Cumartesi, Şubat 27, 2010

, ,

CESUR VE UMUT

Sabah; güneşli ve güzel... Sabah; senli benli hallerin akılla yürek arasındaki medcezirlerini seyre dalma, o medcezirlerin, kendini aşan bir cesareti barındırma isteğinin ve o halleri yarınlara taşıyacak umutları yeşertme çabalarının ve içinde herşey olan bir sürü şeyin düşünülüp esintili bir bahar sabahında makinadan yeni çıkmış çamaşırların efil efil kurumaya bırakılması için, tek tek akıl ve yürek iplerine asılmasının yorgunluğunda...  Rüzgar henüz devam ediyor.




O sırada, medcezirlerimi uzaktan seyretmeye karar veriyorum. Sevdiğim kanallardan birinde, kapana sıkıştığı için sol kolunu kaybeden Cesur ve 12 saçma ile kör kalan Umut selamlıyor beni, doğalarında olmayan bir çaresizliği koca bedenlerinde taşırken, boz renklerini yaşadıkları topraklardan mı aldılar diye kafa yoruyorum, onlarsa hayata tutunduklarını gösteren oyunlarından kafalarını kaldırıp, bakıyorlar yüzüme... Bir şey demek ister hallerine takılıyorum. O anda anlasam da, ipteki çamaşırlarım henüz nemli...

***

Çocukken en sevdiğim şeydi sirke gitmek... Çocuktum, ben onların sadece fotoğraflarını çekiyordum ve eğleniyordum, onların çektikleri acılardan habersizdim ve onların yaptıklarından eğlenmediklerinin farkında bile değildim.

 Büyüdüm. Büyürken acılar çektim.

Ayıların bizleri eğlendirmek için çektikleri acıları gördüm. Hele ki bu sabah seyrettiğim belgesel mıh gibi kazındı aklıma: Ben henüz acı çekmemiştim.

Öğrendim ki; geleneksel Çin tedavisinde kullanılan safralar, ay ayılarından alınıyormuş. Cendereye sıkıştırılmış bedenleri ne kadar uzun süre aç bırakılırsa o kadar çok salgı üretimi oluyormuş. Bir kataterin bedenlerine monte edilmesi sonucunda yaşadıkları 10, 15, 25 yıllar boyunca, mezar büyüklüğündeki bir kafesin tabanına sıkıştırılmış olarak yaşayan ay ayılarının korkunç işkencelerle ölüme terkedilmeleri kendime getirdi beni. 

Çektiğim acıları teker teker sildim, acılarım listemden... Hepsini deneyimlerim listeme aldım. Acılarım listem bomboş duruyor şimdi. Dedim ya, mıh gibi kazıdım: Ben henüz acı çekmemişim.

***

Belgeselleri seviyorum, yaşamın içinden oldukları için, yaşama ayna tuttukları için seviyorum. Düşündüm ki, pazar günlerinin vazgeçilmezi Danny Kaye ile büyüdüğüm için sevdim klasik müziği ve cazı belki, ve ailem  belgesel seyrederken gözümün ucu, oynadığım oyundan kaçıp ekrana takıldığı için yaşamdan olanı seviyorum sanki...

Artık büyüdüm; sirklere hayvanlar varsa gitmiyorum, onların tercihi olmayan ve doğalarına aykırı hareketlerini, kendi bilinçleri ile seçmeme hallerini seyretmeyi bir keyfe dönüştürebileceğimi sanmıyorum. Ve acı çekmenin kendi tercihi olmadıkça eğlenceli bir tarafı olabileceğine de inanmıyorum.

Sadece insanlardan oluşan gösterilere gidilmeli diye düşünüyorum. Öyle güzel sirkler var ki... Cirque Du Soleil mesela...

Hayvanlı sirklerin sahnelerinde altın tozu var diyordu seyrettiğim belgeselde, altın tozuna kanıp sahne arkasındaki acıları unutmadığımız bir yaşam dilerim hepimize...

İyi haftasonları...



Danny Kaye et le Philar de New York 4



Fotoğraf / La Loba / Hanging In The Sky
Fotoğraf / Ay Ayısı / Google İmage

0 yorum: