Pazar, Ocak 10, 2010

NAKAVT

Uzun zamandır konuşmamıştık; bir kahve içimlik vaktin var mı diye telefon açtığında. Onun evi ile benim evim arasında neredeyse orta denilecek bir noktada buluşacaktık. Erken çıkmıştım evden, caddeye inmeyeli ne çok olmuştu. En son ne zaman indiğimi hatırlayamadım. En son ne zaman hayata karıştığım bilemedim. İnsanların kalabalığı, o koşuşturma, kahkahalar... Herşey yabancıydı bana. Tek başına kalmanın sıkıntısını her zaman yaptığım gibi kitap okuyarak gidermeye çabalıyor ama zamanın akıp giden haline kafayı kaldırıp bakmadan da edemiyordum.

En son... En son o sabah çıkmıştım evden, onun yanından hızla kalkıp kapıyı çarpıp çıkmıştım. Yok, yok öyle olmamıştı. Hafızam... Hafızam yine oyunlar oynuyor bana... O sabah... O sabah ben ondan erken uyanmıştım. Yer yatağından kalkmış, duşa gitmek niyeti ile havlumu almak üzere dolaba uzanmıştım. Birden yatakdaki yatışına takıldı gözüm. Öylece yatıyordu, hiç bir şey olmamış gibi öylece yatıyordu. Yüzündeki ifadesizliğe takıldım kaldım bir süre. Ayakta durmuş onu seyrediyor ve bir gece önceki ellerini hissediyordum. Ellerimi tuttuğu andaki, o soğuk, o buz, o uzak ellerini... Ellerimi avuşturup uzaklaştırdım o hissi. Yatağın hemen kenarındaki boşluğa oturdum. Düz saçlarının alnına düşen kısmını hafifçe kaldırdım. yüzünü belli belirsiz okşadım. Güçlü omuzlarını, o kaslı kollarını dışarı bırakarak uymasını, uyumadan hemen önce beni yatağın öbür ucundan çekeleyip kolları arasına almadan uyuyamayışını ve daha nice birlikte uyuma halimizi düşündüm. İçimde bir yerde bir sızı aklıma gelen her bir anda sanki yayılıyor, sanki büyüyordu... Ne kadar olduğunu bilmediğim bir süre izledim artık çok uzak olan bizi.

Sorular böyle zamanlarda boğar ya en çok insanı, böyle zamanlarda cevapsız ve böyle zamanlarda acımasızdırlar ya... İşte o sorulardan bir kaçı ile boğuşurken, terlemeye başladığımı fark ettim. Her bir sorunun en az iki eli vardı ve onlarca sorunun yirmilerce elleri boğazıma yağışmış beni nefessiz bırakıyordu. O uyuyordu. Bütün olanlardan hiç de etkilenmiş gibi gözükmesine giderek sinirleniyor, sinirlendikçe nefessiz kalıyor, nefessiz kaldıkça öfkeleniyordum. içinde bulunduğum bu ev, bu oda, bu yatak beni boğuyordu ve ben kontorlü sorulara vermiş bir şekilde biraz da basireti bağlanmış bir halde onu seyretmeye devam ediyordum.

Aniden yataktan kalktım. Evet, onun yanından hızla kalkıp ( bak burası doğruydu işte) giyinme odasına gitmiş, valizlerden bir ikisini çıkartmış ve eşyalarımı özensizce toparlayıp, en acil ve kullanacak olduklarımı alıp valizleri dış kapının önüne taşımıştım. Girip duşumu almış, saçlarımı kurutmuş, makyajımı yapmış ve olağan bir günün sıradanlığında evden çıkmak üzere hazırlanmıştım.

Yatak odasına döndüğümde hala uyuduğunu fark ettim. Az önce yatağın kenarında beni boğmaya kalkan soruların üstüne oturdum ve öperek onu uyandırdım. "Harika görünüyorsun" dedi. "Biliyorum" dedim. "Bugün cumartesi değil mi, çalışıyor musun?" "Yo, hayır çalışmıyorum, seni terk ediyorum" O yataktan kalkıp giyinene kadar ben çoktan valizlerimi alıp beni bekleyen taksiye binmiştim. Arkamdan bağırdığını duyuyordum... Bu onu son görüşüm olmuştu. Neredeyse bir ay önce bugün...

Öyle dalmıştım ki geçmişe; "eee, anlat bakalım" dediğinde irkilerek şimdiye geldim,
"anlatacak bir şey yok" dedim.
"Hadi, sen kolay kolay pes etmezsin, kolay kolay havlu atmazsın, ne oldu da kapattın kendini"
"Hayat... Hayat bir yumruk attı bana, bilirsin tokatlarına alışmıştım ama bu, ama bu sefer ki tam bir yumruktu, yüreğim kanadı, düşüm patladı, sırtım yere değdi, geriye sayacak sayım kalmadı"
"Hadi bi kahve söyleyelim de başla konuşmaya"
"Dedim ya anlatacak bir şey yok, başkası varmış, bitti."
"Aman be, erkek milleti değil mi hepsi aynı bunların, valla bak, okumuşu, okumamışı, paralısı, parasızı, akılları uçkurlarında kızım bunların... Bi kurcalasam benimki kimbilir ne boklar yemiştir, görmezden geliyorum, keyfim kaçsın istemiyorum, sen arızasın valla, kurcalamışındır, hem ne var herkes bir hata yapar, affet gitsin, iki bağır çağır, bir de kapris çeşit türlü... İki güne kölen olmazsa ne olayım..."
"Kölem olsun istemedim ki hiç, ne de kölesi olayım... Ben sadece değer veriyor sanıyordum... Seviyor falan..."
"Aaa bak şimdi allahı var sever seni, valla bak, ulan adam gözlerini ayırmaz senden be, ben bizim Ahmete de derim, ulan bi kere bakamdın bana şöyle diye..."
"İşin tuhafı ne biliyor musun, ben de gözlerini ayırmaz sanırdım... Bakmaz kimselere öyle... Meğer bakarmış..."
"Yahu, diyorum ben sana bir kerelik birşeydir o, aklı çelmiştir, hem erkek dediğin azcık çapkın olur..."
"Erkek dediğin ihanet bilmez, erkek dediğin güvenilir olur, erkek dediğin düşünür, erkek dediğin sonuçlarını bilir."
"Aman, aman senin de sohbetine doyum olmuyo valla bugün..."
"Hem sen beni niye aradın ki bugün..."
"Seninki aradı, telefonlarına çıkmıyormuşsun, konuş da affetsin beni dedi, pişmanmış"
"Ve bunu kendi kapıma dayanıp söyleyemeyecek kadar korkakmış..."
"Adamı terz yüz eder bırakırdın kapıda, rezil ederdin..."
"Buna da bayılıyorum, aldatan o rezil eden ben..."
"Ya tamam işte, adam pişman, bir kerelik olmuş hem, yemin etti..."

Bir saatten fazla süren bu konuşma herhangi bir yere varmadı. "bak akşama arıyacak seni, aç olur mu telefonunu" diye tembihliye tembihliye ayrıldık Divan'ın köşesinde birbirimizden. Ethem Efendi yokuşundan ağır ağır yürüdüm minibüs caddesine, uzun uzun düşündüm... Olanları, konuştuklarımızı...

Eve geldikten kısa bir süre sonra telefonum çaldı. Açtım. "Aramaya yüzüm yoktu" dedi... "Bir daha arama zaten" dedim. "Affet beni" dedi... "Neden" dedim. "Seni seviyorum" dedi. "Seven incitmezmiş" dedim ve kapattım telefonu. Kaç saat ağladım bilmiyorum, salondaki koltukta uyandığımda sabahın ilk ışıkları camlara vuruyordu. Yorgun ve kırgın bedenimi güçlükte kaldırıp yatak odasına gittim.

0 yorum: