Perşembe, Ekim 01, 2009

, ,

TURGUT'A / YALNIZCA SANA...


Ama ben en çok şeyi
En kısa zamanda sana söyledim..
Yalnız sana... (*)






Yazılanı yormuştum bir keresinde...

Osmanbey çıkışında köşedeki Yapı Kredi'nin hemen üstündeki bir odanın camından bakıyorum tam karşımdaki Pangaltıya inen yokuşlardan birinden yürüyen insanlara...


"Gitmek sorun değil, giderim... Ya aşk gelmezse peşimden... Ya onda kalmak isterse..." diyorum.


"Kaldığında anlar aşk, anlamı olsa gitmene gerek kalmadığını... Eninde sonunda gideni takip eder aşk, onunla yeniden bir anlam bulsun hayat diye." diyorsun bana...


Durup bakıyorum sana; kararlılığına. Neden sonra kapıyı kapatıp çıkıyorum: Aşk peşimden geliyor koşarak... Koşarak uzaklaşıyoruz oradan, o an'dan, o şehirden, o ülkeden...

_________________________________________


Çok değil, topu topu 8 saat konuştuk seninle... İlk karşılaşmamızdan sonra, bir demet beyaz frezya getirdim sana: Öyküsünü bildiğin ve neden onunla geldiğimi çok iyi tahmin ettiğin halde, sadece gülümsedin ve vazoya koyması için yardımcına seslendin. Oturduğumuz odanın çıplaklığı ve soğukluğu beni pencere kenarına itti. İtti diyorum çünkü sen sebebini biliyorsun... Sebebini bildiğin bir çok şey gibi, bunu da anlıyorsun. Pencereden bakıyorum; Pangaltıya inen yokuşta yürüyen insanlara... Susuyoruz... Zamansız bir anı paylaşmanın telaşında değiliz. Sadece susuyoruz. Söze ben başlıyorum: "Neden..."


Kendi sorup, kendi cevaplayanlar gibi; sonu gelmez bir telaşla ve heyecanla, kelimeleri ardı ardına sıralıyorum. Yüklemi olmuyor bazılarının, bazılarının öznesi... Eksik kalıyor nesnesi bazılarının ve bazıları bir cümle bile olamyor. Kelimeler saçılıyor, karmaşıklaşıyor herşey; ama bir yandan da çözülüyor, dökülüyor sanki... Yakalayamıyorum hiçbirşeyi, esir aldı sanki bir şey beni, beynimle dilim sanki eş zamanlı çalışmıyor. İdim, egom, süper egom gizli bir vadinin orta yerinde savaşa tutuşmuş gibi: Sakladığım, gizlediğim, üzerine düşünmek istemediğim ne varsa birbir çıkıyor ağzımdan... Bir bir dökülüyor yaralarım. .. Birbir dökülüyor gözyaşım...


Hala ayaktayım, pencerenin önünde, neredeyse 5 saattir aralıksız konuşuyorum. Aralıklı ağlıyorum... Sesimi duydukça, sesime gelenler mi çoğalıyor ne, durmak bilmiyorum. Kelimelerimi sakınmıyorum. Nasıl geliyorsa öyle çıkıyorlar. Şaşırıyorum. Bunca zaman, bunca an, bunca insan nasıl susabilmiş ki dilim... Sen en kısa zamanda en çok şeyi sana anlatabidiğim sen; yalnızca senle ben olabildiğim o zaman diliminde, bir kez bile bir şey sormuyorsun bana. Bir kez bile gözünü kırpmıyor ve hatta nefes almıyorsun. Büyük bir açlıkla dinliyorsun beni. Büyük bir açlıkla sarıp sarmalıyorsun. Ben bütün yükümü sana, yalnızca sana bırakıp çıkıyorum kapıdan 8 saat sonra. Vazodaki frezyalara bakıyorum son bir kez ve sen ilk kez ses veriyorsun bana: Bon voyage...

__________________________________________________

(*) Özdemir Asaf şiiri
(**) Değerli zamanını yola çıkmadan önceki o son akşamda bana ayırdığın için teşekkür ederim sana Turgut... Ve bir dipnot: Aşk geldi peşimden, haberin olsun istedim...
(***) Fotoğraf / Linda© Angela Bacon-Kidwell