Pazartesi, Ekim 11, 2010

Masamın Üstünden Çıktım Yola


Hava oldukça soğuk, kışın ortasında karanlıklar içinde kalmış bir yanım, üşüyorum. Oysa iki gündür peteklere el dokundurulmuyor. Sarıp sarmalayıp kendimi uzanmışım L koltuğuma. Isının geldiği yöne dönmüşüm bedenimi. Kulağımda Radio Tarifa'nın iç burkan müziği. Nasıl da alıp götürüyor beni: bir sobanın sıcağına, elimde bir kadeh kırmızı şarap, yudumluyorum adeta sevdiğimi. İçimde sonsuz bir huzur, bu huzuru dürten hafiften kaçak güreşen bir baş ağırısı. Kucağımda yalnız zamanlarımın sırdaşı dizüstü bilgisayarım. Ben anlatıyorum, o notlar alıyor. Gül gibi geçinip gidiyoruz. Tek taraflı bir ilişki gibi gözükse de, hani hep benim anlatacaklarım var, onun da kayda alacakları, aslında değil. Onun da zaman zaman bana söyleyecekleri oluyor. Kendi dilimden vakti zamanında dökülmüş olanı bence zamansızca karşıma çıkarıveriyor. Biliyorum bunda O'nun parmağı var. Kafamı kaldırıp O'na bakıyorum. Benim zamansızca dediğime o asıl zamanı şimdi diyor. Bir bildiği vardır deyip, peki diyorum. Karşıma çıkanı okuyorum. Aklımda kaldığı kadarı ile notlar alıyorum. Bir tanıtım yazısında da dediğim gibi; hayatı okuyorum, aklımda kalanı yazyorum.

Yağmur damlalarının düzensiz vuruşlarında damla damla olan pencereden baktığım sokak ve arsa derin bir sessizliğe gömülü. Çocukların şen kahkahaları artık sadece kendi evlerinin duvarlarına çarpıyor. Böylesine soğuk kış günleri için mi çocukları olmalı insanın... Sesleri ile ısınmak mı tek çare. Yattığım yerden gördüğüm gökyüzü sonsuz gri, koyu ve kasvetli. Yazmak bir terapi. Eskileri bulup çıkartmak ve onlar üzerinde düşüncelere dalmak kaçınılmaz yalnızlığın iz düşümü.

O izdüşüm(ün)de ilerlerken, salonun bence dağınık olan taraflarına kapadım sol gözümü, sağ gözüm klavye ile meşk eylemekte. Parmaklarım bir ulak: içimden geleni, dışımda bir yerlerde resmetmeye. Kafam dağınık. Bir şeyler yazmakla, bir şeyi yazmak arasında sıkışıp kalan halimi çekip kurtaracak bir kahraman oluveriyor masaüstüm. Derleyip toparlayıveriyorum klasörlerimi. Şifreli bir kaç metni açamıyorum. Bir kaç denemeden sonra gene kaldırıyorum saklı oldukları yerlere. Belki zamanı gelmemiştir kilitlerini açmanın diyorum. Neyle karşılacağımı bilmediğimden, üzerlerinde düşünmeye de ara veriyorum. Bir süre... Biliyorum bir zaman sonra gene karşıma çıkacaklar ve belki o zaman bulacağım kilitlerini. Belki...

Birden bire, üzerinde düşünülmemiş bir hareketle, ekranın fotoğrafını çekiyorum. Verilmiş bir sözü tutmanın zamanı geldi anlıyorum. Masaüstünden çıkıyorum yola, başlıyorum yazmaya, yolun sonu nereye çıkar derseniz, biraz zahmetli bir okuma bekler sizi derim. Farkındayım, kısa cümlelerim yok benim. Ben bir başlıyayım da yazmaya elbet biter bir yerde kelimelerim.

Çocuk bana bu mimi gönderdiğinde, ilk blog yazmaya başladığımda da var olan masaüstünü göster mimini hatırladım. Arşivime baktım yoktu. Demek ki ben oyuna dahil edilmemiştim. Bu blogun okuyucuları bilirler ki, mimleri ille de kendi dilediğimce oynarım. Sağını solunu kafama göre yontar, aklımdan geçtiğince eklemeler yaparım.

Bakmayın siz kişisel masaüstümün bu denli temiz pak oluşuna, işyerindeki bilgisayar ekranımı görenler karmaşanın içinde iki saniyede kayboluverir. Onlara göre onlarca dosya karmaşık öbekler halinde yayılmıştır ekranıma, oysa hepsinin kendi içinde anlamlı bir ilişkiler ağı vardır, bir tek benim bildiğim başka gözlerin göremediği gizli bir bağdır bu. O nedenle çocuka demiştimki, kişisel bilgisayarımın masaüstünde oynayayım bu oyunu.

Bu mim geleli çok oldu aslında, tıpkı diğerleri gibi, zamanını bekledi. Az önce bir dosyanın kilidini ararken gözüme çarpan El İzi - v1 üzerinde düşünürken, arkadaşımın o öyküyü okuduktan hemen sonra telefondaki sesi dolandı kulaklarımda. Bunun hesabını soracağım sana. Dağıtttın beni.

Bu ifade ile kontras bir ilişki kurduğum masaüstümün üzerine yazmayı planlarken, oramı buramı çekiştiren El İzi yakamı bırakmadı.  El İzi, yayına verilmedi henüz. Bir öykü. Kurguladığım ve kurgularken zorlandığım bir öykü. Bir kaç yakın dostuma; özellikle de okur olduklarını bildiğim bir kaçına göndermiştim, ee nasıl buldunuz, sorusuyla. Gelen tepkiler hep olumluydu. Aynı noktada gelen eleştiri, o noktada yapmak istediğimi beceremediğimin işareti gibiydi. Bir film kurgusu mantığında yazmaya çabaladığım öykü, zamanlar arasındaki geçişlerde belirgin bir işaret vermiyordu. Kurgunun haraketli yapısı içine yerleştirdiğim ip uçları, okuyucunun o ip uçlarını yakalayıp yol almasını zorlaştırıyordu. Bu eleştiriler de hem benim hem de öykünün henüz pişmediğinin bir göstergesiydi. Fırının ısısı düşürüldü, şimdi kısık ateşte kokular tekrar yayılana kadar sabırla beklemeli.

Dosyayı açmadan uzun uzun düşündüm. V1 demek bunun çalışılmış bir kopya olduğunu anlatıyordu. Üzerinde çalışılmamış olan taslağı buldum. Kısacıktı. Sadece iki sayfa. Ne zaman yirmi üç sayfaya çıkmıştım. Üzerinde çalışmak istemedim. Konu ile ilgili okuduğum makaleler kafamı bulandırmıştı. İtiraf etmeliyim ki, bu noktada psikolog arkadaşımdan da konunun işlenişi bakımından uygunluğunu doğrulatmak anlamında yardım aldım. Sağolsun okudu, inceledi. Akademik bilgiye boğulmadan suyun karşısına geçmişsin, dedi. Öyleyse, o makalelerin bendeki sıcak etkileri geçsin, tortulardan yola çıkıp yazmaya devam etmeli, dedim.

Bilmem eder miyim, edebilir miyim? Daha önce seri olarak yazmaya başladığım Karanlık Koridor böyle bir nefes alma ihtiyacı sonunda yarım kalmıştı. Ve hatta Örselenmek de.. Aşka Dair'in başına gelen talihsizliğin ne olduğunu ise anlayamadım. Arşivi tararken yazıldığını ama yayına verilmediğini gördüm. Dün itibarıyla o da sonlanmış oldu. Öyle sanıyorum ki; kazasız belasız ve kesintisiz olarak bugüne kadar Fırtına Öncesi ve Güne Uyandım tamamlandı ve yayına verildi. Darısı, El İzi'nin başına diyeceğim de, onunla ilgili hayallerim var benim. Orta okul edebiyat öğretmenimin, yolda annemle beni gördüğünde söylediği gibi, belki bir gün... O sokaktan yıllar oldu geçmeyeli... Ya da İletişim Bilimleri Fakültesi'nde İletişim Sanatları okumak üzere sözlü sınava girdiğimde, Sinema Televizyon Bölüm Başkanı'nın öngördüğü gibi, dedim ya belki bir gün... O yılların üzerinden geçen sular okyanuslara karıştı ya, neyse.

İnsanın masasının üzerinden yola çıkıp, yüreğinin üzerine gelip durması ne ilginç. Oradan geçenleri bildiği halde, cesaretinin olmayışı. Geçen gün yazdığım mektubun sonunda dediklerim sanki tüm bu korkularımın özeti gibi.

yağmur öylesine deli deli yağıyor ki, nereye çarptığı belli bile değil.
cama çarpıyor, sonra mermere, sonra düşüyor yere.
yüksekten...
acıyor mu canı...
yağmurun, canı acır mı?

seni düşünüyorum, yanında kendimi.
içim ısınıyor.
zaten ne zaman seni düşümsem içim ısınıyor.
yüzümde bir gülümseme, ister istemez gelip kuruluyor.
yüreğimin baş köşesi senin.
gördüğüm iki kişinin konuşması.
duyduğum hep yürek sesi.
konuşuyoruz...
öyle ki, ne zaman nasıl başladığnın bir önemi olmadığı gibi,
ne zaman nasıl sonuçlanacağının da yok.

soba yanıyor, çıtırtısında paylaşılan bir kadeh shiraz'ın kırmızısı sarmış dört bir yanı
alev alev yanıyoruz

sarılmak

hiç ayrılmamak

bir adamın yüreğinde olmak

seni seviyorum dediğinde susmak
seviyorum diyememek

sevmemekten değil
korkmaktan
yüreğim üşümesin bir kez daha dersen
korkuyorsun dillendirmeye
yüreğinden geçip de
diline geleni, susuyorsun o noktada.

seni düşünüyorum
yanında kendimi
içim ısınıyor
yağmur deli deli yağıyor
pencereyi açıp bağır bağır bağırıyorum
seni seviyorum

8 yorum:

homeless dedi ki...

:)) tesekkur ederim Ortmenim
gec te olsa sizin duygu yogunlugunuz icsel yolculugunuzda mimim kaybolmus olsada
tesekkur ederim :))

AyŞeGüL KuŞ dedi ki...

Yüreğime dokundun Evren.. Bu kelimeler hiç bitmesin.Sevgilerimle :)

Evren dedi ki...

canım benim ne o öyle örtmene laf sıkıştırmalar felan :) öperim kocaman ama unutmayalım ki bu örtmen bütün mimleri kafasına kadar oynadı bugüne kadar...

Evren dedi ki...

yürek yüreğe benzerse derim ya hep ayşegül... sevgiler benden sana, hiç bitmesin söyleyeceklerimiz dilerim.

FKH dedi ki...

çok güzel bir yazı olmuş efendim. eller dert görmesin..

Evren dedi ki...

kelimeler dert görmesin ve okuyan gözler hayalci :) teşekkür ederim.

Efsa dedi ki...

Karanlık koridor çok güzeldi. Ama benim sevdiğim bir dizi daha vardı. Şu an adını anımsamıyorum ama 7 lere dek çıkmıştın. :) biz merakla beklerken "Hayırlısı" dyelim herşey için.

* el izi deince benim su izleri geldi aklıma. seviyorum iz li kelimeleri :)

Evren dedi ki...

aşka dairdir o belki de, 7lere kadar gelmişim 8ide yazmışım da yayına vermemişim :)) dur bak merak ettim başka hangi seri eksik kalmış ki efsam :))

© Evrenin Dünyası | Powered by Blogger | Design by Enny Law - Supported by IDcopy