Çarşamba, Aralık 16, 2009

,

Eski Döküm Bir Sobanın Başında Oturdum ve Düşledim

Kışın ayazı sadece kırağı vurmuş topraklarda hissettiriyordu kendini, bir de küçüçük, daracık camın önünde gözüken kiraz ağacının uç dallarındaki buzlarda... Soğuktu, sobanın yanı başına yerleştirdiğim rahat koltuğumun hemen yanında kendi ellerimle boyadığım taburenin üzerine koydum şekersiz kahvemi, kokusunu içime çekerken burbonlu %48 kakao içeren çikolatamdan bir parça kopardım, üst damağıma yapıştırıp kahveden bir yudum aldım, çikolata ve kahvenin içiçe geçerken yaydığı keyfe duyularımı kabarttığım sırada aldığım keyfe eşlik eden bir kar tanesi yavaş yavaş süzülerek, az önce tutunduğu daldan kopup, hemen pencere pervazında kendini korumaya alan yaprağın üzerine kondu.

Bütün bunlar olurken sen yüreğimdeydin, düştüğünden beri hiç çıkmadın ki...  Senli benli haller üzerine gidip gelen aklımın, beni hüzün ırmaklarına sürüklememesi için, aklımı alıp başka diyarlara yola çıkayım diye, dağ evinde çok zaman önce okunup, bir gelen olduğunda okur belki diye bırakılmış kitaplara elimi uzattım.



“Yalnızca içinde bulunduğun anı yaşamaya çalış.
Eskiyi anımsamak, bizden daha yaşlılara özgüdür,” diyordu sevdiğim adam bana.

An'ı yaşıyordum; kahvenin kokusu, damağımda kalan tat ve sobanın ısısı düşlerden düşlere sürüklüyordu beni. Bazen iç çekiyor bazense gülümsüyordum. Kitabı elime alıp her açtığım sayfasına çeşitli sorular sorup cevaplar arıyordum. Kah sen oluyordum, kah ben, kah senin duyguların kah benimkiler... Bilirsin, daha önce okuduğum bir kitabı tekrar elime aldığımda bu tür bir oyunla kitabı kurcalar ve böylece hem keyfimi katlar hem de oyalanmış olurum.

Bütün aşk öyküleri birbirine benzer.

Ne komiktir değil mi yaşam sevgili, üst üste koyduğumuz anların bizde bıraktıklarını illa çıkartır su yüzüne... Düşünsene aşkın ilk zamanlarını, sevdiğin ya da sevebileceğine inandığın düşer aklına zaman zaman; gülümsersin, sonraları aklından çıkmaz; gülümsemeye devam edersin. Sonrasında aklına gelir hüzünlenirsin, sonra da eski aşklar mezarlığındaki yerini alır, sen bir şarkı çaldığında ya da bir ses duyduğunda bazen de hiç olmadık bir anda gidip ziyaret edersin. Zaman sen içine ne sığdırıyorsan odur... Bazen koca bir zamana içi dolu kısacık bir yaşam, bazen kısacık bir zamana koca bir yaşanmışlık sığdırırsın. Sen mi kurmuştun bir zamanlar buna benzer bir cümleyi anlarımız üzerine konuşurken... Belki de...

“Gülünç, diyorum, kendi kendime. Aşktan daha derin hiçbir şey yoktur. Çocuk masallarında, prensesler kurbağalara öpücük verir ve kurbağalar sevimli prenslere dönüşür. Gerçek yaşamdaysa, prensesler prensleri öper ve prensler kurbağaya dönüşür.”

Akıp giden zaman içinde, prenslerin de prenseslerinde kurbağaya dönüştüğü öyle çok hikaye gördüm ve dinledim ki... Neyse ki sevgili, ne sen prenssin ne de ben prenses, bu durumda bizim masalımızın bildik bir masala dönüşmeyecek olması muhtemel gibi gözükse de, bütün aşk öyküleri birbirine benzermiş ya... Üstad öyle buyurmuş, göreceğiz...

- Sevmek tehlikelidir.
- Biliyorum bunu. Daha önce birini sevdim. Sevmek; uyuşturucu almak gibidir. Başlangıçta kendini iyi hissedersin, bütünüyle verirsin. Ertesi gün, daha fazlasını istersin. Henüz zehirlenmemiş, o duygudan hoşlanmışsındır ve onun üzerindeki egemenliğini sürdürebileceğini sanırsın. Sevdiğin kişiyi iki dakika düşünür, sonraki üç saat boyunca unutursun.

Ama, yavaş yavaş onun varlığına alışır, ona bütünüyle bağımlı hale gelirsin. Böylece, onu üç saat düşünüp, iki dakika unutmaya başlarsın. Yakınında değilse, bağımlılarının uyuşturucu bulamadıkları zaman hissettikleri şeyi hissedersin. Uyuşturucu bağımlılarının, gerek duydukları şeyi bulamadıkları zaman hırsızlık yaptıkları, kendilerini aşağıladıkları gibi, aşk için her şeyi yapmaya sen de hazırsındır.

- Ne korkunç bir benzetme!” diye bağırdı.  

Kitap iyiden iyiye sardı beni, paralel düşüncelerle karşılaşınca insan kitabın içene giriyor, bir solukta okunan nice kitaba dön bak, illa kendinden bir parçayı bulmuşsundur içinde. Tesadüf üzerine konuştuğumuz zamanlara dönüp bakıyorum da... Çok da zaman geçmemiş ama ne tuhaf değil mi sevgili, içinde sen olan bütün zamanlar, üzerinden çok yıllar geçmiş gibi yıllar öncesinden çağırıyorum da koşarak geliyorlar gibi soluk soluğa...

Kahvem bitmek üzereyken, sobaya bir çam parçası attım, büyükçe, üç beş tane de kozalak, kömür ısıtsa da sesi bir başka çamın meşenin kozalağın, insan duymak istiyor çıtır çıtır odunun sesini... Kar iyiden iyiye gösterdi kendini, dağ çileklerinin üzeri neredeyse kapandı, oysa dallarında henüz pembe beyaz bir kaç tane çileği vardı. Bugün yarın onlarda güneşe aldanıp rengini salıverirdi ama kar bu bekler mi, aşk gibi ani ve çarpıcı bir giriş yaptı... Böyle lapa lapa yağarken iyi de, tipiye çevirirse durum fena. Neyse ki, bir haftalık yiyecek ve yakacak stoğumuz var.

Kafasının içi bölünmüş bir insan, yaşamın yükünü gerektiği gibi kaldıramaz.

Akılla yürek neden bir olup güç vermezler de insana, ayrı ayrı yollardan gitmek konusunda ısrarcı olurlar. Nedir ki onları birbirine düşüren. Aklımın almadığını yüreğim onaylar, yüreğimin kaldıramadığının elinden aklım tutar. Sana da olur değil mi sevgili, senin de aklının yüreğinle tutuştuğu, kavgalı olduğu, yumruk yumruğa bir kavganın ortasında senin ötende bir şeylerin o kavgayı durdurduğu olmuştur değil mi?

“Bundan böyle kendi karanlıklarım beni hiç boğamayacak, diye kendi kendime söz verdim ve kapıyı Ötekinin yüzüne çarptım. Üçüncü kattan düşmek de, yüzüncü kattan düşmek kadar hasar bırakırdı.”

Düşeceksem, çok yükseklerden düşmeliydim.

İnsana bir cesaret geliyor aşık olunca, sanıyorsun Ferhat'a dağları deldiren güç sana da gelecek ve sen aşamadığın onlarca sorunun üstesinden geleceksin. Ha diyeceksin ki şart mı be sevgili, değil elbet, değil de insan beşer şaşar, bugün evet dediği yarın yetmez, bugün yeter dediğinde yarın boğulur gider... Düşmek nereden düşersen düş acıtır canını. Bir de can acısı insanın acı eşiği ile doğru orantılı, hani zaman gibi bir parça, demiştim ya daha önce zaman vardır uzundur boş bir yaşam sığar içine, zaman vardır kısadır, dolu doludur bir ömür gelir dinleyene...

Beklemek. Aşk konusunda öğrendiğim ilk ders buydu. Gün sürüklenip gitmektedir, binlerce plan yaparsınız, olası tüm diyalogları düşlersiniz, davranışınızı değiştirmeye söz verirsiniz kendi kendinize - ve orada öylece beklersiniz, kaygılar içinde, sevdiğiniz insan dönünceye kadar.

Ne tuhaf değil mi sevgili, sabır aşkın doğasında var, sabırsızlıkla iç içe... Dedim ya tuhaf işte... Tezatlar bütünü gibi aşk biraz; bir parça mutluluğun, bir parça hüzünle gölgelenmesi an meselesi.  Gülerken ağlamak,  çoşarken kurumak, tamam derken koşmak hep aşkın içinde...
 
Gözlerimi kapamadan önce, annemin sesini duydum. Bana küçüklüğümde anlattığı bir masalı anlatıyordu, ama ben o zaman, o masalın benim masalım olacağını düşünemiyordum.

“Bir delikanlıyla bir genç kız birbirlerini çılgıncasına aşık olmuşlardı,” diyordu annemin sesi, ben rüya ile kendimden arasında bocalarken. “Ve nişanlanmaya karar verdiler. Nişanlılar her zaman birbirlerine armağan sunarlar. Ama delikanlı yoksuldu - sahip olduğu tek zenginlik, ona dedesinde kalan saatti. Sevgilisinin güzel saçlarını düşünerek, ona çok güzel bir gümüş tarak alabilmek için, dedesinden kalan saati satmaya karar verdi.

Genç kızın da sevdiği erkeğe nişanlılık armağanı alacak parası yoktu. O da, yaşadığı yerin en büyük tüccarına giderek saçlarını sattı. Eline geçen parayla da, sevdiği adamın saatine altın bir köstek aldı.

“Ve nişanlanacakları gün yeniden buluştuklarında, genç kız ona, sattığı saat için bir köstek armağan etti; delikanlıysa genç kıza, kestirdiği saçlarını taraması için gümüş bir tarak.”
 
'Yaşam, sen planlar kurarken, karşına çıkanlardır'... Kim demişti, ne zaman demişti, bir yerlerde mi okumuştum hatırlamıyorum ama sen bilirsin aslında. Ne çok hayaller kurup, ne çok konuşuruz üzerine; yaşamak, denk gelmek bir yerinde akıp giden zamanın... Aynı yöne bakmak ve aynı anı düşlemek, yanyana değilken bile... Bugün mesela, şu sobanın sıcağına uzanmış yatıyorken ne yolculuklar yapardık sokak aralarında kimbilir, henüz gidip görmediğimiz yerlerde ne çok gülerdik, ne çok düşler kurardık üzerine...

Ne var ki Tanrının bana ikinci bir şans bağışladığını biliyorum. Bu şansı bana, seninle birlikte olduğum şu anda bağışlıyor. Ve yolumu bulmama yardım edecek bana.
Bir kez daha sözünü kestim: “Bizim yolumuzu.”
Beni ellerimden tutup ayağa kaldırdı.
“Git eşyalarını topla. Düşler boş oturtmaz insanı.”

Sis indi karşı dağların üzerinden, cam önünde ötüşen kuşların sesi duyulmaz oldu; görsen az önce elma ağacında kalan bir yanı çüürük bir elmayı paylaşmalarını; filme almak isterdin, çocuklar da bilsin paylaşmanın değerini diye...  Akşam için bir çorba kaynatmanın ve sobayı kömürle desteklemenin zamanı geldi. Vakit keyifli düşlerden ve düşüncelerden, gerçeğe dönme vakti. Aynı hikayedeki gibi, hem sorumluluklarını bilecek hem de bahçenin güzelliklerini göreceksin...

Ah be sevgili, yüreğim; sımsıcak bir sevdaya ta uzak yollardan koşup gelişini hiç unutamıyor, o ilk gelişindeki heyecanlarla yüreğimdeydin tüm gün ve dönüşündeki hüzün kapladı aklımı bir an, sadece tek bir an hüzünlendim yokluğuna...  Bugünkü keyfime katık edip seni, senli benli bir düşün  peşine düştüm. Yüreğimi ısıtan sevgine sarılıp uyuyacağım bu gece... Gözlerini hiç ayırma gözlerimden ki özlemin yakmasın yüreğimi...
 
Aşkla...
 
 
 
______________________________________________________________________________
 
İtalik yazılar alıntıdır.
Alıntılar Paulo Coelho'nun Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım  kitabındandır.
Başlık yazarın kitabına bir göndermedir.
Fotoğraf / deviantART

0 yorum: