Cumartesi, Şubat 21, 2009

KISA BİR GEZİNTİ - Vol.2

Zamanı durdurmak mümkün değil ama unutmak mümkünmüş...

İçinde bulunduğun garip ruh halleri nedeniyle, Şaşkın Kova Şuşum çıktı geldi uykumun tam ortasında, dua etsin telefon titreşimde ve kolumun altındaymış da, biri beni dürtüyor endişesi ile kendimden geçmiş bir faziyette kalktım yataktan günün 16:00'ında...
Kendi kişisel tarihimin - tek başına - yatakta kalma rekorunu kırmış olduğum bugünde, elinde bir tepsi - hatrı sayılır - profiterolle gelmiş, kendimi iyi hissedeyim diye. Nasıl açım o saatte, yarısını yiyip bitirivermişim. Maşallah...





Acıkınca fare gelse üzüntüsünden elindekileri bırakacak olan dolabımdan hayır gelmez diye, dışarıdan birşeyler ısmarladık önce, yedik içtik ve günü unutmak için bir çözüm ürettik... Anı dolabımdan bir bölümünü yani resimleri aldık ve bir sepete doldurduk. Öyle dağınık, öyle karışıklardı ki...


Şuşumun uzun süredir zevkle beklediği, anıları derleyelim, toparlayalım, Evren'e "tamam hazırım" mesajı gönderelim anı gelmişti. Zaman unutulmalıydı, hatta durdurulmalıydı. 16:30 itibarıyla daldık anılara... Yaklaşık bir saat sonra dağılmış faziyetteydik. Ara ara gülme ara ara da susup kalma dışında, fonda bize eşlik eden, "sayko" tınısının makasla dansı seyretmeye değerdi...

Toplam 5 ana bölümden bir derleme yapmıştık ve yaklaşık 3,5 saati tamamen unutmuştuk. Anı dolabındaki yerlerini almak üzere; bütün anıları bu sefer düzgün bir şekilde sepete geri yerleştirdik...


1. Bölüm... Kişisel tarihimden dostlarla kişisel karelerim,
2. Bölüm... Üniversite yılları...
3. Bölüm... Ömrümün Bursa'sı...
4. Bölüm... Ömrümün İstanbul'u...
5. Bölüm... Ömrümün Gördükleri - Geziler...

Herşey derlenip toparlanıp, tekrar açlık zilleri çalmaya başlayınca 20:00 itibarıyla, en sıcağından eşofmanlarımızla attık kendimizi sokağa, amaç akşam yemeği yemek... O mu, bu mu sorularının cevapları hayır olunca ve içmek için uygun bir zaman diliminde olmadığımdan, gittik bir alışveriş merkezine ve abur cubur tercihlerimizle ve iki şişe asidik içeceğimizle döndük eve. Film seyredip anı unutmakla ilgili tercihimizi patlamış mısır ve ıvır zıvırdan yana yaptık... (yaklaşık bir litre alan bardaklarımız ve mısır tabaklarımız sizi korkutmasın, bizim bünyemiz alışıktır bu duruma...)

Anı kutularından, defterlerinden ve resimlerinden çıkanlarla yapılacak "Kısa Bir Gezinti", çeşitlemeleri beni epeyce idare edecek gibi ama burada bir tanesini anmadan geçemeyeceğim...

Günün son ışıkları süzülüyor panjurlardan bardaklara, kalabalığa, duvarlara, uğuldayan konuşmalara...
İlk tınlayışlarında duyuyorum fırtına notalarını...
Perdelerin patlamasından hemen önceki anların tılsımlı kokusunu...
Zaman. Geldi...
Uzun süzülüşler, kanatsız düşüşlerde;

öfkemizin ateşini okyanuslara çarpıp solacağız güz kentlerinde hüznümüzle;

çok uzun dinlendik gökyüzünün pervasız kapılarında.
bir sabah dalgasının dönüşü gibi kendi dinginliğinde eriyen yazgı ne onunki ne benimki oysa...

Yazmışım Eskişehir'de, Haziran'ın 13'ünde... Bilemedim; neden yazmışım, kime yazmışım, ne hissetmişim de yazmışım ama okuyunca "bir sabah dalgasının dönüşü gibi kendi dinginliğinde eriyen yazgı ne onunki ne benimki oysa..." kısmında durdum, sustum, günü düşündüm...

Yazgı dedim, canımı neden acıtacak betimlemeler, imgelemler, an'lar la dolu acaba... ben seçtiğim için mi? Seçildiğim için mi? Yoksa yazgı bana ait bir şey olmadığı için mi? Bilemedim...

0 yorum: