Çarşamba, Şubat 10, 2010

FIRTINA ÖNCESİ / ÇÖZÜM 3




Limonlu Bahçe yaz akşamlarının ve pazar kahvaltılarının vazgeçilmezi olmuştu uzunca bir süre her ikisi içinde... Oraya ilk varan hep Sıla olurdu. Mekanın müdavimi olmanın rahatlığı ile hem kitabını okur, hem de günün saatine uygun olarak ya şarabını ya kahvesini yudumlardı.  O zamanlar aynı evde yaşamadıklarından, keyifli bir buluşma noktasıydı, evleri gibiydi hatta... Hele de hamaklar... Ne keyifti... Aşağıya doğru yürürken ve o daracık apartman kapısından içiri girip, aşağıya uzanan o dolanmaçlı yolda akıl edemeyeceğiniz bir güzelliğin sizi karşılayacağını tahmin etseniz, adımlarınızı kesinlike koşar adım yürürdünüz.

O gece, oraya vardığında sadece bir iki masa olmasına sevindi Sıla. Sakinliğe ihtiyacı vardı. Şarap listesini alıp bir şarap seçti: 2008 Diren Merlot... Böylece, Sinan beyaz et bile seçse, ikisi içinde keyifli bir içim olacaktı. Gelen peynir tabağından bir iki üzüm ve peynir ile dilini tatlandırdı. Kitabını okumaya devam etti. Küfelerini az önce sırtından indirmiş bir ırgatın sigarasının tadında çekti havayı içine. Öyle yorgun, öyle düşünceli... Öylesine kadere küskündü.

Kafasını kaldırdığında, Sinan'ı kapıda gördü, ilk defa görüyormuşcasına içi hop etti. Kızdı bu duygusuna, kafasını önüne eğdi. Sinan sesine yansıyan telaşında, soluksuz ardı ardına kelimeleri sıralarken; ona doğru eğildi: "Geç kaldım, kusura bakma, trafik..." Sözünü kesti Sıla, parmak uçlarıyla. Sinan bir şeylerin ters gittiğini düşündüğü her seferinde olduğu gibi buz olan elleri ile yüzünü okşadı Sıla'nın. Dudaklarına bir öpücük verdi, sıcak ve içtendi. "Ne zamandır gelmiyorduk, nerden aklına geldi." Sorduğu sorunun cevabını önemsemeyen tavrı ile konuşmaya devam etti "çok açım, ne yiyoruz..."

Sıla, onun bu hallerini anlamıyordu. Nasıl bu kadar hassas olup, bir anda bu kadar kendine dönük olabiliyordu. Bencil kelimesini sevmezdi. Nedense de ona yakıştıramazdı. Sıla, Sinan'ı kapıda gördüğü anda hissettikleri olmasa kolayca çözülecek diline, aklına gelenleri sıralayıverecekti de, durmuştu. Garip bir yanlış yapıyorum, acele ediyorum tereddütü ile sağ elini, sol yanına götürüp, üzerini kapadı, sanki eliyle yüreğini sakinleştiriyordu.

Sinan, porchini mantarlı fettucine söyledi... Sıla, bir akdeniz salatası... Günlük telaşlarından söz ediyorlar, her ikiside kelimelerini uzun sessizliklerin arasına serpiştiriyorlardı. Sıla, Sinan'la göz göze gelmemeye özen göstererek onu izliyordu, son kez aklının ucralarına onunla ilgili detayları çiziyormuş gibi bir hali vardı. Eksik birşey kalmasını istemeyen bir heykeltıraşın dokunuşlarıyla dokunuyordu yüzünün her bir çizgisine. Sinan, gözlerini tabağından ayırmadan, "ne o, son kez mi bakıyorsun yüzüme" dedi. Sinan'ın kafasını kaldırmasını beklemeyen Sıla'nın gözleri, minik bir baş hareketi ile Sinan'ın gözlerinde kaldı.

Onlarca öğrenciye ders anlatmış, onlarca konusunda duayen akademisyen karşısında konuşmuş olan Sıla, söze nereden başlayacağını bilemiyordu. Elleri terliyor, tükürüğü ağzını ıslatmaya yetmediği için, konuşmayı beceremiyordu. Gözlerini Sinan'da bırakıp söze sondan başladı:
- Haftaya gidiyorum Sinan...
- Gene mi kongre... Nereye...
- Çek Cumhuriyeti'nde bir üniversiteden  davet aldım. Kabul edip etmemek konusunda kararsızdım ama bugün birşey oldu. Üniversiteden çıktım, yürüdüm, Taksim Meydanı'ndan buraya kadar yürüdüm. Yürüdükçe özgürleştiğimi, hafiflediğimi hissettim.
- Ne kadar kalacaksın.
- Bu bir kongre daveti değil. Oraya...
- İyi, ben de bakınırım elbet vardır orada da çalışılacak bir dergi, bilirsin fotoğrafın dili olmaz...
- Oraya yerleşmeyi düşünüyorum, tek başıma...
- Ayrılıyorsun yani benden...
- Gidiyorum senden demeyi tercih ederim ben. Ne de olsa bu ilişki biteli öyle çok zaman geçti ki biz bile ne zaman bittiğini hatırlayamayabiliriz. Sevgili olduğumuzdan bile emin değilim ben uzun zamandır. İki ev arkadaşı belki... Sahi neyiz biz senle Sinan?
- Ne demek neyiz biz Sinan... Hem ne demek çok mu oldu, ben yanlış mı biliyorum, biz aynı evde yaşamıyor muyuz? Yoksa sen ayrı bir ev açtın da benim haberim mi yok...
- Birbirine değmeyen iki nefesin aynı mekanı paylaşmaları haline yaşamak diyebilirsek, evet aynı evde yaşıyoruz.
- Bilirsin ki seni severim Sıla. Benim senden bir şikayetim yok. Ben senle ölene kadar böyle yaşarım.
- Bütün mesele de o ya zaten Sinan, ben de benle ölene kadar yaşarım ama ben senle ölene kadar böyle yaşayamam. (Böyleyi öyle bir vurgu ile söyledi ki... Sinan gergin ve yüksek sayılabilecek bir sesle karşılık verdi)
- Sen getirdin bizi bu hale... O gece beni delirtmeseydin bunları hiç biri olmayacaktı. Ama yok... Sen anlamamakta ısrar ettin. Neymiş Zeynep benim için çok değerliymiş, ondan vazgeçemiyormuşum. Ne oldu, biri beni Zeynep'le görüp, sana mı yetiştirdi. Sen de şimdi gene gidiyorum ben tiripleri ile sinirimi mi bozacaksın.
- Anlamıyorsun değil mi?
- Ben seni anlıyorum da sen beni anlıyorsun musun... Zeynep benim hayatıma çok şey kattı. Sırtımı dönüp gidemem. Ne olmuş bir kere yattıysak, anlıktı, geçti gitti. Taktın ya...
- Dinlemiyorsun da...
- Ya neyini dinleyecem ben senin ya... Yetti artık, yetti... Büyü biraz. Hayata kendi pencerenin dışındaki pencerelerden de bak. Tutturmuşsun bir Zeynep... İstesem ben on kez onla olurdum tamam mı? Ayıla bayıla gelir bir hareketimle... Allah allah ya... Ne var iki sohbet edip, bir kahve içiyorsak. Ben nerede durduğumun gayet farkındayım. Sen bana güvenmediğin için, dır dır dır kafamın etini yedin bitirdin be.

Sıla, konuşmanın faydasız olduğunu bir kez daha fark etti.  Artık konu ne Zeynep ne de olanlardı. Sıla, onların üstünden onlarca gözyaşı akıtıp, acıların ip köprülerinden onlarca kez geçmişti.  Ayakları kanamıştı. Elleri... Dudakları çatlamıştı, gözleri kan çanağı, yanakları ağrımıştı. Affetmeyi çok istemişti, defalarca da affetmişti. Ama affetmek de bir yere kadardı. Anlamaya çalışmış, onun deyimi ile başka bir pencereden de bakmıştı. Ama artık biri de onun için başka bir pencereden bakabilsin istiyordu. Biri de onu anlasın.

Bir yerlerde okuduğu gibi, bir ilişki nasıl başlıyorsa öyle gidiyordu. O kürekleri alıp eline, akıntıya karşı dursa da, her akıntının karşısında güçsüz kalınacak bir an vardı. Sıla, artık güçsüzdü. Yorgundu. İnançları zedelenen her inanan gibi, güvensizdi. Kendine, Sinan'a, en çok da birlikte devam ettirdikleri hayata, artık güvenmiyordu. Sürüklenen bir ilişkinin içinde hem kendini sevmeye çabalıyor hem de o sevgiye Sinan'ı sığdırmak için uğraşıyordu. Sinan kendi doğrularından şaşmıyordu, bunların tartışılamaz oluşu da ayrı bir sorundu.



Sıla, küllerinden doğan anka kuşu olmaktan yorulmuştu, o serçe olmak istiyordu. Kanatlarını çırptıkça canına can katan bir serçe. Korunsun, kollansın, değer bilinsin istiyordu. Duyguları dikkate alınsın. İncinmişlikleri pamuklara sarılsın istiyordu.  Her bıraktığında giden bir adamı sevmek artık ağır geliyordu. Sıla, el olmaktan yorulmuştu, biri ona el olsun o da tutunsun istiyordu. Sıla, bu adamın Sinan olamayacağını çok iyi biliyordu. Uzun zamandır sıkı sıkıya tutmaktan kramp giren parmaklarını araladı. Acısını sesine katıp, sağ eliyle sol yanını tuttu:  "Öyle haklısın ki, söylenecek söz bırakmadın" diyebildi.

Uzun bir sessizliğin ardından, konuşan Sıla oldu... "Sanıyorsan bunca zaman yaşadıklarımı içimde sakladım, yanılıyorsun. O kadar geniş değil içim. Yüreğim kadar kocaman değil inan. Yarın sen çekimdeyken uğrar eşyalarımı alırım, zaten sadece kıyafetlerimi alacağım. Bir otelde kalırım bir kaç gün, şunun şurasında üç dört günüm kaldı bu kentte"

Sinan sigarasını öyle bir çekti ki içine ciğerinin isyanı duyuldu sessizlikte, sert hareketlerle sigarayı bastıra bastıra söndürdü. Kafasını kaldırıp, gözlerini Sıla'ya dikti. Sıla, Sinan'ın gözlerini ilk defa öyle gördü. Gözleri az sonra fırtına çıkacak bir denizin lacivettiğine bürünmüştü. Şarap kadehini havaya kaldırdı, "Gidişine" dedi. Sesi titredi... "Bize gelince Sıla Hanım, bize gelince... Aşktık biz" dedi. Sıla titredi.



________________________________________________ Devam Edecek...
Fotoğraf / DeviantART
Müzik / Rememberances

4 yorum:

buraneros dedi ki...

Sıla çok haklı olarak kadınca bakıyor zannımca, onu eleştirmiyor anlıyorum da... Gerçi Sinan bir tek kere de olmuş olsa; ayıp etti, yanlış yaptı. Ki bu bir zaaf ya da dümdüz şekliyle bir güdünün yansıması olarak algılanıp hoşgörülemez. Aşık olmuş olsaydı bir başka kadına, eyvallahtı, anlaşılabilir bir şeydi. Ama bir tenin yerine bir ten koymak başka bir şey sanki... Duygusuz bir hal söz konusu işin gerçeği; aslolan değer aşk ise... Kadın haklı, hikayedeki durum gereği... Eğer hikaye Sinan tarafında daha farklı gelişmiş olsaydı; Sıla'ya söylecek bir iki lafım vardı.

Çok yoğunum da bu ara... Malum yazın dünyası:))); o yüzden erken müdahil olamadım -yorum babından- bu güzel hikayenize ... Özellikle son bir kaç bölümde daha bir tadında, daha bir özenli hal aldı kaleminiz:)) Kutlarım:))

Evren dedi ki...

bir daha olmasın :)

ve teşekkür ederim; yoğunluğunuzu bildiğimden, hem değerli zamanınızı ayırdığınız hem de samimi ve değerli düşüncelerinizi paylaştığınız için...

ve evet, aslolan değer aşk ise, duygusuz bir hal söz konusu, ve ne yazık ki bazı erkekler böyle :)))

sufi dedi ki...

Evren'im;
Hala ilişkinin bitme nedeninin Zeynep olmamasından yanayım.Sıla gibi kadınlarız hepimizde ve ilk günkü incelik ve nezaketi bekliyoruz erkeklerden. Vurdumduymaz tavırların gölgesi düştü mü üstümüze sevilmiyoruz sanıp ilk müdahaleyi biz yapıyoruz galiba.Off çektim.Hikayenin devamına gidiyoorum, sevgilerimle.

Evren dedi ki...

gidişin Zeynep'e yüklenmemesi gerek elbet ama ya o gölgeler Sufim... ya o ürküten, susturan, acıtan gölgeler... onlarda mı gitme nedeni olmamalı... bak şimdi ben de bir off çektim... sevgiler benden sana...