Pazar, Mart 29, 2009

,

ZORU BAŞARMAK


İktidar bugün her yerde diye başladı cümlelerine...
Giydiğiniz eteğin boyunda... Bindiğiniz otobüste...Aldığınız ekmekte...İçtiğiniz çayda...Okuduğunuz kitaplarda... Seyrettiğiniz filmlerde...İçtiğiniz suda...İktidar bugün her yerde...


İktidar bir tek aşkda ve şiirde yoktur bilir misiniz? Çünkü aşk ve şiir karşı dururlar. Eşiklik bir tek aşkda ve şiirde bulur kendini. Aşk ve şiir sınır tanımaz. Taraf olmaz aşk da, şiirde de öyle... 65 yaşımda, hala ve inatla aşka ve şiire tutunmam bundandır. Dilerim ve isterim ki, aşık olun, şiir yazın, şiir okuyun... İktidara rağmen, karşısında ve dimdik ayakda durun.

Bu sözler Ahmet Telli'ye ait. Üniversitede devam eden Aydınlarla Yüzyüze Söyleşileri etkinlikleri kapsamında yaptığı konuşmanın bende kalan kısmını aktarmaya çalıştım size. Ahmet Telli, şiirlerini güzel okuyabilen nadir şairlerden... Sesiyle, tonlamasıyla saatlerce şiir dinleyebilirsiniz kendisinden ya da şöyle söyleyeyim ben dinlerdim o gün... Söyleşi tamamlanıp şiir okumaya başladı, ilki çocuksun sen oldu...


Çocuksun Sen


1


Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen
Ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu
Şu samanyolu hani avuçlarından dökülen
Kum taneleri var ya onlardan birindeyim
Yeni bir yolculuğa çıkıyorum kar yağıyor
Bir aşk tipiye tutuluyor daha ilk dönemeçte

Çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum

Dönüşen ve suya dönüşen sorular soruyorsun
Sesin bir çağlayan olup dolduruyor uçurumlarımı
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
Birisi adres sorsa önce silaha davranıyorum
Kekemeyim en az kasabalı aşklar kadar mahçup
Ve üzgün kentler arıyorum ayrılıklar için
Bir yanlışlığım bu dünyada en az senin kadar
Ve sen kendi küllerini savuruyorsun dağa taşa
Bir daha doğmamak için doğmak diyorsun
Ölümlülerin işi bir de mutlu olanların
Onların hep bir öyküsü olur ve yaşarlar
Bırakıp gidemezler alıştıkları ne varsa


Çocuksun sen her ayrılıkta imlası bozulan

Susan bir çocuktan daha büyük bir tehdit
Ne olabilir, sorumun karşılığını bilmiyor kimse
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
Bir kaza olsa adı aşk oluyor artık
Aşksa dünyanın çoktan unuttuğu bir tansık
Seni bekliyorum orda, o kirlenen ütopyada
Kirpiklerime düşüyorsun bir çiy damlası olarak
Yumuyorum gözlerimi gözkapaklarımın içindesin
Sonsuz bir uykuya dalıyorum sonra ve sen
Hiç büyümüyorsun artık iyi ki büyümüyorsun
Adınla başlıyorum her şiire ve her mısrada
Esirgeyensin bağışlayansın, biad ediyorum.

Çocuksun sen ve bu dünya sana göre değil


2


Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüm
Bir çiçeğe tutundum düşerken, ordayım hâlâ
Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı
Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle
Zaman benim işte, nesneleşiyor tüm anlar
Dursam ölürüm paramparça olur dünya

Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüğüm

Uçurum diyordun bir aşk uçurum özlemidir
Bırakıyorum öyleyse kendimi sesinin boşluğuna
Tutunabileceğim tüm umutları görmiyeyim için
Gözlerimi bağlıyorum geceyi mendil yaparak
(Gözlerim bir yerlerde daha bağlanmıştı, bunu
Unutmuyorum unutmuyorum unutmuyorum hiç)
Bir rüzgâr esse ellerin fesleğen kokuyor
Kırlangıçlar konuyor alnına akşamüstleri
Bu yüzden bir kanat sesiyim yamaçlarda
Üzgün bir erguvan ağacıyla konuşuyorum
Ayrılığın zorlaştığı yerdeyim ve dalgınlığım
Bir mülteci hüznüne dönüyor artık bu kentte

Çocuksun sen alnına kırlangıçlar konan

Bir bulutun peşine takılıp gittiğimiz yer
Okyanus diyelim istersen ya da sen söyle
Batık bir gemiyim orda, seni bekliyorum
Upuzun bir sessizliğim fırtınalar patlarken
Gövdem köle tacirlerinin barut yanıkları içinde
Ve gittikçe acıtıyor yaralarımı tuzlu su

Çocuksun sen, büyümek yakışmazdı hiç

Gülüşünün kokusuyla yeşerdi bu elma ağacı
(Soluğunun elma kokması bundandı belki)
Bir elma kokusuna tutundum düşerken
Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı
Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle

Çocuksun sen, çocuğumsun

Ahmet Telli

____________________________________


Evet iktidar bugün heryerde ve ne yazık ki gençlerin geleceğinde... Geleceği değiştirmek için karşı durmak gerek. Zoru başarmak için elele vermek gerek... Bugün hava güzel, gün güneşli, yarınlar da öyle olsunu düşünerek oy vermek gerek... Bugün iktidara karşı durmak gerek...

7 yorum:

buraneros dedi ki...

Hayat gerçekte İnnarittu filmi tadında da biz mi bazen farkediyoruz acaba:))Şimdi durum şu:Senin bana bıraktığın yorumdaki gibi bende Compay Segunda hatta Buenavista Social Club ve hatta Omara Portuondo Buenavista Social Club hastasıyım.Benim blogdaki Soledad Bravo ile başka şarkılarında beni tanıştıran kişinin en sevdiği şiirde senin sayfandaki Ahmet Telli şiiri ki, bu şiirin ''Çocuksun sen her ayrılıkta imlası bozulan'' diye başlayan bölümü hiç eksilmez onun kartvizitinden...İlginç bir gün oldu:))

Evren dedi ki...

dünyanın bir ucunda, henüz yeşili bozulmamış, en güzel ormanlarından birinde, kanatlarını çırpar kelebek ve dünyanın diğer ucunda, bir kadın bir adama sevdalanır, karnında kelebekler uçuyor sanır...
ve hiç olmadık bir zamanda bir çığlık duyulur başka bir köşeden...
böyle anlatılmasa da ben böyle dile getirmeyi seviyorum :) şimdi ben gidip yüreğimdeki sesi dinleyeyim... bakalım başka neler diyor :)

Bekriya dedi ki...

bu söyleşilere katılmayı çok istedim ama mümkün olmuyo :(

Evren dedi ki...

aa gelsene bekriya, beni bulsana geldiğinde... süper olurrrr :)

Evren dedi ki...

bekriya mimin hazır güzelim, son düzeltmelerini yapıyorum akşama pişmiş olur :)

Bekriya dedi ki...

bi fırsat bulsam gelicem de olmuyo ya :( şenliklerde orda olucam ama iş için bakarsın denk geliriz :)

mimi bekliyorum yaz okuyayım :D

mali_k dedi ki...

Ahmet telli kendisiyle çelişmiş, iktidar malesefki onun dizelerin de ki çürüyen suda ve anlatılan ışıkta..

Aklıma ilk gelen bu şiir oldu, evet heryerde, malesef...

Su Çürüdü / Ahmet Telli

Yetmiş iki gündür bir dolapta kilitliyim. Yalnızca anahtar
deliğinden hava giriyor ve ölü bir ışık sızıyor içeri. Yalnızlık
hiç de tanrısal değil, görkemli değil. O yalnızca geçmişle
gelecek, ölümle yaşam arasında kocaman bir karanlık nokta.
Geçmişi ve geleceği olmayan, ölümle yaşam arasında irinli bir
leke yalnızlık denilen. Şimdi ne varsa, anahtar deliğinden sızan
havayla ışıkta... (Farkına varsalar, kapatırlar mıydı onu da?)
Bütün belleğimdekileri yokettim. Elektrikli bir aygıyla yaktım,
jiletle kazıdım. Çığlıkların aralığından uçurdum hepsini, kül
edip savurdum.

Adımdan gayrısını bilmiyorum.

Zamanı yiyip bitirdi karanlık. Gece yoktu. Güneş çoktan
kömürleşmiş ve yeryüzü yapışkan bir karanlıkla örtülmüştü.
Yabanıl sesler geliyordu derinlerden ve karanlığı ince bir bıçak gibi
yırtıyordu. Saklayan kırbaç gibi... Acı duvarını aşan bu
sesler, madeni bir gürültüye dönüyor ve yerkabuğunu
zorluyordu artık. Sesim yoktu. Karanlığın karnında yitirdim
sesimi. Kör bir kuyuda unutulan Yusuf'tum belki. Ama
durmadan soruyorlardı. Tanrılar bilmiyordu sordukları şeyleri,
peygamberler büsbütün hain çıkmıştı. Ama yine de soruyorlar,
soruyorlar, soruyorlar...

Adımdan gayrısını bilmiyorum.

Iki şeyi bilmek istiyorum. (Belki aynı şeyi iki kere bilmek
istiyordum.) Duvarların rengi neydi? Derimin rengi neydi?
Dokunuyorum duvarlara; parmak uçlarımla, avuçlarımla,
dilimle dokunuyorum. Duvarların bir rengi olmalı. Ama hiçbir
duvarcının, hiçbir ressamın bu rengi bildiğini sanmam. Adı
yoktu bu rengin, kimyası yoktu. Belki renksizliğin rengiydi bu.
Çürüyen bir bedenin kokusuydu duvarların rengi...

Adımdan gayrısını bilmiyorum.

Bir böcek gibi antenlerimi gezdiriyorum bedenimde. Anahtar
deliğinden sızan ölü ışıkta ellerime bakıyorum. Ellerim... Sanki
bir kadının memelerini hiç okşamamış, sicaklığını duymamış.
Ellerim... Her dizesi çığlık olan şiirleri hiç yaratmamış sanki. Ne
beyaz tenliyim artık, ne esmer, ne de kara... Cüzzamlının,
vebalının bir rengi vardır. Irinin bir rengi... Ölünün bile bir
rengi vardır ama derimin rengi yoktu. Belki çürüyen bir kentin
rengiydi bu. Çürüyen bir dünyanın...

Adımdan gayrısını bilmiyorum.

Kıllı, ayakları üzerinde duramayan bir yaratıktım artık.
Soyumun neye benzediğini unuttum. "Insana benziyorlardi"
diye duymuştum bir vakitler. Demek ki şimdi maymun
halkasında insanlık...

Adımdan gayrısını bilmiyorum.

Ağzımı anahtar deliğine dayayıp havayı emiyorum. Böcek
sokması gibi bir yanma duyuyorum boğazımda. Oysa kuru bir
yaprağı bile dalından düşürecek gibi değil bu esinti. Belki
çöle dönmüş toprağa tek yağmur damlasının düşüşü yalnızca.
Çamur gibi bir yağmur damlası... Ama toprak, bu damlayla
çatlatacak bağrındaki tohumu. Çöl, bütün vahalarını bu
damlayla yeşertecek... Genzim yanıyor. Ince bir kan şeridi
sızıyor dudaklarımdan. Kirli, sıcak ve simsiyah...

Adımdan gayrısını bilmiyorum.

Suyum, bir litrelik karton süt kutusu içinde. Yetmiş iki gündür
sakındığım ve hergün ancak bir kere dudaklarımı
değdirdiğim... Dilimi bir köpek gibi değdirdiğim. (Dilin suya
dokunuşu... Bir süngerin denizi yutuşu yani. Bir çölün seraba
kesilmesi bir an için.) Her gün ancak bir kere değdiriyorum
dudaklarımı suya. Dilimi kaçırıyorum artık. Sünger, bütün
vantuzlarını birden uzatmasın diye... Bataklıktaki suyun da bir
su yanı vardır. Çürüyen bir bedenin bile dayanılabilir
kokusuna. Kutuda kalan son bir yudum su, bu bile değildi
artık. Küstü, öldürdü kendini su...
Su çürüdü...

Adımdan gayrısını bilmiyorum.