki yaka gibiyiz... (*)

Saat 03:10’u gösteriyordu son maili attığında…
“geldim demekle eşti arayışın, ve gittim demek kadar acıttı içimi”
Son satırlarıydı hayata kazınan. Kalktı masasının başından; koridorda yürüdü yavaş yavaş. Üstüne giyindi kadınlığını, telaşını ve sevdasını yavaş yavaş. Aynada baktı kendine… Saçını taradı, rujunu sürdü, yavaş yavaş…

Adam kadına gitmek istiyordu ama onca yaşanmışın üzerine geçen zaman gerçekten ilaç olmuş muydu her ikisine de bilmiyordu... Endişeliydi... Sabah uyandığında heyecanını yeneceğini ve yola çıkacağını umuyordu ama sabah hiç de düşündüğü gibi olmadı... Aynada kendi ile uzun uzun hesaplaştı, onu gördüğünde kuracağı cümleyi önce içinden sonra da kimsenin duyamayacağı bir sesle dışından tekrarladı... Kendi bile duyamayınca afalladı, cesaretsizliği mi korkusunu güçlendiriyyordu, korkusu mu cesaretsizliğini bilemedi.

Kadın adamla ilk karşılaşmalarında en güzel haliyle olmak istiyordu. Hazırlandı o yüzden yavaş yavaş. Zamanı durdurmak ister bir hali vardı. Kapıyı kapadı. Kilitledi yavaş yavaş... Merdivenlerden indi. Telaşsız ve sakindi. En az 1 saatlik bir yolu vardı. İki saat önceden çıkmıştı yola, sevdiği adama giderken zamanı olsun istiyordu. Direksiyona oturdu. Arabayı çalıştırdı. Radyoda bir kanal buldu. Koyuldu yola yavaş yavaş.
Adam hazırlandı yavaş yavaş, zamanı durdurmak ister bir hali vardı. Pişman mı olmuştu geliyorum diye telefon açmaktan bilemedi. Ama kadın hazır olmasa ve istemese adamı, gelme derdi... Kadın demedi, adam bilemedi... Kahvaltı masasında okurken günlük gazetesini, çayını yudumladı yavaş yavaş. Yola çıktı yavaş yavaş... Saat 18'i gösteriyordu evden çıktığında, oysa daha iki saat vardı geminin hareket etmesine.. Ama geç kalmak istemiyordu herhangi bir sebeple...

Yol boyu düşündü kadın, o olaydan sonra ilk kez karşılaşacaklardı, oysa ne çok şey biriktirmişlerdi yaşanmış anlarda… Korkuyordu kadın, anlar kadar güzel olmazsa karşılaşmaları diye ve yavaş yavaş yol alıyordu bu düşüncelerle…

Limana geldiğinde, arabayı park etti. Arabadan inmeden önce saatine baktı. En az 20 dakika vardı. Ne demişti adam, 20.40’da orada olacakmış: “En erken böyle gelebiliyorum yanına. Çok kalayım istiyorum yanında.”
Adam her zamanki gibi üst salondan aldı bileti ve tekli koltuklarda, cam kenarında sonsuz maviliklerde martılara takılı kalan gözleri ile düşünmeyi severdi ve hayal etmeyi ilerisini... O günde öyle yaptı, kapadı gözlerini, her zamanki huzur yerini tedirginliğe bırakmış olsa da gökyüzünde süzülen bir martı ile arkadaşlık etti yol boyunca...

Kadın çay bahçesindeki boş masalardan birine geçti, limanı görecek şekilde oturdu ve bir çay söyledi. Çayı şekersiz içerdi ama gene de karıştırdı yavaş yavaş… Uzaktan çok uzaktan gördü önce, yakınlaştıkça, hızlanmaya başladı yüreğinin atışları. Adam binmiş miydi o gemiye onu bile bilmiyordu aslında. Son konuşmalarında adam geleceğim demişti. “Bekle beni, geleceğim.” Kadın da “Bekliyor olacağım karşı kıyıda demişti.” Adam duymuş muydu bilmiyordu. Bir daha da hiç konuşmadılar adamla bu konuda. Çayından bir yudum daha aldı biraz telaşlanarak. Gemi yanaşınca limana, kadın kalktı hızlı hızlı yürüdü limana doğru. Yaklaştı karşılama kapısına saatine baktı 20.40’tı. Tam saatinde yanaşmıştı gemi. Kadın karşılama kapısının ardında bekledi…

Kadın kapıda bekledi…
Kadın adamı bekledi…
Kadın bekledi…
Gemi limana yaklaşırken bir telaş oldu üst katta, doktor var mı çığlıkları yükseldi bir anda. Geminin kaptanı sürekli anons geçiyordu limanda bir ambulansı hazır etmeleri için... Bir kadın yığılmıştı olduğu yere. Yanında küçük bir çocuk. Şaşkın ve ürkekti, korkudan kocaman açılmış gözleri ve soluğu kesildiğinden bembeyaz olan yüzüyle bakıyordu sabit bir bakışla adama. Adam çocuğun gözlerinde görünce kendini, titremeye başladı. Korkuları sarıyordu bedenini, aklını, yüreğini... Söz geçiremeyeceğini anlamıştı korkularına, gemi limana vardığında kararını vermişti...
Kadın hızlı hızlı yürüdü arabasına, zamanı ileri almak telaşı sarmıştı kadını. Arabaya bindi. Hıçkırıklarına söz dinletemiyordu ve sözleri pek de anlaşılamıyordu ama belli ki kendine kızıyordu. Söz vermiştin dedi... Son sözleriydi hayata kazınan...
Adam ertesi gün gazeteyi açtığında başlığa takıldı önce, “Yalova – Bursa yolunda beklenmedik bir kaza.” Haberdeki her ayrıntıyı okudu defalarca… Oturdu olduğu yere. Bir sigara yaktı telaşla, bir kez daha okudu, yavaş yavaş... Derin bir nefes aldı, yavaş yavaş... Ağladı içine, yavaş yavaş... Bir sigara daha yaktı telaşla... Yandı yüreği, yavaş yavaş... Mutfak kapısına bir yumruk attı, yetinmedi bir de duvara: Elleri kanıyordu; akan her damlada yüreği yanıyordu, "sen korkağın, cesaretsizin tekisin, yansın yüreğin, sen acılar içinde kıvranarak öl, yavaş yavaş..." diye bağırdığı duyuldu açık mutfak penceresinden... Vurdu saatlerce önüne ne geldiyse, yıktı ortalığı, kattı birbirine... Kanattı kendini, ardı ardına defalarca... Etraftakoşup yetişen komşularına, "bırakın" diyebildi, "bırakın da öleyim yavaş yavaş..."

2 yorum:

Pino dedi ki...

bana yolladığın linkteki yazıdan çok etkilerdimmm.. özellikle kapılardan arayıştan ve halden hale geçme konusundan..
bak su çizimimi hatırlattı bana:)

http://pinomino.blogspot.com/2009/02/kendime-bir-kap.html

sevgilerrr ve teşekkürler paylaştığın için:D

Evren dedi ki...

doğru kişiye, doğru zamanda, doğru link diye buna derim ben :))