Pazartesi, Ekim 12, 2009

,

Mor Hüzün

Mor bir bulutun gümüşsü parlaklığını
parmak uçlarımla ıslatamadığımda farkına vardıklarım:
Ve ağzımı kesip kanatan sözcüklerimin boğuntusu
sana söylenememiş olmalarından değil,
söylenmemiş olmalarından.
Son gölgende uzuyorum, belki de çekiliyorum. (*)



Üzerine konuşulmamış bir ilişkiydi bizimkisi, ilişki miydi, çok da emin değilim. Konuşmazdık pek evet, üzerine düşünür müydük, ondan da emin değilim. Düşünürdük elbet de, birbirimizi mi acaba... Bunu bir soru olarak soracak olsam, çoğunlukla kesinlikle hayır olurdu cevabım biliyorum.

Bir boyunduruk altına alınmıştık birbirimiz tarafından ve bu içinden çıkılmaz halimize evlilik demek işimize geliyordu. Rolünü çıkarmaya çalışan yeni yetme aktörlerin düştüğü duruma düşüp, rolü büyütürdük zaman zaman; abartılı oyunculuğumuzun sahicilikten uzaklaştığını fark etmeden.

Bir gece sokak serserileri tarafından patlayan dudakların ve açılan kaşınla eve geldiğinde; gerçek karşımdaydı, yalansızdı, abartısızdı, acıtıyordu... Hiç olmadığı kadar iyi bir oyun çıkartıyordun... Erkek gibiydin. Bir erkek gibi, asıl onların düştüğü perişan durumu anlatıyordun ballandıra ballandıra, ağlamaklı gözlerini görmesem, sahi sanacaktım: O adamları evire çevire dövdüğü ile böbürlenen adamla o gece sevişebilirdim bile. Hiç sevişmemiştik. Hiç bilmemiştik tenimizi... Bilmek de istememiştik. O gece sendeki erkeği görmek için yüzüne baktığımda, ağlıyordun işte; içine ya da dışına, ne fark eder ki... Acizliğine, kavga bile edemeyişine, kendini bile korumaktan uzak kalışına yumruklarının; öfkeliydin... Oysa bu hayatta tam da erkek olmak için bir fırsat geçmişken eline ve sen bunca sene sonra bir kadına ispatlayacakken gücünü... Bir damla kan ve gözyaşı ile geri döndün eve. Oysa alacağın bir paket sigara, iki de biraydı...

Ailelerimiz evlenmemize karar verdiği zamalardaki seni, ilk gecemizi, sonraki gecelerimizi, senin üst komşunun eşi Levent'i süzüşünü, benimle gözgöze gelişini... Daha neler düşünmedim ki hastane yolunda... Ben 17 yaşındaydım, sense 20... Nasıl yakışıklı, nasıl bakımlıydın. O tutucu ailenin bir tanecik oğluydun ya özenmişti annen seni büyütürken... Öyle demişlerdi seni bana anlatırken; düzenli, bakımlı bir adam ayrıca işi var, iyi bakar sana... Annem hep zengin biriyle evlenmemi isterdi; hayatlarımız kurtulsun diye. Benim tek derdim de bizimkilerin o boğucu, o sahiplenici tavırlarından uzaklaşmaktı... Evlilik kaçıp kurtulmaktı boyunduruktan. Sen idealdin, bana karışmayacağını, kıskanmayacağını ve özgürleştireceğini beraber geçirdiğimiz bir kaç günün sonunda fark etmiştim. Fark edemediğimse bambaşka bir boyunduruğa mahkum edişimdi kendimi...

Hastaneye geldiğimizde ağlıyordun isterik bir biçimde, tokatlamak geçiyordu içimden seni. Oysa biliyordum, o anda bu güne kadar hiç olmadığın kadar kendindin... Sendin...  İçindekini kadını özgür bırakmıştın... O kontrollü sesini devrettiğin tizlik, kulaklarımı tırmalıyordu. Duymazdan geldiğim kahkahalarından bile kadınsı bir tavırla ağlıyordun. Doktor kaşına dikiş atacağı zaman, uyutun diye hastaneyi inlettiğinde, o adamların seni döverken aldığı haz geldi gözlerimin önüne. Öfkeleniyordum. Öfkem onlaraydı ama anneme, babama, baskılarına, beni yapayalnız bırakmalarına, okuyamayışıma, yaşamak için sana bağımlı oluşuma, sana, senin erkek olamayaşına, kendi kabusuma, senin içindeki hayatı yaşayamayaşına, baskılara, geleneklere, sığ bakış açılarına derken; büyüdü, büyüdü ve sana yöneldi sadece. Senin isterik ağlama krizinin orta yerindeki son dikişte, ben patladım: Acizsin sen...

Nasıl çıktı ağzımdan bilmiyordum... Ağlıyordum; senden daha isterik bir biçimde ağlıyordum. Sarsıla sarsıla ağlıyor ve kızıyordum, ellerini ellerime alıyor, yumruklarını sıkıyor ve sağa sola savuruyordum... Neden... Neden iki yumruk atıp da deviremedin onları yere... Şu haline bak... İnsanlıktan çıkmışsın... Göz göze geldik... Sarıldık birbirimize, bizi bir arada tutan boyunduruğun, arka yüzündeki hikayelerimizi anlatmasak da tahmin ediyorduk aslında. Birbirimize sığındık bir kez daha. Başka şansımız yok gibi geliyordu her seferinde...

Hastaneden dönerken ne kadar şanslı olduğumuzu düşünüyorduk ve gülüyorduk hayatın bize çizdiği yollara, hangi yola saparsak sapalım, buyduk biz, böyle yazılmıştı kaderimiz... Yeter dedik kara kışın kavuran soğuğunda. Yeterdi yaşadıklarımız, bize yaşatılanlar, biz seçmemiştik, biz istemmemiştik her daim kaybeden olmayı... Dövüş sporlarına yazılmaya karar verdik: Bundan sonra gece bizi sessizce sevmeye gelen amcaları, dayıları dövebilelim diye... Mor bir hüzün kapladı her yanımızı, bunu sesli olarak dile getirince... Geceyi kaplayan kara akan damlan yansıdı yüzüne; kırmızı ve parlaktı... Parmak uçlarımla uzandığımda silmek için; öptün parmak uçlarımı, ilk defa... Ağzını kanattı kelimelerin, söylememiştin ve söylemeyecektin ama ben biliyordum:  İlk defa dokunmadan seviyordu biri seni ve ilk defa dokunmadan sevmişti biri beni... Mor bir hüzün kapladı içimizi, görüyorduk... Korkularımızdan sıyrılıp, o gece ilk defa birbirimize sarılıp uyuduk... Karı koca olamayacaktık belki ama hayata karşı oynadığımız oyunda güçlü olmak adına birbirimize sahip olduğumuzun farkındaydık...

Aylar sonra üzerine konuştuk arka yüzlerimizde olanları ve aylar sonra ilk defa karar verdik, ayakta dimdik durmaya... Boşanma davasını açan ben oldum, anlaşmalı boşanma ile bana hayatımı devam ettirebileceğim kadar nafaka ödemeyi kabul eden sen...

Üzerinden üç yıl bile geçmemişti henüz... Sen yurt dışında yaşıyordun ve seni seven bir adamla aynı evi paylaşıyordun, bense ilk iş dışardan liseyi bitirmiştim. Senin desteğinle açtığım dükkanda el emeği göz nurlarımı satıyordum. 

Birbimizin karşısına çıkmasak ve o gece o kar yağmasa ve o adamlar çıkmasa karşına köşe başında ve mor bir hüzün kaplamasa içimizi... Bu kadar şanslı olabilir miydik bilmiyorduk ama hep bizi karşılaştırana şükranlarımızı sunuyorduk, kaderimizi değiştirme şansını bize verdiği için ve amcalar, dayılar bir daha bizi istemediğimiz bir şekilde sessizce sevemeyeceği için...


_______________________________________
(*) İlk Yayın Tarihi / Ocak 2009
Fotoğraf
_______________________________________
Onlarca haber okuyoruz, genç yaşta ve hatta çocuk yaşta; baba, amca, dayı, teyze, hala, komşu tacizlerine uğrayan. Hayatları onarılamaz yaralar alan; kayıp insanlar yetiştiriyoruz. Konuşamadığı, cinsel tercihini söyleyemediği, ailesi tarafından sahip çıkılmayan... Onlarca hayata şahit oluyoruz, yitip giden: Bir annenin çocuklarını da alarak bir nehre atlayışına ve bir başkasının 21 bıçak darbesi ile öldürülüşüne...
Bu öykü o kayıp kız çocukları ve erkek çocukları için kaleme alınmıştır.

6 yorum:

haykırış dedi ki...

Sevgili Evren kardeşim, Yazını okurken göz pınarlarımdan akan üç damla yaşımla hüznüze iştirak edebiliyorum. Yaşam, kurallarına göre oynanmalı diyorsa da... İşte devamında zorlanıyorum, neden hep sevenler hüzne gark olsun ki.. Çok üzgünüm.
Güzelliklerle yaşamanı diliyorum
Sevgi ve saygılar.

Evren dedi ki...

sizin de çok iyi bildiğiniz üzre, bu ülkede bu cehaletle kendine adına mutlu olamıyor insan. benim başıma gelmemiş olması, bu konuda duyarsızlaştırmıyor beni... bir arkadaşım dünyada bu kadar acı varken nasıl yaşıyorsunuz diye intihar etti, başka bir arkadaşımın kardeşi alkol komasına girdi ve onu sızdı zannederek terk eden arkadaşlarının duyarsızlığından oracıkta ölüverdi... güzelliklerle yaşamak hepimizin hakkı haykırış, her insanın... sevgiler, saygılar...

sufi dedi ki...

Evren'cim
Mor hüzün'ün baş kahramanı sen mişsin gibi okudum ve neler hissettiğimi tahmin edebilirsin.Sen, ben ya da bir diğeri ne farkeder ki dedi yüreğim.Bu tür olaylar her gün yeni ve yeniden gündemlerde, gündemlere çıkarılamayan da binlercesi var bu hikayelerden.Ama senin kaleminden daha bir hüzünlü ve vurgulu muydu ne? beni çok etkiledi, yüreğine sağlık sevgilerimle.

Evren dedi ki...

dediğin gibi tontinim, sen, ben ya da bir diğerimiz ne fark eder ki... özünde insan ve insanca yaşama hakkı olduğu ve bunu bulamdığı her yaşamda cız etmeli yürekler... yanmalı hiç yanmadığı kadar... sevgiler benden sana...

homeless dedi ki...

evet gusel resmedilmis huzunlu
belki yan komsumuzun yasadigi yaşamak zorunda oldugu bırakıldıgı hikaye...

Evren dedi ki...

bu ve buna benzer öyle çok hikaye var ki aslında homeless, okumasını, görmesini, duymasını, gözlemlemesini bilene tabi...