Pazar, Ocak 31, 2010

AMA SİYAH

Sabah uyanınca fark ettim ki, gönderilmemiş mektuplara bir yenisi eklenmiş...
Dün gece uzun bir çile boyunca dillendirdiğim kelimelerden çıka çıka, gönderilmemiş ve gönderilmeyecek bir mektup daha çıkmış; kaldırıp koymak için,  kitaplığımın sırtını çoktan bana dönmüş klasörlerinden birini seçtim; o klasörün renginin siyahlığı hiç bu sabah ki gibi almamıştı gözümü. Siyah... Bazen ne çok sır saklar içinde...  

Kahvaltımı her zamanki yalnızlığımda tamamladıktan sonra, yeni bir kitaba başlamanın iyi olacağı düşüncesiyle koyuldum kitaplığın bulunduğu; çocukluk yatağımın kitaplığıma eşlik ettiği, küçük odaya... Masumiyetini bir heyecana kurban verdiğim yatağa şöyle bir baktım. Çocukluğumun saf anılarına, genç kızlığımın heyecanları karıştı. Oturdum bir köşesine, en son üzerinde uzanıp öpüşüşümü hatırladım. Gülümsedim yüreğime değen kedere... Oysa bir yağmura teslim etmesek bir gidişi, kimbilir o yatak o güne dair neleri anlatabilirdi. Elimle düzelttim yastıkları tek tek, özlemi duyulan bir tene dokunur gibi. O siyah klasör o anda takıldı gözüme. Ayağa kalmak ve o klasöre uzanmak arasında geçen zamanda biliyorum, çok iyi biliyorum ki biri beni, oraya doğru itti. Yoksa neden durup dururken bir insan sırlarına elini uzatır ki... Siyah klasördeki; özenle dörde katlanmış kağıdın üzerine dolma kalemle yazılmış kelimeler... Bana ait gibiler... Ya değilse, ya ondan gelen okunmamış bir mektupsa... Diyelim ki o mektuplardan biri, o kelimeler değil miydi acıtan ve o kelimeler değil miydi ağlatan. Bırak, bırak meraklarını geride. Saklasın siyah klasör geçmişi bir sır gibi... Bile bile hüzne davet o klasör, kanma... Seni çağırışına aldanma. İnsan bazen bile bile atar ya kendini ateşe.. Bile bile yanar ya, cayır cayır... Bile bile bekler ya küle dönüşünü...

Sonra.. Sonrası anka kuşu misali... Kaç sonrası olur ki bir insanın. Hani kedi desen, o bile dokuz can... Ya ben, kaç canım kaldı geriye... Kaç kez daha dört ayak üstüne düşer ki bu yürek... Kaç kez daha söylesene...

Kendimle konuştuğumu duyan komşular delirdiğimi düşünür mü?
Ne gam... Düşünürse düşünsün, hem kim akıllı kaldı ki... Alt komşumuz Ayşe Teyze, oğlu kazanamadı diye üniversiteyi üçüncü yılında; kanser oldu, 3 ay yaşadı yaşamadı bir sabah oğlunun ellerinde öldü. 15'inde babasını kaybeden Memet, 25'inde anasını da kaybedince, camlara A3 kağıtlarda yazılar asmadı mı aylarca; CESARETİN VARSA BENİ DE AL YANINA diye...

Ya karşı apartmanda oturan Leyla'nın çatlak kıza ne demeli, neymiş dizilere oyuncu olacakmış, anası zor topladı onun bunun koynundan namı diğer Suzan'ı... Suzan anasından almak için hırsını, bağırdı camlardan, kapıya kamyonla adam dizecem diye, dediğini de haftasına varmadan yaptı; bastı ilanı gazeteye; ADAM ARANIYOR; YATILACAK... Hahaha... Bir pazar günü bir baktık, gazeteyi kapan bizim mahallede... Peki ya adamlara ne demeli... Polis zoruyla kovala kovala bitmediler, tükenmediler o pazar...

Ya Tarık, ah Tarık daha 20'sinde bile değildi. Bir kıza sevdalandı. Ama ne sevdalanmak. Mahallede sevdasını yazmadığı duvar kalmadıydı. Kızı istemeye gittiklerinde, benim sana verecek kızım yok diyen babasına sadece öldürüm kendimi demişti. Sözünde de durdu. Nasıl güneşli bir sabahtı, nasıl keyifli insanlar, ertesin gün heyecanla beklenen Hıderelleze hazırlıkta çocuklar... Bir çığlık koptu ki... Değil bizim mahalle, yan mahalleden bile koşup gelen oldu. Tarık, çocukluğumuzun geçtiği köprüden atıvermişti kendini... Ardında kısacık bir soru: ACI NEDİR BİLİR MİSİNİZ? ve cevapla: KAVUŞAMAMAK...

Ne yani, bunca acıya, bunca kedere, bunca aklını yitirmişliğe bir televizyon ekranından değil de bir pencere camından tanık olan komşular benim kendi kendime konuşmama mı şaşıracak.

Siyah... Daha az önce gün ışığı penceremdeydi. Ne vakit gece oldu, ne vakit karardı dışarısı... Siyah... Ne çok sır saklı içinde... Siyah... Ben kendi kendime konuşurken, sen ne vakit avucuma değdin, ne vakit döktün içindekileri, ne vakit yüreğime dokundurdun kederini... Siyah...

Bir gece vakti olmasa, hani, günün gürültüsü içinde kaybolsa çığlıklarım, bağıra bağıra sokaklarda dolaşırım. Ama gece, ama siyah, ama sakin, ama sessiz... Susarım.

6 yorum:

haykırış dedi ki...

Sayın Even,
Siyah için renklerin babasıdır o diyorum çünkü asildir, vakurludur.
Sadeliğin, kibirden uzaklığın simgesidir.
Mevlevî'lerin ayin öncesi pelerinlerinin rengi, dünyadaki kirliliğin rengi olan siyah çıkarılır ve beyaz giysi kalır. semaya duran Mevlevî, siyahı çıkarıp beyaza yol alır...
Siyahın beyazla yaşadığı ikilem, tıpkı, "karanlık yaşanmasa aydınlığın kıymeti olmaz, gece olmazsa gün doğmaz"a benzer.
Sırrı taşıyıp, sırrı çözecek olandır. Oluş(um)u tamamlayan, yaşamla ölümün rengidir.
Karanlığın anlamı bilgide gizli, siyahın anlamı hayatın kendinde gizli.
Eline sağlık müthiş bir keyifle okudum ve paylaşım için teşekkür ediyorum.
Sevgi ve Saygılar

PufidooT dedi ki...

Siyahı sevmezdim eskiden korkardım sonra sevmeye başladım onun o inanılmaz karamsı gölgeleri gölgemde dikkatimi çekti. Bayıldım dedim siyah artık benim rengim susuşların yalnız oluşların, ağlayışların tek dostu belki de o şimdi... Bir gün iyi yapar beni siyah sanki beyaza döner, ama ölüm bile siyahtır gri taşın üstüne siyah harfler kazınır ve belki de bir iki mısra....


Okurken kendimi içinde buldum ve sonra kendimde bir şeyler kattım. Kaleminize ve yüreğinize en içten sevgilerle...

tarçın dedi ki...

harika yazmışsın.kendimi buldum ben de simsiyahım sanki bugünlerrde.sanki çevremdeki herkes gibi.ne biliyim.aydınlık istiyorum.içimi ışıtacak bir aydınlık bekliyorum...

Evren dedi ki...

siyahın vakurluğudur belki kadını susduran, asilliğidir çığlık çığlık sokaklarda dolaştırmayan ve aydınlığa kavuşmaktır sabırla beklediği... teşekkür ederim haykırış, eşinize ve size sevgiler...

Evren dedi ki...

önemli olan bulabilmektir kendini pufidooT ve katabilmektir kendine, çoğalmak ve büyümek tam da böyle birşeydir. teşekkür ederim güzel sözlerin için, sevgiler benden sana...

Evren dedi ki...

aydınlık siyahın içinde de beyazın olduğunu fark edince çıkıyor insanın karşısına... ve inan içini ısıtacak aydınlık yüreğinde, bir iyice bak ona, bir iyice sarıp sarmala, bir iyice konuş hatta...
sevgiler...