Pazar, Mayıs 31, 2009

,

AKLIMA DÜŞMEK





Öylece oturmuş, uykunun bana gelmesini bekliyordum. Sen aklıma düşmeden az önce miydi tam hatırlamıyorum telefon çaldı. Açtım.

Eski bir arkadaşla telefonda konuştuklarımız değildi beni medcezirlere sürükleyen, ben onun sesinin tonundan etkilenmiştim daha çok; kırılganlıkla kızgınlık arasındaydı, aldanmışlıkla adamışlık... Bildik hallerimin tanıdık yansımasıydı sesi... Konuştuk uzun uzun, kelimelerinin arasına hıçkırıklarını sıkıştırmasaydı belki daha kolay olurdu onu anlamam ama onun derdi benim onu anlamam değildi, o kusmak istiyordu içindekileri...

O kapattıktan sonra telefonu, uzun upuzun bir sessizliğin ortasında aklıma düştün... Kelimelerin ardı ardına sıralandığı mektuplarını alıp okudum teker teker... Önemli tarihlerin üstünden geçtim. Yaşanmışlıkların arasına sıkışıp kalan hüzün ve mutluluğu resmedişin miydi beni sana sürükleyen bilemedim.

Gecenin o saatinde aklımda geçmişin kırık plakları dönüp duruyordu. Gecenin o saatinde, hem de sen uykunun en derininde, yarın sabaha uyanacağın düşün içinde, en kahramadan daha kahramanken belki de, ben usulca sokuldum sıcağına. Kısa saçlarında dolandı parmaklarımın uçları ve yüzünün yaşanmışla yaşlanmışlık arasına sıkışan çizgilerinde... Ne çok şey sığdırılmış dedim. Kendi çizgilerimde dolaştı parmak uçlarım... Ne çok şey sığdırmışım şu kısacık ömrüme... Yanından usulca kalktım.

Aklımda dönüp duran cızırtılı sesin sahibi kırık plağı çöpe attıktan sonra balkona çıkıp bir sigara yaktım. Yük olanı attı ki demişti bir arkadaşım, taşıyabileceğine yer açılsın... Stevie Wonder bestesi, Living For The City çalıyordu fonda, Noil Pointer yorumu...

Sen, gecenin o saatinde, hem de uykunun en derininde, yarın sabaha uyanacağın düşün içinde, en kahramadan daha kahramanken belki de, ben balkonumda tek başıma yeni doğan ayı selamlıyor ve şehrin ışıklarının aydınlattığı ucu yanık mektubumu okuyordum bir kez daha...
____________________________________

Fotoğraf / cigarette© robillard laurent
Continue reading AKLIMA DÜŞMEK

Cumartesi, Mayıs 30, 2009

Perşembe, Mayıs 28, 2009

SANDAL

Senden gelecek bir haberin tarifsiz sıkıntılı bekleyişiyle kıyaslanır mı bilmem ama kıyıda terk edilmiş bir sandalın sonbahar aşıklarını bekleyen hallerinden birinde, tam da gün ortasında sağanak bir yağmurun içime yağışını seyrediyorum, kederle...

Yorgunluktan ve ıslanmaktan ağırlaşan yüreğimin soluklanacağı bir limana, şaşalı yelkenim olmayışından alınmayışımı çok da sorun yapmadan, hız yapmaya müsait olmayan motorumun çıkarttığı yüksek desibelli pata pata sesleri içinde, arkamı dönüp de giderken, aklımda karşı kıyıdaki köhne barakanın yıkık dökük tahtalarından birine tutunmak vardı...

Bekleyip beklemediğini anlayamadığım halinden biraz şaşkın, hallice meraklı koşuşturmam seni ürkütmüş olacak ki, başının ağrısını bahane edip kuytulara çekilmen sonra da kapılarını teker teker kapatışına şahitliğim mahkemede sayılmadı delilden...

Hakimin gözyaşları içinde benim sana gelişimi resmedişimi, kendi babasına sarılışı ile eş tutmasına değildi alık alık bakışlarım, ben hakimlerin de gözyaşları olabileceğini hiç düşünememiş oluşuma tuhaflaşmıştım...

Mahkeme duvarlarında asılı duran tablonun bana çağrıştırdıklarını kaleme almayı düşündüğümde, delilikle masumiyet arasında sıkışıp kalan ince çizginin, ne kadar daha inceltilebileceğine odaklanmış olan kısık gözlerimin görebildiği son noktada gözlerinle beni seyrediyor oluşun, içselleştirmekle eş değerdi benim için...

Kararsızlığım; senin mi beni, benim mi seni içselleştirdiğim noktasındaki soruların yarattığı doğal bir afetken sadece beynimi etkileyeceğini sandığım tusinaminin artçı dalgaları yüreğimin kıyılarına vurduğunda, şezlongları savrulmuş turistik bir sahil kasabası gibiydim...

Herkesin terk ettiği kumsalımda, senden gelecek bir haberin tarifsiz sıkıntılı bekleyişiyle kıyaslanır mı bilmem ama kıyıda terk edilmiş bir sandalın sonbahar aşıklarını bekleyen hallerinden birinde, tam da gün ortasında sağanak bir yağmurun içime yağışını seyrediyorum, kederin dışa vurumunun yasak olduğu bir yerde, yağmursuz topraklar gibi çatlamışım da kalmışım gibi...


_____________________

Fotoğraf /1x.com
Continue reading SANDAL

Çarşamba, Mayıs 27, 2009

SENDEN GİTMEK



Kalanları toplamak için uğradım sana
Ağlıyordun gitme diye...
Ağladım kalamam diye...

Senden gitmek değildi beni ağlatan
Yüreksiz kalacağımı biliyordum da ona ağlıyordum ben

Benim gitmem değildi seni ağlatan
O yüreği yaşatamayacağını biliyordun da ondan ağlıyordun sen

Kalanları toplamak için uğradım sana
Kapıdan çıkarken son bir kez dönüp baktım arkama
Ağlıyordun hala
Elinde yüreğim
Bana ağladığını sanarak gittim ben

Cama vuran her yağmurda
Bana ağlarsın sanırım ben hala
Çıkarım sokaklara
Islanırım yağmurda
Ağlarım
sanmalarıma
kanmalarıma
yüreksiz kalışlarıma
___________________
Fotoğraf /1x.com
Continue reading SENDEN GİTMEK

GÖZYAŞINI ÖPMEK


Aldığı haberle sarsıldı ağladı bütün gece kadın...
Önce içine aktı gözyaşları, sonra dışına, sonra aniden

Durdu... Sandı...



Sabah yatağından kalktı kadın...
Önce akan gözyaşlarının bıraktığı izleri sildi yüzünden
Sonra avuçlarında kalan acıyı

Bitti...Sandı...



Evin içinde öylece dolandı, amaçsız, kaygısız, sessiz gibi...
Oysa çığlık çığlığa bir haykırışın tam ortasında
Sonu gelmez baş döndürücülüğünde hayatın

Sustu...Sandı...



Sokağa attı kendini kadın...
Bir umut, küçük bir çare için
Dolaştı da kapı kapı
Ölüm olmayan bir tek eve rastlamadı

Yıkıldı...Sandı...



Akşam eve döndü kadın...
Gitti kendinin en kuytusuna

Yorgun, umutsuz...

Gözyaşları aktı akacak beklerken kapıda
Bir el uzandı kadına
İşaret parmağı ile aldı kadının gözünden yaşı
Götürdü dudaklarına
Bir tek masallar da olacak değil ya
Umut doldu kadının içine
Sonra yüreğine
Yansımasını gördü de gülümsedi kendine

Hayat devam edecekti

Anladı...




____________________________________________

Duruyoruz, susuyoruz, bitti diyoruz, yıkılıyoruz
Sonra tekrar ayağa kalkıyoruz
Hayat diyoruz düşe kalka...

Kaldıracak bir el uzanmıyor her zaman
İnsan kendi kendinin eli olmalı
Uzanıp kendi yaşına
Öpmeli gözünden
Devam etmeli hayata kaldığı yerden

______________________________________
Fotoğraf / 1x.com


Continue reading GÖZYAŞINI ÖPMEK

Salı, Mayıs 26, 2009

İÇ HESAPLAŞMA

Saatini kurmamıştı, sabah uyanamazsam dedi, hangi sabah uyanmamıştı ki... Yastıklarını kabarttı, son bir kez maillere bakmak istedi. Kafası takılmıştı. Yazmamalıydım dedi. Gereksiz oldu akşam akşam...

Gün güzel başlamıştı. Sabah ilk telefon, ilk keyifli ses ve ilk iltifat gününün güzel geçeceğinin işaretleri gibiydi. Masasınn başına oturdu. Günlük işlerini gözden geçirdi. İki müşteri görüşmesi üst üste denk geldiği için bir parça sıkıldı. Günler evvelden hazırlandığı toplantılar konusundaki tedirginliğine anlam veremedi ve kahvesinden bir yudum aldı. Başka bir keyif almıştı bu sabah kahvesinden... Kokusunu içine çekti. Odasının penceresi yaz kış açık olurdu o gelmeden oda havalansın diye.

Kollarını açıkta bırakan beyaz gömleği, bacaklarını açıkta bırakan gri eteği ve kırmızı ojeli ayak parmaklarını açıkta bırakan siyah, gri ve beyazlı ayakkabı, bütük siyah taşlı yüzüğü, gri kolyesi ile şıktı da toplantı için ceket almadığını fark etti. Ceket giyse daha iyi olacağı konusundaki tedirginliğini atamadı üzerinden.

Telefonun sesi ile irkilip, sıyrıldı düşüncelerinden. Telefonun ucundaki ses, keyifliydi, yapmacıktı, çıkarcıydı... Kadın donuk bir ses tonuyla merhabasını karşıladı adamın. Adam sanki herşeyi dün bırakmışlar da bugün de kaldıkları yerden deva mediyorlarmış gibi, onca yaşananın üzerine bir özür dilemeye bile gerek görmeden kendi rutininde akıp giden hayatından anekdotlar aktarıyordu adam. Kadın yaklaşık 4 dakikalık telefon konuşmasında sadece bir kez iyi, iki kez evet, bir kez dinliyorum ve bir kez de tamam diyerek kapattı telefonu. Gerilmişti. Kahvesine uzandı, bitmiş olduğunu görünce Ayşe'ye seslenip ikinci bir kahve istedi. İlkini sade, ikincisini kahve kreması ile içerdi. İlk kahvesi sert olurdu, güne kalkan derdi... İkincisi biraz daha keyif kahvesiydi, güne keyif derdi. Kalkan işe yaramıştı, keyif de yarardı elbet.

Bilgisayarını açtı. Akşamdan bu yana nasıl oluyordu da bu kadar çok mail geliyordu, anlamıyordu. İş olanları şöyle bir gözdne geçirdi. Özelleri ayıkladı. Onlara da şöyle bir hızlıca baktı. Günlük programının yoğunluğunu ve akşam ki planını tekrar akıl defterinden kontrol etti. Ofis arkadaşları teker teker geliyordu. Her gelen kafasını uzatıp, kocaman gülümseyen yüzleri ile merhaba diyordu. Bu onun koyduğu bir kuraldı. Herkes birbirine kocaman gülümseyen yüzlerle merhaba diyerek güne başlayacaktı.

İki toplantının ardından yorgun düşen kendini, ayağa kaldıracak şeyin ne olduğunu biliyordu. Ayşe'ye güzel bir kahve yapmasını söyledi. Geçen ay katıldığı fuarda aldığı drajeler geldi aklına. Ne güzel gitmişti kahve ile naneli tadları... Olsa dedi... Akşamı ettim gene diye düşündü. Yarınki işlerini planladı. Asistanı yarın da yoktu, cuma gelecekti. Cuma günü yarım gün çalışmayı planlamıştı. Bunu hatırlamak yüzünü gülümsetti.

Akşam olup da evinin terasında oturup, geceleyle sohbete dalmak gibisi yoktu onun için, en iyi tasarımları o zaman yapıyor oluşu bir tesadüf gibi gözükse de, o gece ile sohbetin ona yaratıcılık kattığını biliyordu. Akşam katılmak zorunda olduğu bir rutin yemekten sonra, ayla olan randevusuna gidecekti. Dolunayda balkonunda olmak konusunda ayrı bir özen gösterişine güldü. Dolunayla randevu dedi, ne komik...

Akşam eve dönerken uğradığı şarap evini, tasarımından etkilendiği için keşfetmişti, sonra da sahibi Hakan ile arkadaş gibi olmuşlardı. Hakanla neredeyse yaşıttılar - belki bir iki yaş - şarap konusunda kapışırlardı. Kazanan her zaman Hakan olurdu elbet ama severlerdi iki sohbet arasına rekabeti sıkıştırmayı. O gece için şarap önerisini değerlendirdi. Kadın özellikle en fazla iki şişe alırdı ki, tekrar uğrasın şarap evine... Hakanla uzun süreli tanışıklıklarına rağmen telefon, mail adresi gibi iletişim kanallarını kullanmazlardı ta ki, günler önce İtalya'nın güneyindeki bağlarda degüstasyon gezisi söz konusu oluncaya kadar. Hakandan bir mail gelmişti,
"Bizimkilerden aldım mail adresini, merhaba demek istedim.
Geliyorsun değil mi?"
Balkonda oturmuş sigarasını içerken, aklına takıldı mail. Telefonundan maillerini kontrol etti. Mail adresini buldu. Bir kaç kere mesaj yazmaya niyetlenip, sildi. Ne fazla olsun istiyordu. Ne de yersiz. Hoş ne yazsa yersiz olacakmış gibi geldi. Geziye gitmemişti. İş yoğundandı alsında ama bir de... Birdesi mirdesi yoktu işte. Korkmuştu nedensizce.

Mesajı silmemişti. Mail adresini kontrol etti. Kişisel mail adresi olduğuna kanaat getirdikten sonra, bir iki kelime yazdı, sildi... Şarabından bir yudum aldı. Serinlik açıkta kalan omuzlarını üşütmüştü. İçeri girip polar aldı üzerine. Ayaz çıkmıştı. Akşam ayazı ne güzel dedi. Şarabından bir yudum aldı. Daha önce bir balkon sohbeti yapmışlardı.


gece, balkon, şarap, ayaz
yazmasan olmaz
yazıp göndere bastı...

Neden yazdım ki dedi. Kızdı kendisine. Hesaplaşmaya başladı kelimelelerle... Daha önce konuşulanlara gitti aklı... Dinlediği müzik ne tesadüf ki, üzerine konuştukları bir albümdü. Gülümseedi. Ay yüzüne vurdu, şarabından bir yudum aldı. Önce müzik bitti, sonra şarap, sonra gece, sonra ayaz... Balkon duruyordu yerinde... Kızdı kendine akşam akşam...

İç hesaplaşması için gerekli olan an defterini alıp gitti odasına...

İki satır yazıp, not düştü tarihe...

gece, balkon, şarap, ayaz
yazmasan olmaz
yazsan hiç olmaz

________________________________________

Fotoğraf / 1x.com / Done..© Rasmus Maul



Continue reading İÇ HESAPLAŞMA

Pazartesi, Mayıs 25, 2009

TESTİ (*)


Tarifi olmayan mutlu anların sonrasındaki amansız, yola gelmez, söz dinlemez hüzün çeşmesinin başında durmuşum da kırılan testilere bakıyorum sanki.

Geçmişin izlerini taşıyan onca kırılmış testi içinde, çatlak bir tanesi dikkatimi çekiyor. Yaklaşıyorum. Elime alıp incelediğimde çatlak olmadığını, yapıştırıldığını fark ediyorum. Testi tanıdık gelmiyor eviriyorum çeviriyorum, altına bakıyorum derken, bir fısıltı duyuyorum, kulağımı yaklaştırıyorum testinin ağzına:

“Senli düşlere uyandığım zamanlar da oldu elbet ama bir sabah senle uyandığımda senin düşken daha güzel olduğunu fark ettim. Uzaktayken sevdim en çok seni. Mükemmeliyetçi yanınla yaşamak zorunda kalsan, sen seni sever miydin benim kadar, hep merak ettim. Yoran bir sevgin var senin. Zaman zaman boğan. Sevemem ben seni böyle. Hem sevgi mi seninkisi, esaret altına almak mı?


Hayır, hayır ağlama. Sevmedin beni demiyorum ki… Sevmedim de demiyorum. Çok sevdim. Çok sevdin. Biz seninle ne birlikte ne de ayrı olabilenler gibiyiz. Ama uzak durmalıyız birbirimize. Yakıyorsun yüreğimi, kırmızının en kırmızı hali gibi geliyor sevgin. Dozunda güzel olur kırmızı, hatırlasana, sen demiştin bir mektubunda: Dozunda güzel olur sevgi, tıpkı kırmızı gibi… Canım derdim sana, canımmmm… Kokun gelirdi burnuma her seferinde… Her canım deyişimde canımdan bir parça giderdi, senden bir parça yerleşirdi içime. Öyle çekerdim seni içime. Canımmmm…”


Elimden düştü düşecek tutuyorum testiyi. Sarılıyorum sonra bir sıkı: Canımmmmm

Yanıyor elim, yangınlar sarıyor yüreğim… Testi düşüyor elimden… Yapıştırdığım her yerinden bir kez daha kırılıyor. Kırılmayan parçaları da ayrılıyor bu sefer. Çömeliyorum suyun başında… Topluyorum bütün parçaları… Yapışmaz artık diyorum. Küçük çelimsiz bir parçadan belli belirsiz bir ses duyuluyor… Canımmmm… Toz bulaşmış sağına soluna. Alıyorum, yıkıyorum özenle… Kıyamıyorum onu orada bırakmaya. Koyuyorum cebime… O günden beri, bir cılız ‘canım’la dolanıyorum köyün tozlu yollarında. Köşeden dönüyorum sessizce, varıyorum meydana, görenler köyün delisi deselerde, ben canımı koyabileceğim bir testi peşinde dolanıp duruyorum avere…

______________________________________________

(*) Bugünlerde elinde bir testi dolanıp duran bir arkadaşım var... Bir köşe başında bekliyor öylece... Ya çatlakları ile alıp testiyi dönecek köşeden ya da köşe başında bırakacak herşeyi...
Dilerim hayırlısı olsun...
Evet bu yazı ona...
______________________________________________

Fotoğraf / 1x.com / Throw © Bob Patefield
Continue reading TESTİ (*)

Pazar, Mayıs 24, 2009

BURANEROS'UN FİKRİ GELMİŞ - İYİ Kİ...


__________________________________________________________



Okumuş muydunuz bilmem; Buraneros'un Bir kitabın yalnızca bir kitap olmadığı bir durum üzerine yazılmış yazısını... La Paragas'ın harika hizmeti; Hayırlı Bir İş... ile, hem de sizi alıp götüren bir ses tonunda dinleme şansınız da var; şimdilik sadece bu yazıyı...

Aslında proje, görme engellilerin de blog dünyasının bir parçası olmasını sağlamak.
Sizce de harika değil mi?

Kendi adıma düşündüğüm ilk şey, mutluluk veren bir yazımı seslendirmek oldu... Ben, mutluluk, ses... diye giderken... Bu projeyi batıran olmak istemedim... Ama en yakın zamanda güzel sesi olan bir arkadaşıma olabilecek en mutlu yazımı bulup ricacı olup seslendirtmek istiyorum...

Ben fikri sevdim... Siz de sevdiyseniz, fikir sahibinin izni var kulaktan kulağa yayılması konusunda... Ben fısıldadım anladığım kadarıyla, sıra siz de...


Continue reading BURANEROS'UN FİKRİ GELMİŞ - İYİ Kİ...

BAZEN BİR ÖZLEM

bazen söküp atmak istiyorum yüreğimi kalanlarda onunla gitsin diye
bazen sıkı sıkı tutunmak yüreğime kalan ne varsa onunla avunayım diye
ağlamaklı bir tonla vurdum klavyenin tuşlarına
ve boğazım kurudu da nefes almayı mı unutuyorum diye telaşlandım yok yere
dışarıda bir şenlik havası
yüreğimde ateşi

neden kelimeler bu kadar yaralar insanı
neden uzaktayken yakın hissedersin hiç tanımadığın bir kadını
çıkıp gelemeyişime kızdım
hayatın denk getirilemeyişine
neden bilmem içmek istedim seninle
anneme söyleme kızar şimdi
çocuklarım alkolik mi olacak diye

yok yok kederden değil sana gelmek isteyiş
anlaşılacak olmaktan ve anlayabilme ihtimaline tutunuyorum en çok
karşılıklı oturup kahkahalar atarken
gözyaşlarıyla boğulmalara kalkmayacak olsak
belki hayatta bu kadar ters gitmez bize

şimdi izninle gidiyorum başka özlemler büyütmeye...
kelimelerin kelimelerim gibi geliyor bazen
bazen hiç olmadık bir zamanda geçmişe dönüp de
fal bakıyorum yazdığın anlardan kendime
anlarıma denk gelişine kızıyorum da haberin bile olmuyor
bazen bir özlem büyüyor içimde senin kelimelerinden sonra
hüzün çoğaltıyorum ben senin anlarında
zaten senin de mayan hüzün değil mi
bir sihirbaz gibi;
hayatın hüznünden hayatın mutluluklarını çıkartabilmene şaşıyorum en çok...
kendi içindeki hüzün başkaları söz konusu olduğunda mutluluğa dönüyor ya,
galiba en çok bunu seviyorum ben sende...


______________________________________________

Bir kadına, yazısından sonra mail olarak yazılmıştı... ( bir kısmı)
Günler sonra bir kadınla konuşurken bir kelime takılıp kaldı... (özlem büyütmeye gitmek)
Gün sonra verilen söz tutulsun diye değil,
söz yerini çoktan bulmuştu zaten diye ekleme yapılarak yayına verildi, sevgiyle...

______________________________________________
Continue reading BAZEN BİR ÖZLEM

Cumartesi, Mayıs 23, 2009

,

BİR DAMLA YÜREK SESİ




Leona Lewis - Bleeding Love
___________________________________
seni düşlüyorum
elma ağaçlarının çiçeklenmiş dalları arasında elinde kitabın
keyfini bozmak istemiyor halimle
oturuyorum evimizin tahtadan basamaklarına
güneş yüzüme vuruyor yüreğinin sıcaklığını
uzaktan çok uzaktan seyrediyorum seni
bir gülümseme yakalıyorum yüzünde
an'lık
okuduğun herneyse beni hatırlattı diye geçiyor içimden
gelip boynuna sarılıp öpmek istiyorum seni
keyfini bozmak istemiyor halimle
oturuyorum evimizin tahtadan basamaklarına
mürdümler geç çiçek açtı diyorum içimden
duyuyormuş gibi cevap veriyorsun bana
kirazlar da öyle...
nerden bildin ne söyledim kendime diyorum
seni düşlüyordum
keyfini bozmak istemiyor halimle
oturuyorum elma ağaçlarının çiçek açmış dalları arasında
güneşin ısıttığı bedenimi sana yaslıyorum
uzaktan çok uzaktan diyorsun...
seviyorum seni diyorum
seviyorum seni diyorsun
uzaktan çok uzaktan
duyuyoruz birbirimizi
_______________________________

mesafelerin ve anların
aşkınızın keyfini bozmadığı bir düşe dönüşmesi için
izin verin
kendinize
yüreğinize
sesinize
yürek sesinize
___________________________________
Continue reading BİR DAMLA YÜREK SESİ

Cuma, Mayıs 22, 2009

YUVASIZ KUŞLAR



Eski dostların buluşma noktasıydı, yuvasız kuşların meydanındaki, sırtındaki bir parçası kırık ahşap bank... Her cuma akşamı güneş rakı burcuna girmezden hemen önce boğaza karşı rüzgarı selamlayıp gelen geçenin attıkları kahkahalara bakakalmalarına kahkahalarla gülerlerdi...

İncirin çekirdeğinin bile fazla geldiği günlerde onlar incirin çekirdeği olmazsa diye hayıflanırdı, ne de olsa herşey değişiyordu, meyvaların tadı, yemeklerin adı... Ayak uydurmak değildi dertleri ya da değişime direnç değildi gösterdikleri, anlamaya çalışıyorlar ve anlamaya çalışan hallerine gülmeden de edemiyorlardı.

İki eski dost, kaldıkları huzur evlerinden sadece cuma akşamları izinli çıkar ve gece 12'yi gösterdiği anda da masalarından kalkar ve yuvalarına dönerlerdi. Son yirmi yıldır her cuma birbirlerini aramaya bile gerek duymadan o banka gider otururlar ve birbirlerini beklerlerdi. Yuvasız kuşlar her cuma onların gelişini bayram bilir, havalarda türlü çeşit numaralar yaparak; haftasonunu yakalama telaşıyla sırtındaki yükü bir an için bile bırakmayı düşünmeyen, yaşamın keyifsizliğinden dem vurarak vapurlara yetişmeye çabalayan insanlara, yaşamın çekilesi olduğunu kanıtlamaya çabalarlardı.

Haftalardan bir hafta, cumalardan bir cuma, Rasim yatağından isteksizce kalktı, gece gördüğü rüyadan huzursuz, yüzünü yıkadı, aynada kendine baktı. Veli'nin her cuma olmazsa olmaz gömleği, kışları üzerine aldığı yeleği ve illa ki kasketi ile gelişine ve kızışına inat, yaz kış üzerine geçirdiği envayi çeşit kazaklarından birini almak üzereydi ki, bugün şaşırtayım şunu da görsün diye geçirdi içinden, kahkahası yankılandı duvarlarda. Yan odada kalan Ali İhsan'ın kapısını çaldı. Gömleğin var mı dedi, bu gece için verir misin? Hayırdırlı kahkahalara ve takılmalara dönüp sırtını, döndü odasına elinde beyaz gömleği... Sakal tıraşını oldu ve giydi gömleğini. Ütülü bir pantalon buldu dolabından, hoşuna gitti telaşı gülümsedi. Saatine baktı geç kahvaltıyı bile kaçırmak üzere olduğunu fark edip hızlandı ve soluğu kahvaltı salonunda aldığında, müdürle karşılaştı... Müdür tanımaz gözlerle bakınca çapkın bir gülümseme ile bugün cuma, büyük gün dedi. Müdür Rasim'in gülüşüne kahkaha ile karşılık verdi. Keşke dedi her gün cuma olsa diyeceğim ama, son 20 yıldır ilk defa seni saç sakal birbirine girmemiş gördüm. Bundan sonrası hep böyle olursa, yakında evlendiririz bile seni diyerek kahkahlarla koridorda ilerledi. Rasim masaya oturduğunda hala müdürün kahkahası geliyordu. Rasim bir iki lokma aldı almadı, aklına rüyası geldi. Ama canını sıkmaya niyeti yoktu. Bugün Veli'ye hayatının süprizini yapacak ve 20 yıldır "berduş gibisin" diyen dostunun karşısına adam gibi çıkacaktı.

Öğlen olmuştu bile sabah gazeteleri bittiğinde, kapıdaki görevliye "yolcu yolunda gerek" dedi. "Hayırdır erkencisin" diyen görevliye ki, oğul derdi, "Bilmem dedi, içimde bir sıkıntı var, vapurla geçeceğim karşıya, yol uzuyor ama denizin kokusu, bu mevsimde göçmen kuşların kanat çırpışları ayrı bir keyif verir bana... Rakı masasına oturmadan önce, kederi dağıtmazsan keyfi çıkmaz sohbetin oğul" dedi, "içmek ölüm gibi gelir adama kederli zamanlarda" ve ağır ahşap kapıyı, yılların yorgunluğu omuzlarındaymışcasına, ağır ağır kapattı.

İskeleye vardığında kır çiçeklerine takıldı gözü, nedensizce bir demet kır çiçeği aldı, parasının üstü kalsın dedi, kırmızı üzerine, portakal rengi giymiş, saçlarını iki yanda örmüş Fadik, Rasim'in arkasından sesinin son renginde bağırdı "Amcaaa, sevenlerin çok olsun, bir de dua edenlerin" dedi... Rasim kahkaha attı, "neden gençlere aşk diliyorsun da bana dua" dedi. Kalkmak üzere olan balıkçı teknesinden bozma İsmet Aganın keyif teknesine attı kendini. İsmet Aga "gelmeyeceksin sandım, geçiktin" dedi. "Kararsız kaldım, senin külüstürle mi gideyim, yoksa şöyle modern bir yolcu vapuruyla mı" dedi Rasim, İsmet Aga gülümsedi, "adama benzemişsin bugün, zenginlerin kiraladığı deniz taksiyle gitseydin" dedi. Dolu dolu kahkahalarını yem sanan martılar alçalınca, ellerindeki bayat ekmekleri havaya savurdular. Bunu duyan martılar eşlik ettiler onlara karşı kıyıya kadar.

Rasim kıyıya indiğinde, elinde çiçekleri ile ne kadar komik göründüğünü, yeni yetme bir delikanlının ilk buluşma anlarındaki salaklığı ile örtüşen heyecanı ve sıkıntısını fark ettiğinden beri adımlarını birbirine karıştırır olmuştu. Az ilerdeki dolmuşlara varabilse, oradaki şans biletçisi Şennur'a durumu anlatacak ve bayılana kadar güleceklerdi de, işte 'tek başına damat kılıklı eli kır çiçekli deli'ye çıkmasın diye adı tutuyordu kendini. Dolmuşa bindiğinde sakinleşmişti ama çiçekler hala elindeydi. "Neden vermedim ki, Şennur'a ben bunları" kokladı, garip bir toprak kokusu geldi burnuna. "Ne garip, çiçeklerin taze toprak kokması" diye düşündü. Parasını uzattı, kaptan Murtaza her zamanki gibi almadı parayı, "Meydana mı, meşhur büyük buluşma, ne adamlarsınız, ben şu dolmuşta para toplayan yeni yetmeydim, konuşulurdu sizin dostluğunuz, kahkahalarınız, maşallah damat gibi olmuşsun, yakışıklı bir adamışşın be Rasim dede" dedi. Torununu görmeyeli ne kadar çok zaman geçtiğini anımsadı, gözünden bir damla yaş gelir gibi oldu. "Kader" dedi. Murtaza, "Yakışıklı olmak kader değildir ki" dedi. Gülüştüler...

Veli her zaman ki gibi olmazsa olmaz gömleği, kasketi ve sırtımı tutuyor dediği, incecik montu, tıraşlı yüzü, bakımlı elleri ve dedesinden yadigar bostonu ile gelmişti yuvasız kuşların meydanındaki, sırtındaki bir parçası kırık olan ahşap banka da, bank yoktu ortada, meydandaki bütün banklar, garip tek kişilik metal oturağı andıran yenileri ile değiştirilmişti. Yuvasız kuşlar da yoktu üstelik görünürde... Biraz dolandıktan sonra birbirine konuşma mesafesi yakınlığı bile olmayan tek kişilik oturaklardan, nispeten diğerlerinden birbirine daha yakın olan bir tanesini seçti ve oturdu. Rasimle ne güleriz biz şimdi bu duruma diye aklında geçirdi. Saatine baktı, Rasim geçikmişti. Zaten 10 dakika geç gelmese, geceleri eğlenceli geçmezdi. Beklerken, havaya bakınıyordu. "Kıymetini bilemediler şu kuşların" dedi. Koşuşturup duran insanlara baktı. "Neyin kıymetini biliyorlar ki zaten" diye iç geçirdi.

Neredeyse yarım saat geçmişti. Telaşlanmak istemiyordu ama Rasim bu kadar geç kalmazdı. Kalabalığın arasından Rasim'in geldiği yöne doğru dikkat kesilince, kendisine doğru koşarak gelen, telaşlı genç bir delikanlı gördü. "Siz Veli dede misiniz" dedi. "Evet" diyebildi, elindeki bastona sıkı sıkı sarılıp, "beni Murtaza kaptan gönderdi, sizi alıp Rasim'e götüreceğim." Veli, oturduğu yerden zar zor kalktı. Bedeni taş, elleri buz kesmişti bir anda. Delikanlı arabaya doğru giderlerken, "arkadaş mısınız" diye sorunca Veli, titreyen sesi ile "Canız" dedi. Yol boyu konuşmadı, ne delikanlı ne de Veli... Minibüslerin güzergahı, dar ara yolu kapatan polis arabası, ambulans ve kalabalık, nefessiz bırakmıştı Veli'yi... Arabadan indiklerinde zar zor yürüyordu. Murtaza, Veli dedeye sarıldı. "Belki yetişirsin diye" diyebildi sadece ve sarıldı. Donmuş gibiydi Veli, ambulans doktorundan izin alıp, güçlükle ve yardımla dostunu görmek için girdi ambulansın içine. Rasimi öyle giyinmiş, tıraşlı, adam gibi görünce, sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Zor aldılar Rasim'in başından Veli'yi...

İner inmez ambulanstan kafasını gökyüzüne kaldırdı. Yuvasız göçmen kuşlar gökyünüzü kaplamışlardı. Rasim'i uğurlamaya gelmişlerdi. O gün o kentte ambulans nereye doğru yol alırsa alsın, kuşlar Rasim'i takip eti, Veli kuşları...

Yuvasız kuşlardık biz diye bildi o gece rakı masasında tek başına içerken ve kederi bırakmadığı için kapıda, her yudum ölüm gibi geldi... Ölüm gibi ağır, ölüm gibi beklenmedik, ölüm gibi sıradan...

Yuvasız bir kuştu artık Veli... O gece sabaha kadar içti... O sabah cenazeye, elinde dünden kalan bir demet kır çiçeği ile bir berduş gibi gitti...



____________________________________________________________
Bazı yazıların yazılmasına sebepdir duyduğumuz, okuduğumuz bir kelime...
Bazı yazıların yazılmasına sebepdir baktığımız, gördüğümüz bir fotoğraf...
Kelime için La Paragas / Yorumlar
Fotoğraf için Sunday's rendez-vous © Laurence Garçon
Continue reading YUVASIZ KUŞLAR

Perşembe, Mayıs 21, 2009

SUSTUM________


Telaşla geldi... Yüzü makyajsız, gözleri fersizdi... Son bir aydır hastanede geceleri gelinine bakıyordu. Gelinleri ile neredeyse aynı yaştaydı, meme kanseri olmuştu gelin. Abisinin eşiydi ama kendisinden küçüktü. Abla derdi eşinin kız kardeşine. Abla kardeş gibiydik dedi. Benim kız kardeşim yok ya, ne bileyim işte kardeşim yerine koymuştum ben onu. Altlı üstlü oturuyorduk. Gelinleri son 3 yıl içerisinde erimişti ama gene de hayata tutunuyordu, geçtiğimiz pazarı pazartesiye bağlayan gece yarısı eşini çağırttırmış ve helalleşmişti. Kızını çağırmak istememişti. Nerden bilebilirdim ki dedi, benden asitli bir içecek istediğinde bunun onun son içeceği olacağını. Biliyor musun dedi öyle hayata bağlıydı ki, 2 gün önce peruğuna fön çektirmem için bana vermişti. Getirdiğimde hemen makyaj yaptı, gelene gidene ayıp oluyor dedi. Ellerimde öldü biliyor musun? Anlayamadım. Bilsem soda içirmezdim dedi, cola alır gelirdim, severdi ama anlayamadım işte... Sandalyeye yığılıp kalmış bedenini kaldırmakta zorlanıyordu. Bir çay söyledim. İçti. İçerken sürekli anlatıyordu. 16 yaşında kızı, kendisi daha 37 , dediğinde kalakaldım. Aynı yaştayız dedim içimden. Sarıldık birbirimize, seni de üzdüm dedi giderken. Sustum. Dua ettim içimden...


Akşam üzeri bir arakdaşım aradı. Başka bir arkadaşımızı da alıp yemeğe gittik. Oradan buradan konuşurken, konu döndü dolaştı sorunlu evliliğine geldi. Karısı ile olanları anlattı, ailelerin kültür farklılığından dolayı anlaşamamasını. Yıllar önce boşanmaya karar verip, İstanbul'a gidişini. Karısını aldatışının aslında bir aldatma sayılmayacağını, yaşadığı tek gecelik ilişkilerin hiçbirinde duygusal bir şey yaşamadığını, sadece karısına sevgi duyduğunu... Günlerce İstanbul'da kaldıktan sonra karısının yanına boşanmak istiyorum demek için dönmeden önce, o zamanlar henüz anaokulunda olan oğlunu görmeye gittiğini, oğlanın bakışları karşısında sarsılıp saatlerce ağladığını ve o anda boşanmaktan vazgeçtiğini ama hala tek gecelik ilişkiler yaşamaya devam ettiğini söyledi. Neden devam ettin ki böyle mutsuz bir evliliğe dedim. Oğlanın bakışı dedi, o bakışı bir daha göremezsem ölecekmiş gibi hisettim. Sustum. Dua ettim içimden...


Eve gelir gelmez yangından mal kaçırır gibi çalan telefonuma ancak yetiştim. Kocaman bir özür borçlusun dedi telefonun diğer ucundaki ses. Nedenmiş o dedim. Anlatmaya başladı. Sevgilisi ile aralarında geçen son konuşmadan yola çıkakarak, sen seni acıtanı seçiyorsun her seferinde, benim senin için yapabileceğim bir şey yok, demiştim. Sonra da telefonu kapatmıştım. Aramış sevgilisi, perişanmış, üzgünmüş, istemeden söylemiş. Acıtmak istememiş, yanlış anlaşılmış. Ee dedim sonra, sonra sinemaya gittik, yemek yedik, güzel bir gün geçirdik, tatlıya bağlandı herşey. Demek ki sadece acıtanları seçmiyormuşum, sen öyle dedin ya, kocaman bir özür borçlusun. Sustum... Dua ettim içimden...


________________________________


Fotoğraf / pray.....© moses stell
Continue reading SUSTUM________

KENDİME KIZDIM ÇOK




Kapını her çalanı dostun bilme!
Yüzüne her gülene kahkaha atma!
Canım yandı diyen olduğunda kendi canınmış gibi ağlama!
Sensiz hiçim diyene, sen zaten hiçsin demeyi dene!
Çok kızdığında ama çok kızdığında bunu bir tek kendine söyleme!
YETER yazmak için güzel bir kelime olduğu gibi söylendiğinde de güzel olur, DENE!
Ağlamaya başladığında içini akıtma ya da için aktığında ağlama!
Sana saygısızlık yapana saygısızlık yapma ama hoşgörmek de anlamlı değil, UNUTMA!
Gerekirse bir süre düş kurma, kurduklarını anlatma, anlattıklarını sanma!

OLUR MU?

_______________________________________________

OLUR




__________________________________

Fotoğraf / 1x.com / "little" angry© Robert
Continue reading KENDİME KIZDIM ÇOK

Çarşamba, Mayıs 20, 2009

,

SALINMAK


Jack Johnson ft ALO - Girl, I Wanna Lay



Uykuya gitmeden önce seviyorum tüm ışıkları kapatıp sadece tek bir mum bırakıp, salınma halimi... Öylece oturduğum yerden ruhumun bir salınışı var görsen boğulursun gülmekten. Ölmezsin canım ben seni kurtarırım tam da sen boğulurken, kahramanın olurum aniden... Sarılırsın boynuma... Benim ruhum salınıyor şu anda derim, eşlik etmek isterim dersin. Salınırız geceye beraber... Güzel olur... mu?


Soru bana dimi? Cevabım var elbet ama salınmam bitsin sonra...

_________________________________________________
Continue reading SALINMAK

ŞU AN

Bak ben şu an, evet tam 22:22 itibarıyla sana
söylemek istiyorum ki sevebilirim ben seni. Öyle içimden geldi diye falan söylemiyorum bunu. Düşündüm ben üzerine, bir kadeh şarap içerken, senin de içtiğini düşleyerek... Sonra uyudum düş gördüm, dağ köyündeki evimizin bahçesindeki mürdüm eriklerini topluyorduk ve hatmigüller boyumuz kadar olmuştu... Sen elinde bir baston dalga geçiyordun benimle, yukarı köye böğürtlen toplamaya giderken ceviz düştü kafama diye... Bu da başka bir rüyam, bakma olmuş gibi anlatışıma. Hoşuma gidiyor varlığını düşlemek. Değmedi tenin tenime ve belki hiç değmeyecek ama ayıp saymazsan bir şey daha söylemek istedim sana: Düşündüm biliyor musun seni ve beni... Nefesini, sabah uyanıncaki halini. Gece nasıl uyumayı sevdiğini. Yatağın ne tarafında yattığını, sarılıp sarılmadığını... Düşündüm...

Aşkın bu hallerini seviyorum ben... Olgunlaşmadan önceki halini, ilk evresini... Sorularla boğuşmayı, tanımaya çalışmayı, tanıdıkça daha çok sevmeyi, gün geçtikçe yanındayken bile özlemeyi... Yeşertmeyi, çiçek açtırmayı, koklamayı, büyütmeyi... İlk dokunuşu, ilk öpüşü... İlk kendinden geçişi... Seviyorum aşkın bu hallerini...

Düşününce yüzünde oluşan anlamsız tebessümü, gün içinde gözlerinin parlamasını, cildinin bile yenilenip ışıldamasını... Yürüyüşü bile bir başka olur sevdalananın... Seviyorum aşkın bu hallerini...

Müzik fonda çalarken ve bir kadeh şarabı yudumlarken edilen doyumsuz sohbetleri... Rakı masalarında racon kesmeyi, bira patatesli akşamüstülerinden sabırsızlıkla eve gelmeyi... Bir film seyretmek üzere koltuğa uzanınca dayanamayıp sevişmeyi... Seviyorum aşkın en çok bu hallerini...

Çocuksu bir muzurlukla, tutkulu bir sevdanın ortasında saklambaç oynamayı, dudağa bir parmak bal çalıp kaçmayı ve sonra yastık savaşı yapmayı... Uyku tutmadı diye balkona çıkıp birer kahve içerken sigarayı tellendirmeyi, şarkıları dillendirmeyi... Seviyorum ben aşkın bu hallerini...

Yaşamak isteyene, yüreğinde hissedene, bulup da yitirmeyene aşkın halleri çeşit çeşit...

Tesadüflere bayılıyorum ben; Natalie Cole çalıyor son ses When I Fall In Love ve ben aşkın en saf halini yaşamak üzere balkona çıkıp gecenin serinliğini üzerime alıyorum, belli mi olur belki ay dede ile gönderirsin cevabını... Ya da yıldızlar söyler yüreğindekini...
________________________
Fotoğraf / 1x.com
Continue reading ŞU AN

TAŞMAK


İnsanlar var kapanızı kapatmadıkça sıkı sıkı , durup durup çalan tüm yüzsüzlükleri ile...

İnsanlar var ardına kadar açmışsınız kapılarınızı savunmasız kalmışsınız hatta ama girmemiş içeri...



Gelene buyur demek nezaketten, görüneni beklemek sabırdan olsa da bazen YETER diye yükselen sesler duyuyorsanız, dönüp kendinize kulak kabartın derim, ses yüreğinizden geliyor olabilir.



________________________________________

Fotoraf / 1x.com
Continue reading TAŞMAK

Salı, Mayıs 19, 2009

3 SUAL

1

__________________________________________

Varlığın için yokluğu mu, yokluğun için varlığı mı tercih edersin?



2
_________________________________________

Aşkın için ölmeyi göze alabiliyorsun da, neden aşkını yaşatmak için değil çaban?



3
_________________________________________

Gidişimle gasl olan yüreğini teselliye uğraşırken başka bir kalbi kırmayı göze almak da neyin nesi?


_________________________________________
Continue reading 3 SUAL

Pazartesi, Mayıs 18, 2009

,

İZ/DÜŞÜM


"I'll meet you at Midnight" Smokie




_______________________________

Hayatı sorgulamak değil niyetim?
Gelmek istiyorum dedin açtım kapımı, buyur gel içeri...
Farkında mısın, sormuyorum neden geldin, ne kadar kalmak niyetin...
Belki bıraktığım bir ize takıldın, belki dillendirdiğim bir duyguma, bilelem...
Ama vaktin varsa gelmişken otur da bir kadeh şarap içelim... Sahi sever misin?
Konuşuruz ondan bundan, biraz dedikodu yaparız ne dersin?
Beraber dinleyelim içimi her seferinde gülümseteni, mümkün mü?
Nasıl yani diye sorar haline bir cevap arıyorsan, bıraktığım izlere bak ve o izlerdeki düşümlerine...

_____________________________

Yazmışım gün evvel de korkmuşum üzerine...
Bıraktığın izlere baktıkça, garip bir mutluluk hali sarıyor bazen, hani hiç sebepsiz sıkıntılarım gibi...
Böyle zamanlarda düşünüyorum; mutluluktan bir elbise giysem üzerime taşıyabilir miyim dersin?
Sonra aniden bir sıkıntı çörekleniyor yüreğime, hani hiç sebepsiz mutluluklarım gibi...

Ya iz bırakırsa düşüm, ya bıraktığın izdüşümün acıtırsa sonrasında beni...
Aşka aşık hallerimin izdüşümlerinde saklı buluyorum kendimi...
Kendi yalnızlığımda saklı bir mutluluk var da ben mi farkında değilim...
Nasıl yani diyen halime bir cevap arıyorum, bıraktığın izlere bakıyorum ve izlerdeki düşlerime...


Continue reading İZ/DÜŞÜM
,

AŞK OLMALI

Nereye konacağını bilmeyen kuş misali oradan oraya kanat çırpışlarımı duyuyor musun?
Aslolan ne biliyor musun, kuşun konduğu yer ve an...
Neden biliyor musun, hayatın cennete dönüşmesi ancak böyle mümkün de ondan...
Dilerim çıkarsın karşıma, dilerim hayatını cennete döndürme şansını verirsin bana...


Ne dedin ki sen şimdi? Ne demeliyim ki bunun üzerine...


Kalkıp dans falan mı etmeliyim bilemedim ki?



Continue reading AŞK OLMALI

Cumartesi, Mayıs 16, 2009

İÇ DÖKME KÖŞESİ - MİSAFİR KABUL EDİLMEZ


Oturmuş koltukta hayıflanıyorum bir günün daha bitişine... Oysa güzel bir gündü, keyifli... Anlatacağım başka bir yazımda. Balkondayım Beklerim adıyla... Ama içimden gelmedi o yazıyı düzenlemek, resimler koymak, süslemek... Oturdum evin köşesindeki koltuğa, kırdım dizlerimi, açtım bir Norah Jones, yumuşak yumuşak dinliyorum. İçimdeki tarifi olmayan - üstelik malzemesi bile belli değil - skıntıyı atmaya çabalıyorum. Atılmıyor. Balkona çıkıyorum. Sevdiğim, gülümseten bloglarda geziyorum. Dağılmıyor. Giderek boğuluyorum.

Kendimin en kuytusuna gidip oturuyorum. İçimde bir sıkıntı. Bugün aldığım haberden belki. Belki kendime dokunan ucundan. Belki hayatı sorgularken takılıp kaldığım bir andan... Sebebi çok, sebebi yok hallerimdeyim.

Tarifi olmayan mutlu anların sonrasındaki amansız, yola gelmez, söz dinlemez hüzün çeşmesinin başında durmuşum da kırılan testilere bakıyorum sanki.


Güvenimi aldı benden, geceleri rahat uyumalarımı ve sabahlara mutlu uyanışlarımı

diye haykırıyordu, kendisine tecavüz eden adamla mahkemede karşılaştığında. Dizinin senaryosunu yazan daha önce tecavüze uğramadıysa nasıl olur da yazabilirdi tecavüze uğrayan bir kadının haykırışlarını diye düşünürken yüreğime edilen tecavüzün sonrasında benzer kelimelerle boğuştuğumu fark ettim.

Uzun zaman oldu. Tedavisine geç kalınmış bir hastalık şimdi bendeki... Oysa tedavi oldum sanıyorsun. Hazırım diyorsun. Çevrendekileri kandırıyorsun bir süre. Seni tanıyan dost arıyor, mutsuz, temkinli, kızgınlığını gizlemeye çalıştığı düşük tonlu sesi ile... Kendini kandırmaya daha ne kadar devam edeceksin. Daha ne kadar onarmadan ruhunu dayanabileceksin. Daha ne kadar yüreğini acıtabileceksin. Daha ne kadar acını saklayabileceksin. Daha ne kadar yaralı yüreğini onaracak birini arayacaksın. Gönüllü olur mu sanıyorsun sana biri... Demiyor da sen o telefonu kapattıktan sonra sorularla kalıyorsun başbaşa. Oysa dostun sadece "lütfen diyor lütfen yeter..."

Görünmez olmak istiyorum...
_____________________________________________________

Fotoğraf / 1x.com
Continue reading İÇ DÖKME KÖŞESİ - MİSAFİR KABUL EDİLMEZ

ÇIKTIM BEN DÖNÜCEM

Düşünceler kararınca, sisli bir gözaldanması ile bakıyorum dünyanın bana sunduklarına...

Bu aralar içimdeki kız çocuğu çıktı dışarı dolaşıyor sokaklarda, umrunda değil dünya... Yalnızlıktan delirdi zaar diyecek mahaldekiler... Delirdi de ne yaptığını bilmiyor. Aman öyle desinler, ne akıllı ne mükemmel, ne şahane diyeceklerine, deli desinler... Ama bilmeyecekler; delirmek hayata tutunmaktır tam ortasından, öyle sıkı öyle sıkı tutunursun ki, parmakların ağrır, sonra kolların, yüreğine vurur ağrısı da delirirsin ağrıdan. Ama bu delilik hali, kusursuzluk halinden iyidir aslında.

Güneşle randevum var, anlayacağınız ben çıktım. Kendim gibi bir deli ile karşılaşma umudum var. Olmazsa, tanırım kendimi; çok sürmez dönüşüm. Düşünceler gene kararır zamanla ve ben gene dünyanın bana sunduklarını sisli bir gözyanılması ile görürüm ki böyle olmasın istiyorum. Artık böyle olmasın.


Ama şimdilik çıktım ben...

________________________________________________

Beni tanımayana not: Umutla bakmaktan yorulur da insan son bir umut hadi der ya kendine... Bu bir hadi yazısı aslında...

Ve dostum, ben farklı olsun istemiyorum mu sanıyorsun. Yorulmadım mı? Kızgınlığın öfkeden değil biliyorum, hissettiğinden... Ama iyiyim...

Ve kapı önünde oturup bulutlarla konuşan beni yansıtan fotoğraf ise 1x.com
Continue reading ÇIKTIM BEN DÖNÜCEM

OLDU İŞTE



Gün devrildi geceye
Gece devrildi yarısına
Nasıl olur deme
Oldu işte
Ben oradaydım
Gözlerimle gördüm
Yüreğimle ağladım



Diğer yarısı aydınlanınca
Sabah dediler adına
Nasıl olur deme
Oldu işte
Ben oradaydım
Gözlerimle gördüm
Yüreğimle ağladım



İlki korkudandı gözyaşlarımın
İkincisi mutluluktan
Sen beni bir tek sevdam için mi ağlarım sandın




______________________________




Continue reading OLDU İŞTE

Cuma, Mayıs 15, 2009

AKŞAM AKŞAM



Michael Buble, Call Me Responsible albümünden Me & Mrs. Jones çalıyor ve yaz akşamını aratmayan ılık rüzgar balkondaki yalnızlığıma arkadaş oluyor. Sohbete koyuluyoruz akşam akşam. Neden diyor, sevdim diyorum, nedeni yok... Tanımıyorsun bile diyor, gülümsetiyor beni diyorum, tanımam gerekmiyor...

Rüzgar dallara değdikçe çıkan sesi duyuyorum. Ya üzerse diyorlar, ya çok mutlu ederse diyorum... Ya ağlarsan diyorlar, ya mutluluktansa diyorum... Ya giderse diyorlar, ya gelirse diyorum...

O sırada rüzgarın yan evin tahta kapısını çarptıkça çıkarttığı sesi duyuyorum... Çok seversen, çok acırsın diyor, çok seversem çok mutlu olurum diyorum... Anlamazsa geçmez zaman diyorlar, anlarsa yetmez zaman diyorum...

Rüzgara kanan uğur böcekleri konuyor balkonuma, fısıldıyorlar kendi aralarında... Aşka aşık halleri öldürecek bu kızın bizi diyorlar, aşk olacaksa sonu denemeye değer ölüm bile olsa diyorum...Söylemezsen bilemez ki diyorlar, hisseder o beni diyorum... Yeterince istemiyorsun ki diyorlar, korkuyorum diyorum...

Earl Klugh, Heard It Through The Grapevi çalıyor... Living Inside Your Love albümün adı ve ben hayatın tesadüflerini seviyorum...

Continue reading AKŞAM AKŞAM

TENİNİ ÖZLEDİM

En çok sabahları özlüyorum seni. Hani ben erkenden uyanırdım da, sıcaklığına sokulurdum usulca. Dalardım tekrar kollarında uykuya. Sarmaş dolaş olurdu bedenlerimiz ve ellerimiz illa tutardı birbirini: Bırakma beni bırakmam seni dercesine.

En çok sabahları özlüyorum seni. Bacaklarımız birbirine dolanırdı da iki yaramaz kedi yavrusu gibi mırıl mırıl keyif sesleri çıkartarak başlardık ya güne... Kaç sabahtır böyle uyanmadım ben güne... Kendime sarılmalarım yordu beni, tutmalarım ellerimi. Yüreğimde bir soluksuz kalış, bir telaşlı uyanış güne. Sanki nefes almasam gözümü açtığımda ve kalkmasam yataktan çarçabuk... Başlayamayacağım yeni güne.

Bazı sabahlar teninin kokusu geliyor burnuma... Bir sızı bırakıyor, içimde bir damla gözyaşı. Aktı akacak hallerim vardır ya benim. Hani nefesime sokulursun da, avucunu yüzüme kapatır, yavaşça aşağıya kaydırır, sihirli bir dokunuşla gülümsetirsin ya beni. Avucunu özledim. Gelip değiştir içimi. Yok et sızımı, iki yaramaz kedi gibi mırıl mırıl uyanalım güne. İçimde bir gülüş saklı kalsın, sadece, sadece gözlerimi gören anlasın: Hala tenini özlediğimi...
Continue reading TENİNİ ÖZLEDİM

ÖRSELENMEK - İLK - 8

Sakin olmayı öğrenmem lazım dedi, apartmanın basamaklarını çıkarken. Alkolun ve Görkem'in etkisi ile birlikte sarsılan bedenini taşımakta zorlanıyordu. Sağa sola yalpalandı bir iki, asansöre binmediği için kızdı kendine, söylendi evin kapısına geldiğinde... İçeri girer girmez mutfağa yöneldi ve koskocaman mavi cam bir bardak alıp, buz gibi bir su koydu kendine. Balkona çıktı, derin derin nefes aldı ve içeri girip bir sigara alıp tekrar balkona çktı. Balkondaki taburenin üzerine oturdu. Gecenin serinliği vursada tenine umursamadı. Nasıl olsa bir sigara içimlik kalıp sımsıcak bir duşa girecekti. Güleç yüzlü adamı, telefon konuşmalarını, gizemli telefonu ve Görkem'in hatırlattıklarını unutup, kendisine uyuyacaktı o gece.

Küvetin musluğunu açıp giyinme odasına gitti. Temiz bir gecelik aldı sadece. Geceleri çıplak uyumak en sevdiği şeydi. Yaz olsun kış olsun iç çamarı giymeden giyerdi geceliğini. Geceliği illaki saten olsun isterdi. Döndüğünde küvet dolmuştu. Musluğu kapattı.2-3 mum yaktı ve bir tütsü. Işığı kapattı. Duşa girip yıkandı ve sonra küvete uzandı. Banyo köpüğü koyup, iyice köpürttü. Banyo minderini kafasının altına koyup, gözlerini kapadı.

***

Sabah uyandığında kendini iyi hissettiğini fark etti. Bir kaç gerinme hareketi ile yataktan kalktı. Mutfağa yöneldi. French Press içmek için su ısıtıcısını çalıştırdı. 2 ölçülük pressini çıkarttı. Fındık aromalı olan iri öğütülmüş kahveyi seçti. Balkonun kapısını açtı. Dışarıda yağmur havası vardı. İşe gitmek için ne kötü bir gün diye düşünürken, haftasonu olduğunu fark etti. Ayrıca dün telefon eden yüzü olmayan sesle görüşme kararı almıştı. Bu kadar tanıdık olup bu kadar yüzünün gözünün önüne gelemeyişine biraz da şaşırarak, olayları kavramaya çabalıyordu.

Yağmurun belli belirsiz atıştırmasına aldırmayıp balkondaki taburede içti kahvesini. Biraz da toprak ve çimen kokusunu içine çeke çeke. Ne güzel de gelmişti o sabah kahve kokusu burnuna. Gününü planlamaya çabaladı. Ama kafası çalışmak istemiyordu. Yavaşlatılmış film karesi gibiydi düşünceleri. İçeri girdi, kalemi kağıdı aldı eline. Özenli bir not yazma telaşında ufak bir kağıt alıp önüne; 1 Cumhuriyet, 2 Ekmek, 3 Süt, 4 XX Kaşar yazdı. Kapıcı Salih Efendinin alabilmesi için kapıya özenle yapıştırdı. Bir kahve daha koydu kendine. Ajandasını açtı.

20:00 Yemek, ANNELERİ DE GELİYOR...

Notu gördü. Sinirlendi. Kapattı ve mutfağa girdi. Kahvaltılık birşeyler çıkarttı. Önce bardağı düşürdü, allahtan kırılmamıştı, aldı yerden. Sonra buzdolabının kapağını açtı. Kahvaltılıklara şöyle bir baktı. Kahvaltı partisi versem ancak biter bu malzemeler. Elimin ayarı yok benim diye kızdı kendine. Domates, biber, roka, maydanoz, taze nane, yabani semizotu çıkarttı. Domatesler elinden düştü önce, kaldırdı onları yerden. Tam tezgaha yanaşmıştı ki, biberler düştü bu sefer, onları da kaldırdı yerde. Düşe kalka kahvaltı hazırlıyorum hadi hayırlısı dedi. Sonra çıkarttığı malzeme bolluğuna bakıp güldü.

Kapının çalınışına telaşlandı, onun gelmiş olma ihtimaline heyecanlandı ama aklına siparişleri geldi. Salih Efendi, bir Cumhuriyet Gazetesi, iki adet ekmek, üç kutu süt ve dört paket kaşarın olduğu torbayı uzatınca gülmemek için kendini zor tuttu. Artık kesinlikle kahvaltılı parti vermesi gerekecekti. Bir tepsiye hazırladığı malzemeleri koydu ve balkona geçerken, sehpanın üzerinde duran bir türlü kapılıp gidemediği kitabı gördü. Tepsiyi balkondaki masanın üzerine bırakıp kitabı aldı ve küçük bir not kağıdının üzerine: Bazı kitapların okunması için uygun zamana ihtiyaç vardır, yazıp, kitabı kütüphanesine kaldırıyordu ki; son bir fal dedi: saat 9'du ve haftanın 6. günüydü. 9. sayfayı açtı ve 6. satırı buldu:

Çantasını ve kitabını alarak limandaki çay bahçelerine gitmeye karar verdi.

Kapattı kitabın kapağını. Kaldırdı raftaki yerine. Aklına takıldı satır. İstemek yetmez unutmak için dedi. Balkona vuran güneş yerini gölgeye bırakmıştı. Kahvesinden bir yudum aldı... Daldı derinlere. Baktı gözün görebildiği en uzak noktaya:

Güleç yüzlü adamı gördü. Modadaki çay bahçesine oturuyorlardı. Adam ilk kez o anda düşmekten korkma sakın, ben hep yanında olacağım dedi. Dönüp öpmüştü bir de yanağıyla dudağı arasında bir noktadan. Adama kanan kendini, en ihtiyaç duyduğu cümle bir çırpıda kulaklarına çarptığında parıldayan gözlerini gördü.

Dejavu dedi...
Devam Edecek... ___________________________

Continue reading ÖRSELENMEK - İLK - 8